
|
Cumartesi, 19 Mayıs 2012 19:32 |
|
Günahı mutluluk olarak görüyoruz! Sırf bizim mutsuzluğumuzdan kaynaklansa da bu durum; mutluluk için her seferinde günahı seçiyoruz. Büyük bir panik, karmaşa içerisinde mutsuzluğun lanetli olduğunu düşünüp, günahlar işleyerek mutluluğa koşmaya çalışıyoruz.
Düşünün; mutsuzluk olmasaydı dünyada... Günahlar elbet olacaktı; çünkü dünyanın kendisi bile günah! Fakat eğer mutsuzluk olmasaydı; mutluluk bu kadar değerli olabilir miydi? Eğer hep gülseydik, bir yerden sonra ağlamayı aramaz mıydık? İnsanın doğasında vardır; hepten sıkılmak. “Yine”yi ister insan, farklı olanı ister. Yine farklı olanı, yine farklı olanı ister. Sürekli yaptığı tek şey budur; farklıyı istemek. Ve istemekten vazgeçemediği iki şeyden biridir farklı.
Güzel olan her şeyi insan mutsuzken yaratıyorken; neden mutluluğa güzel diyor? Ne demiş Aragon; “En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek.” İnsanı yaratıcılığının sınırlarına ulaşmayı zorlayan ruh haline sokan mutsuzluktan neden kaçıyoruz? Bizi içten içe yediğini nasıl söyleyebiliyoruz?
Biz, bir şeyler yaratmaktan korkuyoruz. Gülerken alıyoruz elimize kalemi, gülerken koşuyoruz laboratuarlara… Farkına varmadığımız şey ise; mutluluğun bizi bir ahmağa çevirdiği. Gözlerimize bir perde çekip, yitip giden değerli şeylerin farkına varmamamıza neden olduğu.
Anlayamadığım şey; nereden geliyor bu mutluluk ısrarı? Mutluyken çok mu verimliyiz? Mutlu olduktan sonra hiç mi derdimiz olmuyor? Hayır, mutluyken ahmağız ve bir şeyler yaratmaktan kaçarız. Verimliliğimiz en alt seviyeye düşer, çünkü bedenimiz mutluluğun verdiği rahatlamayla gevşer ve umursamazlaşır. Hayır, mutlu olduktan sonra hep derdimiz oluyor. Biz ne kadar mutlu olursak olalım, sonu her zaman mutsuzluğa ulaşıyor.
Siz mutluluğu kovalarken, mutsuzluk sizi kovalıyor. Nereye giderseniz, orada mutsuzluk oluyor. Çünkü dünya mutsuzluktan ibaret, atmosfer insanları bir buhrana sokuyor; soluk alma buhranına. Mutluluğun olduğu yerlerde dahi mutsuzluk oluyor. Mutsuzluk, insandır. Mutsuzluk, dünyadır. Mutsuzluk gördüğünüz, göremediğiniz… Mutsuzluk sizsiniz!
-feö.
|

|
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 10:15 |
|
Bir şafak vakti güneşin tüm kızıllığıyla denize düştüğü zaman gelmiştim iskeleye.
Çantamı iskelenin başına bırakmış sonuna doğru uzun bir yolculuk yapıyordum.
Her adımımda ayrı bir düşünce ayrı bir hayal vardı kafamda. İşittiğim tahtaların gıcırdamasıyla beraber.Boş gözlerle bakıyordum bu eşsiz güzelliğe.
Bulutların kızılın tonları ile şekilden şekile girmesi, denizin umudunu yitirircesine sönmeye başlaması ve güneşin sanki bir el sallama nidasıyla güle güle demesi..
.Bu kadardı sadece başka bir şey yoktu.
Eskiden aldığım o tadı o özgürlük hissini alamıyordum.
Zaten almak için yapmıyormuydum.Her gün buraya gelip iskelenin ucuna oturup güneş güle güle demeden önce 1-2 dakika bakabilmek için değil miydi herşey.
