1900'de İstanbul'un Sarıyer semtinde doğdu. Doğum tarihi için çeşitli kaynaklarda 1899, 1900, 1902 tarihleri de gösterilmiştir. Divan-ı Hümayun muavini ve Darülfünun İlahiyat Şubesi muallimlerinden Mehmed Nuri Bey ile Fatma Hanife Hanım'ın oğludur. On beş yaşında Dar-ül Feyzi Musıkî Cemiyeti'ne öğrenci olarak girdi; üç yıl sonra da, hanendelerinden biri olduğu bu topluluğun konserlerine çıktı. 1907'de Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi'ni bitirip Kadıköy Sultanîsi'ne yazıldı. Aynı yıl Darülelhan'a da girdi, Zekaizade Ahmed Efendi'den dört yıl ders aldı.
Ailesinin ısrarı ile öğrenim için gittiği Macaristan’dan 1917 yılında geri döndü. Dar'ül Feyz'i Musiki Cemiyeti'ne devam etti ve Zekaizade Ahmet Irsoy'dan ve Bestenigar Ziya Bey'den müzik dersleri aldı. Münir Nurettin, bestekârlığa 1920 yılında Tevfik Fikret’in “Bu bir terânedir” şiirine yaptığı bir besteyle başladı. İkinci olarak “Sensiz ey şûh gözlerim avâre kalbim ağlıyor” güfteli şarkısını besteledi ve bu iki eserden sonra yirmi yıl süreyle beste yapmadı.
1923 yılında askerliği sırasında Mızıka-ı Hümâyûn’da sonradan da Riyaset-i Cumhur Musıkî Heyeti’nde çalışan Münir Nurettin, eski okuyuşla yeni anlayışı birleştirerek alışılagelenden çok farklı bir üslupla, 1928’de Sahibinin Sesi firmasında ilk plaklarını yaparak dikkatleri üzerine çekti ve aynı yılParis’e giderek ses tekniği konusunda öğrenim gördü. Aynı zamanda özgün bir ses tekniği eğitimi görmüş ilk Türk müziği ses sanatçısı olan Münir Nurettin, 19. yüzyıl İtalyan opera şarkıcılığının izlerini taşıyan icra üslubu "Bel Canto"dan etkilendi.
Türk müziği tarihinde tek başına konser verme geleneğini getiren sanatçı, ilk solo konserini Paris dönüşü, 1930 yılında, şimdiki Dormen Tiyatrosu’nda vererek büyük ilgi topladı ve hayranlık uyandırdı. Konserlerde frak giyen ve ayakta şarkı söyleyen, aynı zamanda koro eşliğinde solo okuma geleneğini de ilk kez uygulayan sanatçı o oldu. Batıdan gelenopera, tango gibi etkileri, kendi Türk müziği okuyuş üslubuna dahil etti.
Beste çalışmalarına asıl 1940-1941 yıllarından sonra başlayan Münir Nurettin, İstanbul’a döndükten sonra otuz yılı aşkın bir süreyle İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nde görev yaptı. Birçok genç kuşak sanatçısının yetişmesine katkıda bulunan Selçuk’un özel olarak ders verdiği kişiler arasında Türk müziği ses sanatçısı olan Alâeddin Yavaşça da vardır. Dünya müzik çevrelerinde de büyük ilgi görmüş olan sanatçı, 27 Nisan 1981'de evinde,akşam saatlerinde büyük acılar çekerek vefat etmiştir.
Soyadı Pütün olan Yılmaz Güney, 1 Nisan 1937'de Adana'nın Yenice köyünde doğdu, 9 Eylül 1984'te Paris'te öldü. Bir işçi ailesinin yedi çocuğundan biriydi. İlk ve ortaöğrenimini Adana'da tamamladı. Öğrenimi sırasında ailesinin maddi zorlukları yüzünden pamuk işçiliğinden, gazoz ve simit satmaya kadar birçok işte çalışmak zorunda kaldı. Ardından Kemal Film ve And Film şirketlerinin bölge temsilciklerinde çalıştı. Aynı zamanda öyküler yazıyor, edebi birikimini artıyordu. Ankara Hukuk Fakültesi'nde okurken yönetmen Atıf Yılmaz ile tanışması da mesleğinde ilerlemesi açısından önemli bir basamağı oluşturur. Atıf Yılmaz'ın desteğiyle sinema çalışmalarına da başlar.
1959 yılında Atıf Yılmaz tarafından çekilen Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinin senaryolarını yazar ve aynı zamanda oyuncu olarak katkıda bulunur. Karacaoğlan'ın Karasevdası'nda da yönetmen yardımcılığına kadar yükselir. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkum olur.
İki yıl sonra kaldığı yerden işe devam eder. Daha çok ikinci sınıf serüven filmleriyle haşır neşir olur. Bu filmlerde karşımıza çıkan Anadolu çocuğu karakterinin ezilen, hor görülen ancak suskun kalmayı kabul etmeyen, baskıcı otoriteye direnen yapısı, bu tiplerle kendini özdeşleştiren kesim tarafından kolayca sevilir. Güney'eÇirkin Krallakabının yapıştırıldığı bu dönemde (bize kalırsa çok haksız bir yakıştırma), öyküsünü kendisinin yazdığı ve Lütfi Akad'ın yönettiğiHudutların Kanunuadlı filmdeki doğal ve abartısız oyunculuğu gerçeklikten son derece uzak Yeşilçam sinemasında da bir farklılaşmanın başladığının göstergesidir. Gerçek anlamda ilk kez 1967'de yönetmen koltuğuna oturan Yılmaz Güney, 1968 yılında önemli sayılabilecek ilk filmiSeyyitHan'ı çeker. Doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatan bu film, üslubu açısından olumlu tepkiler alır. Hemen ardındanAç KurtlarveBir Çirkin Adam'ı çeker. 1970'e gelindiğindeyse Türk sinemasında önemli bir yere sahip olanUmutadlı film seyirciyle buluşur. Umut', eski faytonu, gücü dermanı kalmamış atıyla nüfusu kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan, ağır yaşam koşullarının zorlamasıyla giderek çıkmaza giren, bir trafik kazasında atını kaybettikten sonra önce faytonunu, başarısız bir soygun denemesinin ardından da elinde neyi varsa satan, sonra da define aramaya koyulan Cabbar'ın öyküsünü anlatır. Güney'in kendi yaşamından da izler taşıyan bu film, öykünün durduğu yer ve anlatımının gerçekçiliği bakımından çizgisini hemen belli eder. Adana Altın Koza Film Şenliği'nde en iyi film seçilen, sansür kurulu tarafından yasaklanması ertesinde Danıştay kararınca gösterime giren Umut', burada olduğu kadar, yurtdışında da ilgiyle karşılanır. 1971 yılında üç filminin birden (Ağıt,AcıveUmutsuzlar) Adana Altın Koza Film şenliğinde dereceye girmesi böyle bir şeyin ilk olması bakımından şaşırtıcıdır, ancak onun yeteneğini bilenler için tam tersidir. 1972 yılında siyasi olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklu kalan Güney,Boynu Bükükleradlı romanını yeniden yazıpBoynu Bükük Öldüleradıyla yayımlar. Kitap, 1972 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanır. Tutukluk döneminin bitmesi sonrasında, 1974'te bir başyapıt sayılanArkadaş'ı çeker. Birbirinden uzak düşen iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmaları ve ilişkilerinin giderek zayıflamasının anlatıldığı film, ülkemizdeki kültür şoku'nun da bir belgesi gibidir. Yılmaz Güney'in Adana'daEndişeadlı filmi çekerken karıştığı bir olay sırasında bir yargıcı vurarak öldürmesi uzun bir hapishane hayatının başlangıcı olacaktır. Yine de o sinemadan kopamaz. Senaryolar yazmaya, üretmeye ve hep üretmeye devam eder. Senaryolarından biriZeki ÖktentarafındanSürüadıyla sinemaya aktarılır ve bu film, yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödül alır. Ökten'in çektiğiDüşman'ın ardındanGören'in kamera karşısına geçtiğiYolgelir. 1981'de cezaevinden yurtdışına kaçmayı başaran Yılmaz Güney, Yol'u yeniden çeker ve film bu kez 1982 Cannes Film Şenliği'nde büyük ödülüCostaGavras'ınMissing'iyle paylaşır. Yılmaz Güney yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983'te Türk yurttaşlığından çıkarılır. Aynı yıl Fransa'daLemur(Duvar) adlı filmi çeker, ancak film pek ilgi görmez. Ve ertesi yıl kanser nedeniyle yaşama veda eder.