İşte o büyük andı.Her zamanki gibi iskelenin ucuna gelmiş,oturduktan sonra ayaklarımı hayattan atlarcasına sallandırmıştım.
Gündüzün geceye dönmesini izliyordum.O kadar dalmışım ki sonradan kaşık çatal sesleri ile farkına varmıştım.İskelenin iki tarafına doğru dağılan lokantaların olduğunu.
Herkes kendini nerde , ne şekilde rahat hissediyorsa o şekil davranıyordu.Herkes keyiflerini sürdüğünü zannederken asıl keyiflerinin pençesine bir sürü psikolojisi şeklinde düşmüşlerdi.
Herkes aynı şeyi yapıyor, hep birbirlerini örnek alıyordu. Ama örnek alınması gereken çok kişi vardı birbirlerinden başka.
VE BEN SADECE GÖZ KAPAKLARIMI KAPATMIŞ HENGAMEDEN UZAKLAŞMAYA ÇALIŞIYORDUM. YANİ DÜŞÜNMEYE...
|
|
Son Güncelleme: Cumartesi, 12 Mayıs 2012 14:49 |

|
Perşembe, 10 Mayıs 2012 07:29 |
|
YÜREĞİMLE HESAPLAŞMA
Hala mı seviyorsun onu? Söyle, hala mı onu görünce doluyor gözlerin? Söyle yüreğim; hiç unutmayacak mısın onu? Hiç mi çıkarmayacaksın onu aklından? Hep onu düşünüp ağlayacak mısın? Söyle yolunu kaybetmiş yüreğim; daha kaç gece onu düşünerek uyutmayacaksın beni? Daha kaç gece ter içinde sıçratacaksın yataktan beni? Daha kaç gece ateşler içinde uyandıracaksın? Daha kaç kere onu görünce uzanıp sarılmak isteyeceksin? Daha kaç gece “keşke sevmeseydim.” diyerek içimin camlarını kıracaksın? Daha kaç gece onu tanıdığın güne lanetler yağdıracaksın? Daha kaç saat dalıp gideceksin? Daha kaç aşk romanı okuyup bitireceksin? Söyle yüreğim; daha kaç kere acı çektireceksin şu yorgun gözlerime. Sanki olanların hepsi benim suçummuş gibi tarifsiz acılar çektiriyorsun bana. Sanki olanların sebebi benmişim gibi!
Ama ben elimden geleni yaptım. Sana yemin ederim yüreğim, onu kazanmak için elimden geleni yaptım. Gururumu ona bıraktım, o ezdikçe ben katlandım.
Sırf bu sıkıcı hayatımda oyalanacak bir şeyler olsun diye âşık oldum. Âşık oldum da ne oldu? Koca bir hiç! Koskoca bir hiç… Hiç bir şey olmadı. Ona beslediğim aşka karşılık vermedi. Sana hakaret etti sözleriyle. Söylediği her sözle aramızdaki mesafeyi arttırdı. O kendini çok yükseklerde, diğerlerini de en alçakta gördü. Haksız mıydı? Hayır! Sonuna kadar haklıydı. Tanrı böyle bir güzelliği benim seviyemde birine vermemiştir. Onun seviyesi tabii ki bizim çok üstümüzdedir.
Söyle ey yüreğim! Biz bu hallere düşecek miydik? Sen bir kızın ardından ağlayacak mıydın? Biz birbirimizin arkadaşı, sırdaşıydık, kader arkadaşıydık. Birbirimize acı çektirmek zorunda mıydık? Söyle ey yüreğim! Onu kazanmaya dair en ufak bir umudumuz var mıydı? Biz bunları bile bile bu yola girmedik mi? böyle bir şey bizim kitabımızda, felsefemizde yazar mıydı? Hani bu hayat denen büyücüye karşı savaşacaktık? Şimdi neden direncimizi kaybettik? Neden bir türlü o ışıklı mutluluğu yakalayamıyoruz? Neden o mutluluğu yakaladığımızda da bilerek serbest bırakıyoruz? Neden hala bir bakışı bizi bitirmeye yetiyor? Neden sesini duyduğumuzda heyecanlanıyoruz? Neden, neden ondan vazgeçemiyorsun? Söylesene; tüm yaptıklarına rağmen neden ona âşıksın hala? Neden ondan vazgeçmiyorsun?
Daha ne yapılabilir ki? Yapacak hiçbir şey yok. Ondan her “hayır!” cevabını aldığımızda bir köşeye büzülüp başkalarını izlemekten başka yapacak bir şey yok. Başımızı ellerimiz arasına alıp ağlamaktan başka yapacak bir şey yok. Beklemekten başka işimiz yok. Gelmeyeceğini bile bile beklemekten…
Yunus ÖKLAV
|

|
Pazartesi, 07 Mayıs 2012 18:31 |
|
NEYİNİZ VAR HANIMEFENDİ?
Bu anlatılan tümüyle yaşanmış ve şahid olduğum karşılıklı diyaog, yakın zamanda Dicle Üniversitesi'nde tedavi amaçlı giderken, bir kenarda oturduğumda cereyan etmiştir. Dinleme bahtiyarlığına eriştiğim hasta ve doktor arasındaki diyalogu aynen sunuyorum:
Doktor:- Neyiniz var Hanımefendi?
Hasta Kadın: - Hiç sormayın doktor bey! Ayrıca sorduğunuz için de teşekkür ederim. Her doktor hastası ile böyle ilgili de değil hani!
Geçenlerde eltimlere gitmiştik!
Çok güzel bir ziyafet hazırlamıştı. Çoluk çocuk uzun süredir görüşememiştik. Beraber gidelim dedik amcanıza.
Çocuklar da bir neşe bir neşe içindeydiler ki sormayın.
Zamanında gitmek için erken kalktım. Çocukları güzelce banyo yaptım. Misafirliğe gidiyoruz ya ayıp olmasın diye.
Çocuklar misafirlikte kokarsa sonra demezler mi bu ne biçim karidir!
Çocuklarının temizliğini bile yapamıyor! Banyodan sonra bir güzel giydirdim, güzel kolonyalar ve lavanta bile sürdüm.
Olur ya doktor bey, çocuktur koşar terler sonra kokar!
Eşime de erkenden haber verdim, işten gelir gelmez sen de kardeşine gel, biz de oraya gidiyoruz.
Sakın gelirken yemek yemeyesin, Çünkü kardeşin bizi yemeğe davet etmiş. Ayrıca orda yemek yemezsek demezler mi bunlar bir lokma yemeğimizi yemeye tenezzül etmediler!
Ancak yine de çocuklarıma güzel bir kahvaltı yaptırdım ki oraya gider gitmez hemen sofraya saldırmasınlar.
Çocuklar sofraya hemen saldırdılar mı demezler mi bunlar hayatlarında hiç yememişler mi?
Çocukları bir baştan tembihledim, sakın biz oturmadan siz sofraya oturmayın diye!
O gün neşe içinde bir araya gelip çok mutlu bir gün geçirmiştik.
Bizi o kadar güzel ağırladılar ki biz de onlara karşılık aynı şekilde ağırlamayı kararlaştırdık. Bunun için kocam tam iki gün önceden alışveriş yaptı.
Gereken hazırlığa ben de tam bir gün önceden başlattım. Ki onları da ben sevindireyim.
Onların çoluk çocuğunun hepsini çağırdım, kim varsa yoksa muhakkak gelin dedim.
Onların da nüfusu çok, iki üç kazan yemek yaptık. Sonra gelip bizden aç ayrılmasınlar. Kaldı ki misafir önce gözü doyacak ki karnı daha rahat doysun! Ben de onlara öyle bir sofra donattım ki önce gözlerini doyurdum! Bir teşekkür ettiler ki anlatamam!