Yılmaz Güney, senaryosundan kurgusuna kadar sinemada yetkin olmayı beceren ender yönetmenlerden biridir. Sürekli farklılık arayışı içinde olması, yapıtlarındaki şiirsellik ve zengin görsellik onu ayrıcalıklı kılan yanlarıdır. Lütfi Akad'ın özgün bir anlayış getirdiği Türk sineması Yılmaz Güney'in filmleriyle yeni bir aşama kaydetmiştir. Detay zenginliğine sahip, realist, olanakları en uygun biçimde kullanan ve toplumsal olayları özümseyen filmlerdir bunlar. Yılmaz Güney sineması sinemacılar kuşağı' olarak bilinen genç kuşak yönetmenleri de yönlendirmeyi başarmıştır. Onunla başlayan ve Yeni Sinema' olarak adlandırılan bu dönemde Türk sineması dünyaya açılma olanağı bulmuş, onu takip eden genç yönetmenler yurtdışında kayda değer başarılar elde etmişlerdir. Yapıtlarıyla gerek yurtiçi gerekse yurtdışında birçok ödül kazanan Yılmaz Güney, sanatın diğer dallarında verdiği eserleriyle de pek çok kitlenin gönlünde önemli bir yere sahiptir.
Yılmaz Güney'in Eserleri:
Rol Aldığı Filmler:Tütün Zamanı, 1959 - Dolandırıcılar Şahı, 1961 Kara Şahin, 1964 Mor Defter, 1964 On Korkusuz Adam, 1964 Yaralı Kartal, 1965 Beyaz Atlı Adam, 1965 Ben Öldükçe Yaşarım, 1965 Sokakta Kan Vardı, 1965 Çirkin Kral, 1966 Hudutların Kanunu, 1966 Ve Silahlara Veda, 1966 Yiğit Yaralı Olur, 1966 Balatlı Arif, 1967 - İnce Cumali, 1967 Kızılırmak Karakoyun, 1967 Kozanoğlu, 1967, Kurbanlık Katil, 1967 Azrail Benim, 1968 Kurşunların Kanunu, 1969 Zeyno, 1970 Namus ve Silah, 1971 Sahtekar, 1972.
Ferhat mı dağları deldi, yoksa dağlar mı Ferhat’ın sevdasına dayanamayıp un ufak oldu bilinmez. Bahsedeceğim öğretmenimizin de “Ferhat” adındı taşıyor olması, eğitim sevdasına, öğrencilere dair taşıdığı sevdaya ortaklık, benzerlik gösterebilir. “Dökmeci” soyadı da yüreğini, enerjisini, zamanını derslerinin dışında çalıştığı kurumlardaki sportif, kültürel, sosyal faaliyetlere harcaması bir anlamda, hiçbir menfaat kaygısı taşımadan dökmesi, herhalde öylesine bir araya gelmiş kavramlar, kelimeler olarak da değerlendirilemez. Her şeyin bir hikmetinin olduğunu düşünenlerdenim. Şimdi kalkıp da koca evren sisteminin, mevsimlerin, gece ve gündüzlerin bir tesadüf eseri çalıştığını, devr-i daim yaptığını iddia edebilir misiniz? Elbette bunu iddia edebilecek üç beş cılız ses olur. Bu; yaşamın, insanın ve toplumun doğasına uygundur diye düşünüyorum. Nerde kalmıştık? Bir eğitim aşığının, fedaisinin haiz olduğu ismin müphem yanına. Bu ismi olduğu gibi bir yana bırakarak. Şahsın ruhunda, bedeninde vücut bulan yanlarına, pratiğine geri dönelim. Malum ismi bir kenara bırakalım dedik de, bu bırakma eyleminin sessiz, sakin olması gerekir. Malum isimler de çocuk gibidir. Zamanla büyüyen. Fark edilmeyen.
Ne yapıyor, daha doğrusu ne yapmıyoru sormak, kelimelerin hakkını teslim etmek anlamında daha yerinde bir sual olur. Okulla, öğrenciyle, veliyle, fiziki şartların iyileştirilmesiyle ilgili aklımıza gelebilecek her şey. Benim en ilgimi çeken – başka bir yazımda örnek olarak vermiştim. Okul bahçesinin düzenlenmesiyle ilgili bir çalışmaydı sanırım. Son derece hızlı bir şekilde gelen kepçe operatörünün hemen önünde, takım elbisesi, kravatıyla omzuna dayadığı kürekle, bir askeri talimdeymiş gibi, koşuyor görüntüsüydü.-
Kepçe operatörünün o görüntüden bir haz alıyor muydu? İnanın onu bilmiyorum. Ya da kepçe operatörü elindeki koskocaman araçla (kepçeyle) hayallerini, gençliğini, özlemlerini öğretmenimle mi yarıştırmaya çabalıyordu. İnanın onu da bilemeyeceğim. Bu mevzuda söyleyeceklerim bir tahminden ya da sanıdan öteye gitmeyecektir. Biz bu yazımızda gördüklerimizden ve de can-ı gönülden kanaat ettiklerimizden yola çıkarak meramımızı, hissiyatlarımızı anlatmaya ahdettik. Bir üzerine sırf iki, güzel görünsün diye koymaya niyetlenmeden. Her şeyi olduğu gibi aktarmaya, yorumlamaya söz vererek. Bilmediklerimiz hakkında karii etkilemeye, yönlendirmeye yeltenmek, hele hele elimizde bilgi, belge yokken, tüm bunlar su-i zan olur. Biz hüsn-i zan faslına kaldığımız yerden emin adımlarla devam edelim.
Sözü edilen çalışmaların geçtiği kurum, hava alanı yolu üzerinde –hayalleri, özlemleri uçuracak cinsten- bulunan Burhanettin Yıldız EML, TL ve ATL’dir. Bahsi geçen okulun, herkesi uçuracak cinsten zemine sahip bir yerden inşası da doğrusu düşünülmeye değer. Kara araçları; taksi, minibüs. Her ne hikmetse kurulan bütün bariyerlere rağmen uçarcasına, zaman zaman da başta öğrencileri, bölgede muhkem Karacadağ köylülerini ezercesine geçer gider. Geçenlerde böylesine, sorumsuzca, pervasızca araba sürerek geçen bir araca: “Hayyy…..” diye bir ünlemle başlayan okkalı bir iki söz edecektim ki, birden öğretmenliğimi ve de böylesine kaygan bir zemin üzerinde olduğumu hatırladım. Adam dikiz aynasından olanları, tepkimi anlamaya koyulmadan, havaya kalkan, henüz havada adeta asılı duran ellerimle dua edercesine yüzümü ovalamaya koyuldum.Bu yıl Burhanettin Yıldız’da futsal, voleybol, basketbol, batnington olmak üzere toplam on beş dalda etkinlik düzenlendi. Buna şiir dinletileri ve de tiyatro gösterileride dahil.
Yine bu okulda en çok dikkatimi çeken şey- buna çoğu an idareci ve öğretmen arkadaşlar da dahil- : “Ferhat Hoca nerde?” sorusu oldu. Ferhat hoca’yı sadece odasında koltuğuna yapışmış kalmış bir şekilde bulamazsınız. Katları, sınıfları, bahçeyi, spor salonunu güzel bir şeyleri kovalarcasına dolanıp durur deli divane. O eğer hiçbir yerde; yani açık alanlarda yoksa bilin ki odasında kendisini kıstırmış, hapsetmiş birkaç veliyle ilgilenmektedir. “Ferhat Hoca nerde?” sorusuna çoğunca başka bir muhatap, yine aynı soruyla karşılık verir. “Ferhat Hoca nerde?”
Yine dikkatimi çeken, bir o kadar da ilginç, belki de üzerinde düşünülmesi gereken, tam karşısında, odasında asılı duran yazı oldu. Bu yazı: “ Bu odada “imkansız” diye bir şey yoktur, mucize ise biraz zaman alır…” şeklindedir. Yooo… hemen tebessüm etmeyin ya da gülmeyin. Bildik, alışıldık, süreci tıkamaktan adeta haz alan idareci tiplemelerini andırmaz sözü. Hayatını olumsuz kelimelerden arındıran, tüm cümlelerin olumsuzluk ekini, kapısının hemen girişinde bulunan kutuya galoş misali attıran bir arkadaş. Bu arada olumsuzluk ekini hatırlarken, “-ma” ekinden esinlenerek: “ma ne olmiş…” demenizi de istemem bu arada. Ferhat Hoca’mız mucizeleri ehlileştiren, en azından ruhunda, bilincinde öylesine sıradanlaştıran bir mesai neferimiz. Mucizelerin kendisini ürkütmediği bir adam.