Kendi hanımımın yaptığı yemekten bile daha güzel olmuş dedi, beyimin kardeşi.
Tam o zaman beyim bu güzel sözlerden dolayı öyle gururlandı ki anlatamam.
Kendisini bu dünyanın hâkimi sultan Süleyman zannetti. Demek ki kendisine öyle bir yücelik payesi vermişim ki kendisinde bu gururun haklı ruhunu buldu.
Tabi iş sadece yemekle bitmiyor!
Kendi elimle açtığım tatlı ve kurabiyeleri de uzun bir sohbetten sonra önlerine serince öncelikle kocamın keyfine diyecek yoktu!
Beyimin kardeşi de habire ne iyi yengem varmış deyip hizmetlerimi takdir ediyordu.
Tabi ki o böyle söyledikçe kocamın haklı gururu bir kat daha artıyordu.
Aslında bunlar insani görevlerimiz, değil mi doktor bey?
Sonra onları sadece kuru fasulye ve pilavla göndersem elalem ne der?
Misafirlerin geldi onlara doğru dürüst bir sofra kuramadın diye!
Keşke doktor bey sizde orda olsaydınız da bu yemek ikramlarımızdan tatsaydınız, Eminim ki siz de çok sevecektiniz yemeklerimizi ve yemek hizmetlerimizi!
Neyse dedim ya bunlar önemsiz şeyler! Altı üstü bir yemek aslında. Ancak misafirlerime bulaşıklarımı hiç yıkattırmadım. Madem gelmişler başım gözüm üstüne!
Bari dinlenerek gitsinler ki bu keyfi tamama erdirsinler.
Onlar gittikten sonra ben tam iki saat bulaşıklarımı yıkadım, kuruladım ve raflardaki eski yerlerine yerleştirdim.
O akşam geç saatlerde başımı yastığa koyduğumda çok mutlu ve huzurluydum.
Doktor:- Hanımefendi sizin hastalığınızın ne olduğunu sormuştum! Yani ne hastalığınız var, onu sordum!
Hasta Kadın: -Haaaa! Onu mu sordunuz doktor bey! Sernive kevçıka dıle min deşi!
Kısa Açıklama:
1-Doktor'un ne cevap verdiğini siz de tahmin edersiniz de kadının en son verdiği cevabın tercümesi yakın anlamına göre şu şekildedir:
Serniv: Yarısı
Kevçık: Göğüs ortası
Dilemin:Kalbimin
Déşi: Ağrıyor
Cümlenin, hastalığın tercümesi:
"Göğsümün sağ tarafında kalbimin olduğu kısım.ağrıyor"
2-Malum, kadın yorgunluktan dolayı muhtemelen çok yemek yediği için kalbinde bir sıkışma olmuş. Ya evdekiler?..
3- Ben muhabbetin bu tür koyu olanını, dinlememiştim. Gülmemek için kendimi, can havliyle dışarı atarken, Doktor'a içimden sabır diledim. Doktorluk, sadece reçete yazmak ve ameliyat etmek değilmiş. Bir de işin içinde bu tarz hastaları dinlemek varmış...
|
|
Son Güncelleme: Pazartesi, 07 Mayıs 2012 19:08 |

|
Cuma, 04 Mayıs 2012 12:42 |
|
Sevgiden yoksun büyümüştü. Hiç sevilmemişti zaten. Daha doğduğu an “kışt” demişti annesi ona. “çık içimden.”
Her günü ıstırapla geçmişti. İki aylıkken sütten kesilmiş, üstelik “bir böbreği eksik.” denmişti. Her diyaliz makinesinden biraz kan geçirmişti. 4 yaşına geldiğinde başka bir böbrek verilmişti öbürünün yanına. Onda da sorun vardı: “böbrek içine büyük gelmişti.”
Okula başladığı ilk gün annesini istememişti. Çünkü annesi onu bırakıp gitmişti. Daha ikinci gün annesini görmüştü öğretmeninin gözlerinde. Koşup sarılmıştı tek bacağına öğretmeninin. Ve o an öğretmeninde ilk tokadı yemişti: “çekil oradan. Namussuz sapık.”
İlk defa yedinci sınıfta katıldığı bir yarışmada birinci olmuştu. Ödünü okul müdüründen almıştı. Bütün okul onu alkışlarken o “öğretmenine-annesine- bakamamıştı.”
Liseye başlarken henüz sakalları terlememişti. Üvey annesinin “yanlışlıkla” dıştan yamaladığı pantolonundan utanmış, bütün sınıf ona gülerken o “en arka sıraya oturmuştu.”
Pantolonunun yamasını söküp içten yamaladığı gün eline bir kâğıt vermiştiler. Kâğıt beşe katlanmıştı ve üstüne sigara “dağlanmıştı.”
Kâğıdı açıp okumuştu küçük bir çocuğun hevesiyle. Okulun en kaşar ve en güzel kızı ilan-ı aşk etmişti ona. Sevgilisinin elinden tutup koridorda yürürken pantolonu “içten yamalıydı.”
Daha ilişkisinin üçüncü günü sevgilisinin dudaklarında eriyip meme uçlarına üflerken kız bağırmıştı:”üflemeyeceksin aptal!”
Üniversiteye başlarken bir hayal kurmuştu. Evlenecekti güzel ama namuslu bir kadınla.
Üniversiteyi bitirip eve giderken sevincinden yerin dibine girmişti:”doktor olmuştu.”
Şimdi deniz kenarında oturmuş sahili izliyordu. Pantolonunun paçaları katlıydı ve kravatı cebinden sarkıyordu. Güneş batıyordu ve rengârenk ışıklar birbiriyle sevişiyordu. Kalktı ve suya doğru ilerledi. Güneşe gülümsedi ve “üfledi.”
|
|
Son Güncelleme: Cuma, 04 Mayıs 2012 15:05 |

|
Cumartesi, 28 Nisan 2012 09:23 |
|
İnsanın alameti farikası düşünmektir, der bilgeler ve filozoflar ve hâkimler…
Elhak öyledir, öyle olmalıdır.
Rabbul Âlemin yüce kitabında sürekli âdemoğlu ve ademkızlarına “düşünmez misiniz” diye ikazda bulunmaktadır, aklınızın kullanın diye emretmektedir.
Düşünmek insanın kendisi dışındaki âlemlerle dilsel bir iletişime geçmesi demektir.
İletişime geçtiği âlemlerle kavramsal bir bağlantı kurması demektir.
Başkalarının kullandığı ve kendisini onunla ifade ettiği kavramların bilgisine vakıf olması gerekmektedir.
Özel anlamda ise düşünce ekollerinin ve felsefi sistemlerin varlığa, hayata ve değerlere ait tespit ve yönelimlerinin bilgisine kavramak durumundadır.
Günlük yaşamdaki konuşmalara bir düşünce midir?
Düşünceyi diğer iletişim biçimlerinden ayıran temel özellik nedir?
İslam âlemlerinin okuma konusunda verdikleri mücadeleler ve yaptıkları fedakârlıklar oldukça etkileyicidir.
Derler ki Endülüs Müslümanları kendi içlerindeki okuma yazma bilmeyen son insan rahmetlik olduğunda onu şenlik havası içinde defnetmişler.
Yani okuma yazma bilmeyen insanlarının kalmaması onlar için bayram edilecek bir şey olarak görülmüştür.
Kitle iletişim araçlarının günlük hayatımıza hükmettiği bu günlerde okumanın kaderi de değişmiştir.
İnsanlar, yeni genç nesil artık sistematik okumadan çok sloganik ve dışlayıcı pasajlarla paslaşmayı esas hale getirmişler.
Bir kavramın arka plan bilgisi neredeyse ortadan kalkmıştır.
Derin okumalar oldukça kısıtlanmıştır.
Okuma ortamı açısından örneklik teşkil edecek yeni aile ortamlarını üretmek oldukça güçleşmiştir.