Adı Mehmet TUNÇ. Sözün özünü, tuzunu katarak söyler. Tunç gibi bileklere sahip olmasa, olamasa da yüreğiyle, beyniyle serçe kadar naif bir yüreğe sahip. Diyarbakır merkeze bağlı dümdüz yeşilliklerin uzandığı bir ova (Sadi) köyünde 1969 senesinde dünyaya geldi. Aslında her ne kadar başlığı karateden attıysak da, pek de şiddet içermeyen bir ruh haline sahip. Köy yaşamından şehir yaşamına ayak attığı günler, karatenin dünya çapında en sükse yaptığı yıllardı. Bir iki derken bu sporla tanışır. Kendi deyimiyle, tanıştığı sporun liyakatli insanların elinde olmadığını düşündüğünden olsa gerek, bu spora dört elle sarılır. Bu hobi olarak başlayan ilgi zamanla bir meslek halini alacaktır kendisinde. O bu işi; yani karateyi sadece bir meslek olarak değil, toplumun türlü kesimlerinde biçare kalmış, tutunamayan, suça bulaşmış gençlerin terapi olabileceği bir alan olarak değerlendirir. Bu bilinç ve de sorumluluk duygusu zamanla yaptığı işe daha sarılmasına ve bu alandaki il temsilciliğine kadar uzanacaktır.
Aslında şiddet görüntüsü veren ve toplumda bu yönleriyle anılan karatenin pek de şiddet içermediğini, doğal bir spor dalı olduğunu durmadan söylerdi Mehmet Hocamız bize. Tabiî ki bir hatırlatması vardı hocamızın: o da neydi? Elbette zaman tehlikeli. Islah edilebilecekler olduğu gibi, maalesef dikiş tutmayan yaralara sahip insanlar da yaşıyordu zamanımızda. O, bu anlarda, hiçbir zaman, bu spor vesilesiyle öğrenilenlerin yaşama geçirilmemesini yine de salık verir. “En son çare kaçamayacağınızı; maddi, manevi zarara uğrayacağınızı düşündüğünüzde kendinizi sadece koruyabilirsiniz” diyerek, öğrettiklerinin önünü açar. Bu düşüncelerine katılmayanlar var mı bilemiyorum. Varsa onlara da bir şey diyeceğim alınmazlarsa. Beyler, aslında bu tavırlarınızla -ki varsa böyle tavırlar, yine altını çizeyim- güle güle dayak yiyin demek istemektesiniz. Elbette buna hiçbir beşerin de rıza gösterebileceğini zannetmiyorum.
Yaklaşık yirmi beş yıl, bu sporu, sporun değerinin hiçbir yerde bilinmediğini düşündüğüm bu coğrafyada yaptı durdu hocamız. Hem de tek başına, hem de bütün bürokratik engellemelere karşın. Yaptı durdu türlü iftiralara, haksızlıklara uğrayarak. Ne yapmıştı hocamız. Çoğunca parası olmayan, belki de yetim çocuklara çoğu zaman hiçbir kuruş para almadan yardımcı oluyordu. Tüm bu iyi niyetli hasletler elbette yabancı geliyordu çağımızın insanlarına. Öküz altında buzağı aramaya koyuldu kimi yandaşlarımız. Hocamız hiçbir zaman bu türlü ayak oyunlarına aldırmadığını, her ne yaptıysa kendi vicdanına uyarak yaptığını, Allah’ın rızasından gayri hiçbir menfaat, beklenti içerisinde olmadığını söyler durur. Tabi taş yerinde ağırdır. Bunca zaman geçmesine karşın, kendisiyle türlü sporlara başlayanlardan bir tek kendisi kalmıştır. Bu da zannımca bu doğrultudaki ilkeli duruşunun, tutumunun bir yansıması olacak.
Bunca anlatıdan sonra hocamızın bu işi nerede, hangi spor salonunda yaptığını hatırlatmayı unuttuk. Cezaevi üst köşede, Hemen Cengizler caddesine sapan kısmında sol tarafta, Yusuf Batın Spor okulu altında yapıyor, yaptırıyor sporunu. Bunun yanında bu salonu Bağlar Spor Kulübü olarak da faaliyet gösteriyor. Bunca yılın ardından bölgesel, ulusal çapta dereceye imza atmış onlarca sporcuyu armağan etmiş yaşadığı şehre. Daha geçen hafta sonu benim de iştirak ettiğim Urfa’daki müsabakalardan on dokuz madalyayla döndüğünü söyleyebilirim. Zerre kadar şüphesi olanların, dediğim adrese yolları düşerse, alınan madalyaları görmelerini tavsiye ederim. Tabi bunlar sadece geçen haftaki müsabakalarda elde edilenler. Öncesi mi? Öncesini anlatmayacağım. Çünkü bunları tarihiyle, sırasıyla anlatmak herhalde birkaç aylık bir yazı dizisini gerektirir. Bu arada gazetedeki görevli arkadaşları da ürkütmek istemem. Malum aynı konuda yazmak, bir süre sonra okuyucuyu da sıkar.
Adı Mehmet TUNÇ
O bir fikir adamı
O bir yürek adamı
O bir spor adamı
O bir tek düşüncesi insan, güzel bir toplum özlemi olan dava adamı.
Ne mutlu böyle dava adamlığına haiz olanlara! Diyarbakır’ın yemyeşil ovalarla örülü topraklarında yeşeren hayallerini, ümitlerini, Diyarbakır’ın, daha doğrusu kadim Amid’in kara taşlarının, surlarının gün geçtikçe karattığı, sıkboğaz ettiği insanına başta ruhuyla, sonra da bedeniyle akıtmaya çalışan bir insan. Ne yapmalı derseniz, onu ben bilemeyeceğim. Her gün, türedi birçok insanı, kesimi, türlü bahanelerle, gerekçelerle, ulusal, yerel kanallara çıkarır dururuz. Bunda bizim kabahatimiz mi ne? Daha ne olsun? O insanlar, sizin alkışlarınızla, çaktırmadan sizin ruhunuzdan, ceplerinizden; çocuklarınızın ruhundan, ceplerinden her geçen gün bir hırsız gibi çalıp dururlar. Biraz da alkışların, övgülerin yönüne Mehmet TUNÇ gibi anımsanmayan, belki de zaman zaman hatırlanan insanlara çeviremez miyiz? İnanın bizler kazanacağız, inanın Diyarbakır, çocuklarımız, yarınlarımız kazanacak.
Yayınlanmış Eserleri
1997 hoşgörü1 Müzik albümü
- 2004 hoşgörü2 Müzik Albümü
-2010 hoşgörü3 adlı müzik albümleri ve 2004 Gurbetten sılaya Şiir kitabı yayınlanmıştır.
Asıl adı Muammer Çalar 15 Mart 1965 Karaman Morcalı köyünde dünya'ya
gözlerini açtı. İlkokulu doğduğu köyde bitirdi,1980 yılında işci ailesi
olarak Hollanda'ya geldi.
Halen Amsterdam kentinde yaşamanı sürdürmektedir. Hollanda da okuma
fırsatını tekrar elde edince 3 yıl sanat okuluna devam etti, ancak
bitiremeden okuldan ayrıldı.
İlk okuldan buyana saz çalıp Türküler
söylemekte, şiire olan sevgisi ve yakın ilişkisi 1987 de katıldığı Konya
aşıklar bayramında kendisine Aşık Çağlari mahlası ile bir ödül kazandırdı.
Kendisine verilen
mahlasını ve layık görülen ödülü, bir görev adeden Aşık Çağlari
çalışmalarına
çeşitli gazete,dergi,magazin ve antolojilerde yer alarak devam
etmektedir.Bütün sermayesini gelenekten alan fakat orijinal şiirler
kazandıran şiirleriyle, halk ozan geleneğini sürerek tamamen özgün ve yerli
bir şiir dili oluşturmuş. Tıpkı merhum Aşık Veysel ve Mahsuni gibi özünü
arayış ifade eden eserler meydana getirmiş. şair ozan Amsterdam da kurucusu
ve yöneticisi olduğu sanat kurumundaki çabaları ve başarılarıyla da
unutulmayacaklar arasında yer alacağına inanıyorum.
Aşık Çağlari,
sevgisi, saygısı, alçak gönüllülüğü, bilgeliği ve dost canlısı tavırlarıyla,
düşmanlığın, kinin ya da ucuz popilistliğin derin çukuruna gömülmüş, ucuz
politikalarla çevresindeki insanları çekip çeviren ve alabildiğine kullanan
hırs küpüne dönmüş zavallı insan tipinden çok uzak. Çağlari sazıyla sözüyle
davudi sesiyle bence tam bir halk ozanı halk adamı. İfksan kurumu
çerçevesinde ortaya koyduğu düşünceler ve şimdiye kadar büyük bir emek ve
özveriyle oluşturduğu halk ozan ve halk edebiyatıyla ilgili bilgi belge ve
eserleriyle belki de şimdiye kadar oluşturulan en büyük arşive sahip.
1998 TRT radyo kim ne demiş 1999 TRT allı turnam
2000 Kanal 7 gönüldağı proğramı,2001 TRT de toplam 22 eseri yer almış.
1997 Hoşgörü adlı müzik kaseti 2000 Gurbetten sılaya Şiir antolojisi
ve şiir kitabını hazırlamış (henüz yayınlanmamıştır).