Bütün odalarımız ya bilgisayarla ya da televizyonlu hale gelmiştir.
Göz, akla hükmeder hale gelmiştir.
Artık insanlar akıl gözüyle değil kafa gözüyle olayları takip eder hale gelmiştir.
Biz de edebiyatdostlari.com olarak birlikte okuma kampanyası mı düzenleyelim acaba!?
BİZBİZE okuruz.
Varsa tavsiyesi olanlar kitap önersinler ortak bir kitabı belirleyip üç gün içinde okuyalım…
Biraz da beraber düşünelim, olmaz mı?
Düşünmeye değer bence…..
Cevaplarınızı lütfederseniz çok bahtiyar oluruz, efendim…..
Muhabbetle kalınız, muhabbette kalınız…
|

|
Salı, 24 Nisan 2012 16:00 |
|
Bu milletin özbilincine İslam’ın sindiğini gösteren binlerce delil ve edebi değer vardır. Edebiyatın kelime kökeni bile edepten gelirmiş. Bizim edebiyatımızı bize ayna tutar ancak bütün insanlığa hitap eder. Mevlana’ların, Yunusların ve Nasrettin Hoca’nın hikâye ve mesellerine biz hemencecik gülebilir veya derin sonuçlar çıkarabiliriz ancak sadece derin anlamları çıkarmak evrensel düşünmekle mümkün olur.
İslam dini edep ve insanlıkla özdeş bir değerdir Müslümanlarda.
Komşunun dinine bakılmaksızın aç olup olmaması Müslümanın temel insani problemidir.
Rabbul Âlemin Maun süresinde “dini yalanlayanı gördün mü?” diye soruyor ve ekliyor onlar, yani “dini yalanlayanlar yetimi kakıştıran ve yoksulu doyurmaya yaklaşmayanlardır.”
Bu hitap Müslümanlaradır.
Namaz kılıp gösteriş yapanlar da kendisine yazık olacaklar listesinin başında gelir.
Çünkü Allah’ın dini dosdoğru dindir ve onu temsil makamında olanlar da dosdoğru olmak zorundalar.
Bunun için milletimiz yalanla dini, fuhuş işlemekle dini hiçbir zaman bir arada düşünemezler.
Kötüsü varsa iyisi yoktur.
İyisi varsa kötüsü orada barınamaz.
Dinsiz, halk kültüründe zülüm eden ve hak yiyen insanla özdeştir.
Eğer zülüm ediyorsan bilesin ki dindarlığın bizim inandığımız dinin dindarlığı değildir.
Zülüm ettin ise bilesin ki din sana adaletle muamele etmeyi emredecektir.
Çünkü Allah mutlak adildir.
Seni zulümden caydırmak istiyorsan hakka uyacaksın yoksa ancak senin gibi kötü birisi karşına çıkar da yaptıklarının aynısını sana yaparsa o zaman yaptığını belki kısmen anlarsın.
Seni, sana ayna olacak birisi ancak hizaya getirebilir.
Dinsizin hakkında imansız gelir.
İmansız dinsiz değil midir?
Dinsiz imansız değil midir?
Bu müşkülü çözmeyi de bize bırakmış atalarımız.
Büyük Pir İbrahim Hakkı Hazretleri ne güzel söylemiş:
Hak şerleri hayr eyler/Zannetme ki gayr eyler
Ârif anı seyreyler/Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
…
Hiç kimseye hor bakma/İncitme gönül yakma
Sen nefsine yan çikma/Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
|
|
Son Güncelleme: Salı, 24 Nisan 2012 18:02 |

|
Salı, 24 Nisan 2012 12:47 |
|
Herkes diye başlarmışım hemen önce, ne de olsa alışığız genellemeye herşey,herkes,hepsi,tümü...
Birileri kuşları incitir.Alır ellerinden özgürlüklerini ve kafesler ardına kilitli bırakırmış.Seher vakti ötemezmiş bülbüller... Yani odur ki; Beni bir rahassız eden,Bin demiyorum ''''bir'''' kimbilir belki o da genellemesidir sayıların.
Ha! dermişim.Benim güzeller güzeli inci taneme laf ederlerniş.
Yok daha neler neler. Kuşun kuşu yok ettiği görülmüşmüdür.Hayır! hem de hiç! Öyle bir denge işliyor ki doğada hiçbir tür başka bir türü yok etmez.Sadece ihtiyacı oranında faydalanır.Örneğin bir aslan sadece acıktığı zaman avlanır. Karnı doyunca da kalkarmış.Ceylandan geriye kalanları ise akbabalar,yılanlar,çıyanlar bitiriverir. Hiçbirşey ziyan olmaz ve aslan yarın ne yiyeceğim diyede düşünmezmiş...
Doğa;Evrende işleyen aklın muhteşem bir yansımasıdır. Ne gökte ne yerde ''''O'''' heryerdedir. Açan bir gülde,akan şelalede,seher vakti gün batımındadır... Hiçbir yere sığmaz. Mekanla zamanla da açıklanamaz.Bu muazzam aklın bir parçasıda insandır.Adem(Adam)''den geldik yeryüzüne.. Adem(Adam) kelimesinin kökü ibraniceden gelmektedir. Anlamı: herşeyi gören,yaratanı keşfeden,düşünen... anlamlarına gelmektedir. Yani odur ki; Adem''den öncede 2 ayaklı iki kollu varlıklar vardı fakat düşünemiyorlardı.Adem düşündü ve evrendeki muazzam aklı keşfetti onunla bütünleşti. Adem öldükten sonra geride kalanlar ona ilk insan dediler.İlk düşünen keşfeden dediler.Günümüze kadarda bu şekilde devam etti.Adam olmak deyimi de ordan gelmektedir.(Aden gibi olabilmek,yaratanla bütünleşmek) Şimdi sorarsınız adam mısın diye? Değilim derim. Nerde... bizde o yürek,o cesaret, Ogom izin vermiyor ki..Herşeyi bencil arzularıyla istiyor sadece birer alma arzusu olarak kalıyor.Karşısında ihsan etmeye dair hiçbirşey yok.Hem nasıl olabilir ki kenidisi birer alma arzusu, programı o çünkü..Yaratan onun haz duymasını istiyor tüm nimetlerden faydalansın istiyor.Peki o zaman nasıl alma arzumuzu verme(ihsan etme) arzusuna dönüştüreşeceğiz? Egomuz buna izin verir mi? Tabiki vermez ve kendimizle bir iç savaşa gireriz.Yaşamın anlamı nedir?Ben kimim diye sorarız.Eğer cesaretimiz olursa yaratanı yeryüzünde ifşa ederiz. Yok eğer korkarsak hemen sığınacak barikatlar var...Allah*ın rahmetinden yağmurdan kaçılır mı? Hoca Nasrettin gibi rahmeti ezmemek için koşuyorum dermişiz... Ne de güzel anlatmış bilgelerimiz fıkralarında,şiirlerinde,mesnevisinde...
Bir de sürekli bahsedilen ev sahibi komşu hikayesi vardır: Bir gün bir arkadaş çok sevdiği diğer bir arkadaşını evine davet eder. Arkadaşı daveti kabul edip eve gelir. İçeri girdiğinde bir de ne görsün;en sevdiği yemekler,tatlılar dizilivermiş sofraya.Karnı da aç hem olmasa da yermiş. Arkadaşı sofraya davet ettiğinde misafir:teşekkür ederim dostum ama ben aç değilim yanıtını verir.Nedeni misafirin utanmasından dolayı arkadaşına karşı kendini mahçup etti.Alma arzusundan utandı.Karşılığında birşey vermeden almaktan utandı.Bu bir farkındalıktır.Hissiyattır. Bunun üzerine evsahibi arkadaşına --Bu sofrayı senin için hazırladım.Yemen beni mutlu edecektir der..misafir bir anda seni kırmamak içinde olsa yerim diyerekten sofraya oturmuştur.Doyasıya yemişler.Yani söyleyeceğim odur ki; Misafir birer alma arzusuyken verme ihsan etme konumuna gelmiştir. yemeği yerken ki niyeti arkadaşını mutlu etmekti...Eylem aynı eylem fakat niyetler farklı.. İşte görüyorsunuz dostlar ne de güzel herşeyi özetlemiş bilgelerimiz..Eğer anlamını çözmemiş olursak bize birer hikaye,efsane gibi gelirler...