Mesam ve Anasam üyesi olan Aşık Çağlari'nin
Hoşgörü müzik serisi çalışmaları devam etmektedir.
Aık Çağlari
Türk halk edebiyatının aşık ozan geleneğinden etkilenen ve küçük yaşlarda
Hollandaya gelmesine rağmen Türk halk edebiyatının yılmaz savunucusu ve
kurduğu ''İFKSAN ''Dostluk Sanat Hoşgörü'' kurumu ve nezdindeki sanat sitesi
ile halk ozan edebiyatının yurt dışında unutulmamasını sağlayan çalışmaları
için kutluyor ve yürekten teşekkür ediyorum.
Çağlari ile uzunca bir söyleşiden sonra teşekkür edip ayrılırken,
yardım severliği, dostluğu ve çevresindeki sevgi çemberi beni
duygulandırdı. Kıvandım, onurlandım. Büyüklerimizin
entellektüellerimizin ve basınımızın Aşık Çağlari''nin çalışmalarını
görmelerini, tanımalarını ve tanıtmalarını isterdim. Bu sade, alçak
gönüllü, yüreği insan ve yurt sevgisiyle dolu bu halk çocuğuyla
tanımalarını, sohbet etmelerini isterdim. Sanat ve kültürümüzü tanıtma ve
koruma adına, milyarlarca lirayi sanat elçilerimizin Türkiye nin tantımı için harcayan beyler hiç bir karşılık beklemeden özverili çalışmalarıyla Türk kültürünü avrupada yaşayıp yaşatan Aşık Çağlari ve onun gibileri kaç kişi tanıyor acaba ?
Aşık Çağlari nin Yayınlanmış Eserleri
1997 hoşgörü1 Müzik albümü
- 2004 hoşgörü2 Müzik Albümü
-2010 hoşgörü3 adlı müzik albümleri ve 2004 Gurbetten sılaya Şiir kitabı yayınlanmıştır.
Tahsil yok ; terbiye çok , kesede para yok ; ağzında dua çok .Kimseye el açmaz , gizli fakirdir.
Kur’an’ın ifadesiyle “ sen onları zengin sanırsın .”
Balıkesir Gazi Osman Paşa’lı Ali Osman Amca , Tuna boylarında kalmış sipahilerin torunu bir muhacir ; hele bir milli davada gevşeme olsun , bakarsınız Ali Osman Amca en öndedir.
Parası , kimsesi yoktur ama İstanbul’daki Bosna mitinginde onu üniversite öğrencilerinin arasında görürsünüz . O zamanlar en çok satan gazetenin duyarsız muhabirini bastonuyla kovalar .
1950’li yıllarda Bulgaristan’dan göç etmiş , küçük bir dükkanda yıllarca sobacılık yapmış , 90’ına merdiven dayamış ihtiyar bir mücahit Ali Osman Amca …
Kullanımını geçen kış kaybettikten sonra önüne bir sıcak çorba koyan da bulunmaz . Ama o devamlı şükreder .
İnsanların ilk okul mezunu Ali Osman Amca’dan öğreneceği çok şeyler vardı . Romatizmadan kıvrılmış parmakları iş görmez , gömleğini ,pantolonunu ilikleyemez “ Ama olsun ,çok şükür !... Elhamdülillah ; bastonumu tutabiliyorum ya !...” derdi.
Bir keresinde onu yolcu ederken “ Allah sana sıhhat afiyetler versin “ deyince durakladı ; “ Olmaz,dedi. Haddi aşmamak lazım . Ver ,deme ! İhsan eyle ,de ! “
Elli yaşında dersimi almıştım ve hep öyle yaptım .
Kendisine takılan avukatlar
“ Amca , bak şu diplomalara ! Biz bunları almak için gecemizi gündüzümüze kattık . “ dediklerinde kızardı :
“ Bunlar sizi kurtarmaz . Öteki tarafta geçmez . İlahi şahadetname (diploma ) almaya bakın .”
Kurtuluş Savaşını yapan kahraman Meclis’in Karesi Mebusu , M.Akif’in sıra arkadaşı , kuva yı milliyeci, gazeteci, şair , muallim , din alimi Hasan Basri Çantay’ın ağır hastalığında ziyaretine gitmiş .O hatırasını anlatmıştı :
“ Hasan Basri Bey’in yattığı odaya girdiğimde yavaşça selam verip hemen kapının yanındaki sandalyeye çöktüm . Hasta ateşli ,dalgın yatıyordu ki bir ara hafifçe doğrulup bir şey içer gibi yutkunmaya başladı . Gözleri kapalıydı “ Elhamdülillah …Elhamdülillah ; süt içirdiler .” deyip tekrar uzandı .
Ben hikayeyi dinleyince kasıtlı bir saflıkla “ Ali Osman Amca ! ‘ Kim içirdi ‘ diye sormadın mı ? “ der demez birden ciddileşti :
“ Ben onu soracak kadar cahil miyim ? “
Hatırını sorduğumda hastayım demez , titreyen sesiyle hamd eder , romatizmadan kıvrılmış parmaklarını gök yüzüne kaldırarak Sahibine sığınırdı .
Hasta mısın diye ısrar ettiğimde “ Şikayet yok ; şükür var ! Sahibi bilir “ derdi .
Onunla ilk defa karşılaşan gençler gizli bir sınavdan geçerdi . Derslerini , hatırını sorar ve sonra dua ederdi : “ Allah size sıhhat afiyetler ihsan eylesin !”
Bir yaz yağmuru gibi derler ya , aniden başlayan yağmurda Paşa Camii yanındaki kıraathanenin saçağı altında bir arkadaşla çay içiyorduk . Kolunun altında Mushaf’ıyla Ali Osman Amca karşıma çıkıverdi .
- Kabristana okumaya gidiyorum .
- Bu havada gidemezsin , kahveye gir .
-
Çok üzüntülüydü. Titreyen sesi dalga dalga şiddetleniyor ve zamanın bayan Başbakanı’na bed dua ediyordu :
- İlk beyanatını Aydınlık Gazetesi’ne vermiş ; nasıl olur bu ? Peygamber Efendimiz’e (sav) hakaretler yağdıran bir gazeteye nasıl beyanat verir ?
Yağmurun dinmesini beklemek için kahvehaneye giren bu güzel Müslüman’ın arkasından “ Ah Ali Osman Amca ; bizler senin tırnağın bile olamayız “ diyordum .
Milli konferansları kaçırmazdı .
Kürsüdeki Tarih Profesörü konuşmasında “ Osmanlı İmparatorluğu “ demişti . Sıraların arasında tiz bir ses yankılandı :
- Ne ? Papaz eriği mi ? Vallahi bedava versen almam .
Mübarek bir ramazan günüydü . Mahallesine gidecek olan minibüse binmişti . Şoför , uzattığı parayı almadığı gibi ayrıca cebinden çıkardığı bir banknotu Ali Osman Amca’nın cebine sokuşturdu .
“ Benim için dua et Ali Osman Amca ! “
Ali Osman Amca üzgün ve kırgın … Mübarek ramazan günü ağzında sigarayla dua isteyen şoföre parasını iade ederken “ Aldatma kendini ! ; aldatma kendini !.. Al paranı cebine koy !“ diyordu .
Bir yıl ne çabuk geçmişti . Ali Osman Amca yine mübarek bir ramazan günü aynı minibüse binmez mi ?
Şoför bu defa çok mutluydu :
- Ali Osman Amca , ben orucum ,ben orucum …
Necati Bey Eğitim Fakültesinde konuşmacı profesör İslam’da çok evlilik konusunda tenkit edici aşırı bir ifade kullanınca yerinden fırlamış
“ Hoca ! Hoca ! İslam’da çok evlilik mecburiyeti yoktur , ruhsatı (izni) vardır . Bu ruhsat ağır şartlara bağlanmıştır. Binlerce gayrı meşru çocuk , dost edinilen ve terk edilen binlerce zavallı kadın varken sen bu konuyu ya bilmiyorsun “ CAHİL”sin ! Yahut da İslam’daki gerçeği bildiğin halde söylemiyorsun , o zaman da “ HAİN”sin !
Salon bir anda ölüm sessizliğine büründü. Sonra korkunç bir alkış sağanağı boşaldı . Profesör kıpkırmızı kesilmişti . Program bitmiş herkes dağılıyordu . Ali Osman Amca titreyen elleriyle bastonuna abanmış , konuşmacı Profesörün önünden geçmesini bekliyordu . İstediği an gelmişti . Seslendi :
- Allah size sıhhat , afiyetler ihsan eylesin Hoca !
- Profesör sesin geldiği tarafa döndü :
- Eyvallah Amca !
- Olmadı Hoca , olmadı !
- Peki nasıl olacaktı ya Amca ?
- Amin diyeceksin Hoca ! Amin …
- Anlaşıldı Amca ,anlaşıldı . Amin …Amin !
Bulgaristan Alman ordularının işgali altındadır. Bulgarlar köy kahvesinde Papazı dinliyor . Alman komutan da orada . Papaz temizlikle ilgili bir konuyu anlatırken Türklerin pisliğinden bahsediyor .
Genç Ali Osman orta yere fırlıyor :
- Papaz Efendi gel buraya ! Millet şahit olsun ; ikimiz de donlarımızı indireceğiz , bakalım kimin .ötü .oklu ?
-
Papaz mosmor olur ve susar .
Ali Osman Amca , 90 yaşında bir ihtiyar , Allah yolunun şanlı bir mücahidiydi. Mukaddesatına karşı yapılan haksızlıklar karşısında kükrer , elindeki bastonu bir kılıç gibi havaya kalkardı .
Ruhundaki Allah aşkı , Peygamber sevgisi , vatan,millet ve din muhabbeti ,şahit olduğu olaylar karşısında bir yanardağ gibi taşar , köpürürdü .
Zayıf uzun siması , ak sakalı , hiddetlenince incelen sesi , fakir elbisesi ,titreyen elleri ve coşkulu yüreğiyle haksızlıklar karşısında haykırırdı.
“Avazeyi asumana Davud gibi sal “
“Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş “
Bastonlu Mücahid Ali Osman Amca rahmet-i Rahman’a yürürken ardında hoş bir seda bıraktı .
Ahmet Bey 26 sene görev yaptığı asker ocağında "vatan ve milletin selameti (!) " düşüncesiyle tüm darbelerde görev almıştı. 27 Mayıs 1960 sabahı Başbakanlığın duvarlarına tank uçaksavarlarıyla yapılan uyarı ateşinden sonra bir elinde tabanca bir elinde filinta " Hücum arkadaşlar ! Allah! Allah ! " diye haykıran Binbaşı'nın ardından elinde tüfekle Başbakanlık binasına girmişti . Vatanı kurtarmanın (!)gurur ve sevinci ile sarhoştu genç Harbiyeliler . Ve bu genç Harbiyeli Ahmet 20 yıl sonra bu darbelerin belli odakların kontrolundaki tekelci bir medya tarafından körüklendiğini anladığında yaş kemali bulmuştu .
Her askeri darbe filizleri koparıyor ,ekonomiyi alt üst ediyor ve geçtiği her yeri tank gibi ezip dümdüz ediyordu .
Yeni bir yaşam tarzı olarak severek kabullendiği bir dinin bin yıl sancaktarlığını yapan bu aziz ve kahraman millet, kendi öz değerlerinden ne kadar koparılmak istense de fırsatını bulur bulmaz tekrar silkiniyor aslına dönüyordu .
Ahmet Bey zaten biraz standart dışıydı . Emekli olduktan sonra bir vakit namazı çıkışında cami kapısında tanıştığı bir müslüman da onun emekli subay olduğunu öğrenince "Desenize imalat hatasısınız " demişti .
Ahmet Bey, gazeteciliğin "G"sini bilmeyen bu emekli asker, yıllar sonra kendini, darbelere çanak tutan iğrenç bir basın dünyasında adı sanı bilinmeyen yeni doğmuş bir gazetenin hizmetkarı olarak buldu .
Öyle bir gazete ki Türkiye'de üç büyük şehirde kiralık matbaalarda sadece 15 bin basılıyordu. Değişik bir çizgisi vardı ve bu yüzdendir ki logosunu altına "farklı gazete" yazmıştı .
Zaten Ahmet Bey de farklı bir subaydı ve bu yüzdendir ki 1988 yılı sonbaharında "farklı gazete"de bir nefer olarak nöbete girmekte asla tereddüt etmedi .Ücretini sadece Allah'tan bekledi . Her katında bir oda olan sefertası gibi bir binanın dördüncü katındaki kiralık yazıhanesinde hayırsever bir mühendisin hediye ettiği bir masa dört sandalyesi vardı . Telefonu yoktu. Muhabiri yoktu ama inancı ve azmi vardı .Koca şehirde motorlu bir dağıtıcı elemanıyla sadece 200 gazeteyi abonelere ulaştırmaya çalışırdı .
"Bu gazete bu şehirde mi basılıyor ?" sorusu ona çok ağır gelir "Gazetemiz milli ve manevi değerlerimize sahip çıkan bir gazetedir " diyerek toplantılarda ve konferanslarda tanıtımını yapmaya çalışır " Bu gazeteyi beğeniyorum. Doğru bir çizgisi var " diyenler Ahmet Bey'e en büyük mutluluğu tattırırlardı .
Ahmet Bey sık sık önemli bulduğu bir kıssayı anlatırdı :
" Bilir misiniz ; Türkiye'de iadesi olmayan tek gazete Yahudi'lerin "Şalom" gazetesidir . Bu gazete ne kadar basılırsa aynen satılır. Rafta okunmadan biriken gazeteleri gören bir müşterisi " Okumuyorsun da neden para verip alıyorsun ? " deyince Yahudi esnafın verdiği cevap çok ilginçtir " O gazete benim davamı savunuyor . Ben para vereceğim ki o gazete yaşasın "
Emekli subay ve yeni gazeteci Ahmet Bey, kontrol edilemeyen bir medya ve silahlı kuvvetlerin bu memlekete ne zararlar verdiğini yakın tarihimiz ve namuslu fikir adamlarımızdan öğrenmişti .
Hayatını "adam gibi adamlar yetiştirmek ülküsüne " adamış , "altın bir nesil"in yetişmesi için gözyaşı dökmüş bir Allah dostunun ilk Amerika gezisi dönüşünde "Amerika Birleşik Devletlerinde her şey hassas dengeler üzerinde kurulmuştur .Terazinin kefelerinde dengeyi bozacak en küçük bir ağırlığın konmasına asla müsaade etmezler " sözü onu çok etkilemişti .
İnançlı insanların hakkını koruyan, davasını savunan bir gazetede görev almak Ahmet Bey'in en büyük mutluluğu idi . Muhabiri yoktu.Vali Bey'in bir çiftlik gezisinde başka bir gazetenin muhabiri Vali Bey'in kucağına tavşanı verip resmini çekmiş " bu resimden bir adet bana da verir misin ?" teklifine olumsuz cevap alınca bir çocuk gibi mahzun olmuştu . 125 liralık Konika marka amatör bir makine almak istemişti ama o ucuz makineye bile parası yetmediğinden Vali'nin tavşanlı fotoğrafını çekememişti . .
Ahmet Bey yazıhanesine dönüşünde bu hüznü yaşarken birden kapı açıldı ve melek yüzlü genç bir üniversite öğrencisi masanın üzerine 100 mark para koydu " Hoca'm bu parayı gazetemize yardım olarak aramızda topladık "
100 mark tam 125 liraydı ve her yakarışı duyan yüce Allah fotoğraf makinesinin parasını göndertmişti .
Hayatını "altın bir nesil" için vakfetmiş o Allah dostu adamın televizyonda tekrarlanan bir reklama takılıp " En büyük gazete .ürriyet ! En büyük gazete !" anonsuna karşılık " En büyük gazete ha ! Göreceksiniz " demesini Ahmet Bey hiç unutmadı .
Balıkesir milletvekillerinden biri "Sizin gazetenin Meclis muhabiri yok " deyince Ahmet Bey'in kalbine bir bıçak saplanmıştı .
Yıllar geçti . İş adamlarının çoğunda o zaman olmayan faks cihazı oldu . Bilgisayarı oldu . Fotoğraf makineleri oldu . Sözüne güvenilecek haber ajansları oldu . Gazetecilik okulunu bitiren gençler nöbet yerlerine geçtiler .
1988 Yılında gençlerin yetişmesi için zaman kazanıp nöbete giren emekli Ahmet Bey 1996 yılında 400 bin tiraja ulaşmış gazetesine veda ederken genç gazetecilerin yetiştiğini de gördü .
Yaşı 70'e dayanan, gazetesinin 1 milyonu aşan tirajıyla "En büyük gazete" olduğunu gören ve Rabbine şükreden , sarı basın kartı sahibi Ahmet Bey şimdi deniz kenarındaki evinde köpüren dalgaların üzerinde uçuşan martılar misali "Haydi ! Yola devam" diye haykıran inançlı bir neslin geldiğini görüyor .
Yine bir şeylere sinirlenmişti dedem. Ne dediği pek anlaşılmıyordu; ama çiçek bozuğu gözleri kızarmış söylenip duruyordu. Odasının önünde elinde bastonu dolanıp duruyordu. Biz çocuktuk o zamanlar. Ona "Dede, ne oldu, kime, neye kızdın yine?" diyecek durumda değildik. Ümüş ebemin yeğeni Hüseyin dayı, dedemin odasına akşamları sık sık oturmaya gelenlerden biriydi. O gün de ceketi sırtında, elinde tespih oralarda dolaşıyordu. Sonunda dayanamadı sordu dedeme: -Bekir emmi, ne oldu? Kime sinirlendin bu kadar? - Ne var da ne olacak! Bizim ağa motor (traktör) almış bizim haberimiz yok. Bir etek para. Neyle, nasıl ödeyecek borcunu? Köye göçmenler yerleşecek diye köylünün ilçe kaymakamı ile kavgasına karışan, kaymakamı vurup yaralayan Hüseyin dayı yıllarca hapishanede yatmanın verdiği umursamazlık ve kibarlıkla: -İyi ya Bekir emmi! Daha ne istiyorsun? Yeğenimiz traktör sahibi olmuş. Çalışır öder. Tarlası var, yaşı da genç. Sevinmen gerekirken sen bağırıp çağırıyorsun. -He ya! Elindeki tarlayı da kaybetsin motor borcu ödeyeceğim diye. Dedemin bu terörü (!) birkaç gün sürdü. Dayım, böyle zamanlarda ortalıkta pek görünmez; zavallı, sessiz Ümüş ebem ise ağzını açıp da bir kelime söylemeye cesaret edemezdi. Nasıl çözülürdü, tatlıya bağlanırdı peki bu sorun? Bunun kolayında ne vardı? Bir yolla dedemin cüzdanına o zamanın parasıyla beş on lira konur, buna keyfolan Bekir ağanın da sesi kesilirdi. Bu kavga gürültüyü yalnız traktör alınırken çıkarmadı dedem. Dayımın yaptığı her atılıma karşı çıktı. Kamyon alırken, otobüs alırken, Kayseri'ye göçerken benzer sahneler çok yaşandı. Ne oldu yaşandı da? Onun gürültü patırtısına pek aldıran olmadı. Sesi de aynı yöntemle kesildi. Dedemin iki oda bir aralıktan oluşan kerpiçten yapılı evine girdiğini pek görmedim ben çocukluğum, gençliğim boyunca. Onun kendi odası vardı. Girişte küçük bölmeyle büyükçe bir odadan oluşan bu yapılar köyde pek çoktu. Köy düğünlerinde düğün odası olarak da kullanılırdı bu odalar. Odanın içinde toprakla yığma üç sedir, sol köşede de "hamamlık" dediğimiz açık banyo bulunurdu. Sedirler; kilimler, halı yastıklar ve minderlerle döşenmişti. Akşamları Dadağı kömürüyle ısınan odada, dedemin köyde küs olmadığı az sayıda kişilerden gelenler aralarında sohbet ederlerdi. Bu konuşmalarda da dedem mutlaka köyden birilerine, hiç bulamazsa köyün imamına kızar, atar tutardı. Camiye de gittiği halde nedense imamlarla yıldızı hiç barışmazdı. Kapı komşusu bakkal Alişen emmiyle kırk yıl, iki evin arasındaki daracık geçiş yüzünden kavga eden dedem son yıllarında Alişen emminin dükkânından hiç çıkmamış, onun can dostu olmuştu.Yaşar Kemal'in "Ortadirek" romanındaki Koca Halil gibi dedemin de bazen tüm köye küstüğünü, biz torunlarından başka kimseyle konuşmadığını düşünürdük. Yaz günleri odanın dış kapısında elinde peşkirle dedem karasinek kovalıyor. Köyde sinek eksik olur mu? Ertesi gün yine aynı uğraş. Görenler "Bu Bekir ağa da amma titiz adam! Odasına sinek bile sokmuyor." diye düşünür. Oysa dedem sırtındaki gömleği (renkli gömlek olurdu genellikle) haftalarca çıkarıp yıkamaya vermezdi. Bir kadın düşünün ki ömrü boyunca köyünden çıkıp ilçeye dahi gitmemiş. Ağzında dili yok. Ses çıkarmadan hizmet ettiği kocasından bir kere iltifat, teşekkür duymamış. Bırakın iltifatı, teşekkürü hep aşağılanmış.İşte bu benim Ümüş ebem. Pek çok Anadolu kadını gibi bütün ezilmişliğiyle bu ufak tefek kadına, dedemin hiç adıyla seslendiğini, "Ümüş" dediğini duymadım inanır mısınız! Yaz kış içerdeki ya da dışardaki tandırda dedeme o kenarı kızarmış çörekleri yapan Ümüş ebemin bir gün de kocasına diklendiğini, "Ben de insanım!" dediğini duymadım. Dedemin bu melek kadına hitabı ya "Gıeyzz!" ya da "Kerahat!" şeklindedir. Tatillerde okuldan köye gelişlerimde elinde yeni çaldığı yoğurduyla yanıma gelirdi Ümüş ebem. Benim yoğurdu sevdiğimi bilirdi. Nedense "Kurban olurum!" sözü dillerinden düşmezdi bu çileli köy kadınlarının. Belki de onlara hiç kimse bu sözü söylemediği halde. Rahmetli dedemi anlatırken onu, sevdiği bir torunu olarak kötülemek gibi bir niyetim hiç olamaz. Bu ilginç adamı değişik huylarıyla anmak, rahmetle yad etmek istedim. Dedemi öyle çok anarım ki şimdi onu hiç görmeyen arkadaşlarım bile tanırlar. "Aynı dedem gibisin!" sözünü iyi bilirler. Oyunda herkese sataşan, sinirlenen biri oldu mu bu cümle hemen söylenir. Bayramlarda sabah çayını içip anne-babamızın elini öptükten sonra ilk gittiğimiz yer dedemin odasıydı. Elini öperdik. Yüzünde diğer zamanlar pek görmediğimiz hafif bir gülümseme belirir o da yüzümüzü öperdi. Akide ya da sormuk şekerini alır, neşeyle çıkardık. Aksi, alıngan, kavgacı bir adam da olsa biz torunlarını severdi dedem. Ömrünün sonuna kadar tütün içti. Seksen beş yaşında rahmetli oldu. İçtiği tütün de hep kaçak tütündü. Onun tütününü iki yıl Diyarbakır'dan ağabeyim getirdi, bir yıl da Muş'tan ben getirmiştim. Üstelik o yıllarda yasaktı böyle şeyler. "Ben, yemeklerde bu ot yağlarını yemem!" diye tutturur, tereyağından başka yağı yemezdi. Bunun da kolayı bulunurdu. Nazik bacım diğer yağlarla pişirdiği yemeğe biraz da tereyağı koklattı mı bizim Bekir dede farkına bile varmazdı. 1980'li yılların başında dayım, işi gereği Kayseri'ye göçtü. Kıyameti kopardı dedem. Seksen yıl yaşadığı köyünden kopmak istemiyordu. İşi otobüsçülük olan dayım, terminale yakın bir ev tutmuştu. Oturduğu dairenin beşinci katta olması da ayrı sorundu dedem için. Ayda, iki ayda bir Çarşamba günleri Mucur'a gelirdi dedem. Bir keresinde bizim kapıyı bastonla tıklatırken komşu çıkmış kapıya. "Amca, onlar okuldadır, akşama gelirler." demiş. Akşam geldiğimizde dedem yine kapıdaydı. Biz inanmıyor "Kapıyı açmadınız!" diye söyleniyordu. Eski köy berberimiz Cingiş'e tıraş olmak için gelirdi Kayseri'den Mucur'a. Sanki Kayseri'de berber yok. İşin bahanesiydi bu. Ertesi gün Mucur'un pazarı olduğu için köyün minibüsüyle köye gidecek. Bu defalarca tekrar etti. Bizim bir rahatsızlığımız olmadı; ama gündüz evde bizi bulamayınca kendisi küsüyordu. Tek oğlu dayıma hiç dayanamadığı, onu çok sevdiği halde onun her atılımına karşı çıkan, onun zarar göreceğinden korkan bu ilginç adamı anlatmak istedim. Çoğu zaman yalnız torunlarıyla barışık, bu ufak tefek, ben bildim bileli eli hep bastonlu, hep söylenen, birilerine kızan bu adamı anmak istedim. Benim Bekir dedem, bu yazıyı okuyanları belki ilgilendirmez (yakınlarından başka); ama bu ilginç adamın portresini çizmek istedim.
"Gözünde çiçek bozuğu Elinde baston O ufak tefek, sinirli mi sinirli adamı Anarken Hep ebem gelir aklıma O sessiz, küçücük, melek kadını düşünürüm Anadolu köy kadınları adına Kenarı kızarmış çöreği Yağlı yoğurdu ile Hep hizmet eden Ama bir teşekkür bile edilmeyen Kasabayı bile görmeyen Ümüş ebem gelir aklıma" .....................................................................
Aşk adamı bir şaire giden yolda, heyecan içinde titriyordum. Ve yoğun olmasına rağmen ulaştığım usta kalem Baki Evkaralı’ya neden can dediklerini bu söyleşiyi yaparken anladım... Kibar tavırları, güler yüzlü yaklaşımı ve içten cevaplarıyla beni kırmadı değerli üstad, gönül dostu...
Öncelikle ’’Bakican’’ kimdir?
Hayalperest bir yazar, sefil bir şair tanımlamasıyla kendini ortaya koyan ve maddi değerlerle değil de, manevi değerlerin yanında kendi hayatında her şeyden bir şey öğreneceğine inanarak nacizane yaşamaya çalışan, şair olamayan ama kendi halince yüreğindeki damlaları kelâmıyla gönül dostlarıyla sevgi ve saygı çerçevesinde paylaşmaya, kul olmaya, evlat olmaya çalışan bir insanım. Daha geniş haliyle kendi sitemde anlatmıştım…
Eğitim - Öğretim hayatınızdan bahseder misiniz?
Biri otelcilik, biri de işletme olmak üzere iki üniversite bitirdim. Üçüncü üniversitemi okuyorum ama bir dersten kaldım. Hangi üniversite diye sorarsanız, Hayat Üniversitesi ikmale kaldığım ders ise ’’AŞK’’…
Yazmaya nasıl başladınız?
Önce kalemi eline alıp, önüne kâğıt koymakla başladım işe, sonra yan yön çizgiler derken harfleri öğrendim. A, B, C, derken devam etti… İlk oyunu ilkokul 5. sınıfta veda gününde hocam Bekir Yıldırım için yazdım. Sahneye koydum, “Aşçı Aranıyor” adında bir oyundu. Orta okulda edebiyat öğretmenime aşık oldum, şiirler yazmaya, teneffüs aralarında da arkadaşlarımı taklitlerle güldürmeye başlamıştım. En arka sırada oturan sessiz, sakin bir öğrenciydim. Aşk; öğretmenim sayesinde sadece şiirle kalmadı, tiyatro oyunları yazmaya, oynamaya başladım o yıllar.
Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
İlkokul birinci sınıftan beri….
’’Vazgeçtim’’ adlı şiirinizin sizde ve okurlarınızda yeri çok başka. Bu şiirin sırrı nedir?
Her şiirin bir hikayesi vardır elbet, bu şiirin de hikayesi bir başkaydı. Bolu da okuduğum yıllar beni şiir dinletilerinde bu şiirle tanıdılar. Dünyaya tanıtan şiir oldu. Her ruhun bir vazgeçişi vardır elbet, en ağır geleni ise sevdiğinden vazgeçmektir… Okurlarım kendilerinden bir şeyler buldu ki birden bir yerlere yerleştiriverdiler bu şiiri ve ben bu şiirle yüreklerde soluklanmaya başladım.
Sizce okuyucunun gözünde şiir nedir?
Şiir bir yaşam biçimidir bana göre, kelimelerin raks etmesidir kağıtların üstünde ve acıların ağırlığını taşıyan kağıtların içinde hayatın bozuk düzenine inat dirilişidir. Okuyucu bu dizilen yaşamın içinde kendi duygularının ağırlığını yükleyerek kendini arar, şiir bir yaşamın arayışından öte kendini arayıştır aslında okuyana göre….
Yazmaya yeni başlayan şair adaylarımıza tavsiyeleriniz nelerdir?
Bir dönem kendi tarzımı oluşturmak adına bir çok hatalar yaptım, şiir okumazdım şu şaire benzetmiş kendini demesinler diye, korkardım etkilenmekten. Yakup Kadri’nin hayatını ve diğer şairlerin hayatlarını incelemeye başladığımda anladım ki bu her öğrenci için aslında bir öğretmen arayışıydı kendi gelişiminde ve birbirinden etkilenmeyen yoktu. Ben şair değilim, çünkü şair olmak kolay değildir, uzun bir yol almak gerekir, o nedenle çok okumaktan yanadır gönlüm... Sadece okusunlar.
Nazım Hikmet, Attila İlhan, Necip Fazıl gibi cumhuriyet dönemi öncesi ve sonrası şairleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Üstadların önünde saygıyla eğiliyorum, kalemlerindeki büyü aşkın anlamını, çilenin sabır taşlarını törpülemek olduğunu, bir şehri dinlemenin o şehrin havasını soluyan şairin tüm şehirle tüm insanla ve geldikleri yeri asla unutmayarak, o insanlardan uzaklaşmadan nasıl bütünleşeceğimizi gösteren şahsiyetler ki, şiir yolculuğunda yolumuzdaki karanlığı aydınlatan ışıktır onlar.
Ama şimdi ki şairlerde bir ne oldum havası var, şair dediğin mütevazılığiyle, duruşuyla, yaşamıyla, davranışlarıyla örnek teşkil etmesiyle belli olur ki, kendini üstat sayanlar, bir iki kelâmla ben oldum diyenler durup düşünmelidir; yıllarını bu işe emek verenlerin yanında ve onların aldıkları yolda nerede duruyorlar, ilham mı onlara gelmiyor ben oldum havasında yoksa egolarının tatminkâr olmayışımıdır ilhamı kaçıran durup düşünmeleri lazım. Siz neresindesiniz derseniz bana, en başındayım, yeni doğmuş bir bebeğin sessizliğinden sonraki “agu agu” diyerek daha ifade edememenin tam ortasındayım.
Beğendiğiniz, örnek aldığınız bir şair var mı?
Birçok şair sayabilirim size, Atilla İlhan’ı çok seviyorum mesela, Necip Fazıl olgunluğunda şiir solumak ancak kendi sesinden şiiri dinlemeyle birlikte okurken anlamaktan geçiyor ve şiir adına kalem oynatan herkesi sevmenin yanında saygı duyuyor, örnek alıyorum.
Şiirlerinizi incelediğimizde zor bir hayatınızın olduğunu anlıyoruz. Size yazdıran hayatınızın zorluğu mu?
Her insanın acısı kendine ağırdır, her insanın kışı bir tek kendini dondurur. Hayatın kendisi zor elbet herkes için ama şükür ve sabırla, inançla aşılan yollarda zorluklarda eriyiveriyor ve geriye şiirler kalıyor mısra mısra... Yazan adama değil de yazdıran hayata sormalı...
Şiir ve seslendirmelerinize beklediğiniz ilgiyi görüyor musunuz?
Seslendirmeye ilk başladığımda bilgisayarım yoktu, akşamüstleri bir internet kafeye gider beklerdim millet yemeğe gitsin diye yahut sabah erkenden gelirdin o kafeye şiiri hazırlardım, kendimde hazırım yaşayacağım şiiri, okumaya başlardım ki tam ortasındayken bir arabanın gaz sesi... Neler çektim bir bilseniz. Üniversitedeyken şiirle tanıttım kendimi, öğretmenlerim adımı bile bilmezdi. İlgi görüyor muyum, hamd olsun gönül dostları yalnız bırakmadı beni. Bu ilgi her insan gibi beni de mutlu ediyor, özellikle yurtdışından aldığım mailler olsun, gönül dostlarım olsun sesimin o gurbet eldeki insanlara ulaştığını bilmek ayrı bir mutluluk vesilesi benim için.
Tiyatroyu çok seviyorsunuz, bu alanda çalışmalarınız var mı?
İlk oyunu ilkokulda yazmıştım, lisede devam ettim hem yazmaya hem oynamaya, iki film senaryosu yazdım biri en yakın dostumca çalındı ama gerisini getiremedi ki son bölümü sadece usumda saklıydı öyle kaldı... Eserlerim var, yazdığım senaryolar, tiyatro oyunları, birçoğu sahnelendi...
Gerek radyo programlarınızda, gerekse seslendirmelerinizde şiirdeki duyguyu dinleyicilerinize yaşatıyorsunuz. Başarınızın sırrı nedir?
Şiir soluyor insan hayatında, şiiri yaşıyor insan ve başkalarının şiirini yorumlarken de yaşamanın ötesine geçip onun gibi görmeye çalıştığımdandır belkide, sadece tek taraflı yaşamamalı hayatı, bir insanın gözlerine bakarken onun gözünden kendini gören bir insan yaşar ve yaşatır ancak…
Dostluk ve arkadaşlık konusunda ne düşünüyorsunuz?
Arkadaşlık baki bir dostluğun başlangıcıdır haliyle tabi istikrarı sağlayabilirseniz dostluğa dönüşür ki dostluğun yükü daha ağırdır, arkadaş gibi çok bulunan bir şey değildir. Arkadaş olmak kolay, dost olmaksa zordur. Hece şiiri gibidir dostluk, eski zaman evlerinde hani oymalı tavanlar vardır ya bir ustanın elinden emekle sanat eseri gibi çıkan, işte dostlukta öyledir.
Şiirlerinde aşkı en güzel anlatan şairlerimizden birisiniz, size aşkı sormadan olmaz, aşk nedir?
Aşk “Love is…” sakızlarının içinden çıkan bir cümlelik bir şey değildir elbet, tarif edebilen olmuş mu ki benden tarif istersiniz... Sorarım size hangi usta aşçı vermiştir en güzel yemeğinin tarifini ama yaparken izlerseniz aşk bu ustaya göre budur dersiniz. Aşk ne midir, ilahi bir inançla kadınının gözlerine bakıp kendini bulmaktır, o konuşurken karşında susmaktır, kimi zaman kaybetmektir kendini onu izlerken, hayat müşterekse ona yardım etmeye çalışmaktır beceremesen bile, aşk mı o hasta olduğunda başında dört dönmektir ve beklemektir ellerini hiç bırakmadan can verircesine... Aşk büyüsüne kapıldığın, ömrünü adadığın insanla tek vücut olup zorluklara göğüs gererken ellerinin sıcaklığını avuçlarından yitirmemek mücadelesidir bana göre...
Çevrenizde sizi favori gören insanlar var mı?
Ben favori görülecek kadar büyük bir insan değil basit bir hayatı kendi halince kulca yaşayan biriyim sadece. Ama örnek alan öğrencilerim oldu, gerek şiir yolculuğumda, gerekse tiyatro yolculuğumda ve şimdi hamd olsun ki öğrencim diyeceğim insanların hepsi kendi alanlarında benden daha ileri seviyedeler hocalarına hoca oldular...
Şiirlerinizi nasıl yazıyorsunuz? ’’Yazmam için illaki şunun olması gerek’’ dediğiniz şeyler var mı?
Şiirlerimi yaşayarak yazıyorum ki bir şeyin olmasına gerek yok, hayat her şeyi veriyor size hem de en ağırından, en güzelinden...
Gelecek zamanda edebiyat adına yapmayı planladığınız çalışmalar nelerdir?
Edebiyat adına yapmayı planladığım kimsesiz çocuklar için bir kitap çıkarmaya çalışıyorum ve tüm çalışmalarımı bu yönde ilerletmek istiyorum. Acemiyim edebiyatta da hayatı yaşadığım gibi ama zor şartlarda okudum, çalışarak okumanın yanında hayatımı kazandım, o nedenle bu çalışmalarımın kimsesiz çocukların eğitimi için değer bulmasını istiyorum. Öyle de olacak ben bir şey istemiyorum bu dünyadan, Yaradan bana rızkımı veriyor hamd olsun ama herkes yanındaki insanı düşünebilirse daha da güzelleşir dünya bende bunu yaparak göç etmek istiyorum bu dünyadan...
En büyük hayaliniz nedir?
Hep köşeleri döndüm yüreğimde sadece ona sakladığım sevda ile, bir gün çarpacaktım ben ona, ellerindeki kitaplar düşecekti yere, özürler dileyecek, toplayacaktık, göz göze gelecek ve bir daha ayrılmama yemini edecekti kenetlenen gözlerimiz... Meğer Türk filmlerinde olurmuş böyle şeyler, yıllar sonra anladım.
7 yaşında bir düş kurdum, akranlarım doktor, öğretmen, hakim, savcı olurken ben hep zengin oldum. Neden diye soruyorlardı bana hep, 3 kamyonum olacaktı benim, kimbilir o an öyle deyince herhalde nakliyat şirketi kuracak diye düşünürdü büyüklerim, kamyonum olacaktı evet, 1. kamyon ağzına kadar oyuncakla dolu olacaktı, 2 kamyon en yenisinden elbise, 3. kamyon ise kuş sütü eksik yiyecekle dolu. 17 yaşıma kadar böyle bir rüya kurdum kurmasına da aşkı tanıyınca aşka âşık bir ruhla aşkın elbisesini giydiremediğim siluetsiz bir ruhu da dâhil ettim ben bu düşe 1. kamyon annesiz-babasız çocuklar içindi, onları gözlerinin içine bakıp kalbimin kuş gibi çırpındığı bir sevgiliyle ne istiyorlarsa verecek, sarılacak, onların sevgisiyle büyüyecek ve bana “Baba” diyeceklerdi, gözlerinde kaybolduğum ruhuma da “Anne”... 2. kamyon açıklar içindi, hiçbir gönülü kırmadan, üzmeden, rencide etmeden, bir şekilde açıkta bırakmayacaktık aşkımla birlikte... 3. Kamyon aç kalanlarımız içindi, acılarını paylaşacaktık ve bir gece vakti kapılarına bırakıp, kimliğimizi, kim olduğumuzu belirtmeden geceye karışacak, sonra sevdiğimle sevgiyle birbirimize sarılacaktık. Hala bu düşüm yedi yaşımdaki gibi tazedir içimde. İkinci düşüme gelince hayırlı bir evlat, hayırlı bir eş, hayırlı bir baba ve ülkesine faydalı bir insan olabilmek...
Sizi en çok ne kızdırır? Ve sinirinizle baş edebilir misiniz?
Bir şeyin çok tekrarlanması, ihanet, samimiyetsizlik, sadakatsizlik, yalan... Öfke yönetimi diye bir şey var ki bu kişinin kendi elinde baş edebilirim, o zamanlarda susarım hiç konuşmam ki dilim bir gönlü zedelemesin, öfkem yaralamasın diye...
En sevdiğiniz kelime?
Aşk.
Nefret ettiğiniz kelime?
İhanet.
Ne sizi heyecanlandırır?
Menfaatsizce seven bir çift yüreğin birbirlerine aşkla bakan gözleri, bırakmamacasına kenetlenen elleriyle birbirlerine sarılarak yol alan sevenlerin mutluluk tabloları...
Heyecanınızı ne öldürür?
Ayrılığa gebe kalan mekânların içinde olan aşkın nefretvari kavgalarına şahit olmak.
En sevdiğiniz ses nedir?
Ney sesi.
Nefret ettiğiniz ses nedir?
Her sesin bir güzelliği var hiçbir şey boş değil bu dünyada...
Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Atalarımız “en kötü meslek davulculuktur onu da öğren karnında bulunsun” ( kimse üstüne alınmasın bu bir atasözü ) demiş,
Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Ruhumu yalnızlığın darağaçlarından yazmakla kurtardım kimsesizliğimin karanlıklarında... Yeteneklerim bana yetiyor. Fakat öğrenmeye açım, daha yolun en başındayım, öğrenme sevdalısıyım, hayat yeterince öğretiyor zaten...
Nerede yaşamak isterdiniz?
Yüreğimin götürdüğü yer desem çok basit kalacak belki de, kimileri diyecek ki ütopyasında yaşayan bir melankolik, melankolik tavırlar sergilemesem de şiirkolik olduğum kesin. Köyler paklar beni, memleketimin her köşesinde yaşamak isterdim biraz, tanısam tanımasam da sınırsızca sevdiğim siz aile fertlerimin bulundukları yerde bir çay içimlik sohbetlerle bile olsa yaşamak isterdim. Nasıl bir yerde yaşamak isterdiniz derseniz, sevgilinin gerçekliğinin olduğu an yerin ve mekanın önemi yoktur bana göre... Nasıl bir yerde yaşamak isterdiniz derseniz , bir dağın en zirvesinde küçük ağaçtan yapma birkaç gözlü evde, yanında şırıl şırıl akan bir dere ve gözlerinin içinde kaybolduğum ruh eşimle birlikte, onun gözlerine bakarak yaşlanabileceğim herhangi bir yer olabilir. Mekanlar sınırlayamaz beni...
En önemli kusurunuz nedir?
Herkesi kendim gibi bilmek, doyumsuzca, sınırsızca, menfaatsizce sevmek benim kusurum gibi gözükse de kusurlarımı da seviyorum ve kusur bulmak aslında o kadar zor bir şey olmasa gerek, fakat güzel bakarsanız, hepimiz kusursuzuz.
Sizce en kötü alışkanlığınız?
Sigara...
Kahramanınız kim?
Değerli önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK.
En çok kullandığınız küfür?
Allah iyiliğini versin. ( ama gülümseyerek söylerim genelde küfür yerine geçer mi bilmem, herkesin iyi olması isteklerimi belirtmemdir bu nedense, düşmanıma bile...)
Şu anki ruh haliniz nasıl?
Hücrelerime işleyen bir yalnızlığın gölgesinde kalan bir yaşamın getirdiği hüzün esintilerinde üşümekte ruhum.
Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Her şey insanlar için, acılarınızı bana verin, ben sizin içinde acıyı içerim yeter ki siz gülümseyin. Yaradılanı sev, yaradandan ötürü...
Sizce mutsuzluğun tanımı?
Sevdiklerimi kaybetmek...
Tek kelime şiir nedir?
Tutku.
Beni kırmayıp, vakit ayırdığınız için sonsuz teşekkürlerimle değerli hocam...