İşte yaratanla insanda, evsahibi misafir gibidir.Demek ki şarabın tadınada bakmak gerekir. Acı sarmısağı yiyipte bal kavunları yememek olur mu?
Fakat niyetimizdir önemli olan, Eylemlerimizden önce düşüncelerimiz gelir.Demek ki Muhammed''de biliyordu sırrını; kalp kıran bizden değildir demiştir..Eğer bir insandan nefret edip onu öldürmek istiyorsak düşüncenin eylemden bir farkının olmadığını görürüz. Tam tersi Darfur''da açlıktan ölen insanlar için duyduğumuz acı da aynı şekildedir..
İsa da demişti: Düşüncelerinizden de sorumlusunuz...
peki ya tüm bunlar zihnimizde birer oyunken ve bu oyunun parçaları da bizlersek neden puzzle''i tamamlamıyoruz.Doğa gibi ölçülü olamıyoruz. Dengeyi koruyamıyoruz? Çünkü egomuz hep daha fazlasını istiyor. Hiç doymak bilmez.İktidar,şehvet,güç istenci kemiriverir ruhumuzdan sonra da bir taşa dönüştürür.Öldükten sonrada heykel olur dikiler meydanlara..Bu nu başaranlar muazzam bir egoya sahip öldükten sonra bile anılmak sevilmek,övünülmek isterler..Şaşıyorum doğrusu..
Hani demiştik ya! yazının başında herşeyi genellediğimizi ve yine diyorum herşey,herkes,hepsi,tümü...
genellememek mi? cesaret ister.Herşeyden önemlisi Adam olmayı gerektirir.Dedim ya henüz Adam olamadım...
Şeyh bir gün demiş fahişeye
Ey utanmaz kadın!
Hergün sarhoş olur
onun bunun kucağındasın.
Öyledir demiş fahişe
ben böyleyim...
Ya SEN!!!
Şu göründüğün adam mısın...(Ömer Hayyam) |
|
Son Güncelleme: Salı, 24 Nisan 2012 17:15 |

|
Pazartesi, 23 Nisan 2012 23:29 |
|
Bazen kendimi alamaz düşünürüm. Neden? diye sormak gelir içimden.. Tüm bu karmaşadan nasılda kurtulabilir insan... Eskiden limanlar vardı sığınacak; sevginin,özlemin,kucaklaşmanın olduğu tiren garları Haydarpaşa-ankara hatları ve sadakat tirenleri vardı Hasankeyf''e giden.. Umuda giden yolculuklardı her biri birdaha görüşememenin verdiği hasret uzaktan el sallamalar...
Şimdi bakıyorumda herşey ne de çabuk değişivermiş. Orhan Veli''nin İstanbul''u dinliyorum''u,Cahit sıtkı''nın 35 yaş sığınakları vardı. Peki bizim neyimiz var? Ne kaldı geriye sadece duyarsızlıktan başka.. Mevlana''nın hoşgörüsü,Nazım''ın umudu,Yunus''un sevgisi vardı yüreklerde..Peki ya şimdi neyi taşıyor yürekler?
Alacakaranlık kuşağında nostaljiye sığınmak ne kadar gerçekçi olurdu bilmiyorum. Egoizmin tavan yaptığı bir dönemde sevgiden kardeşlikten bahseden kim?
Rahibe maria teresa''ya ihtiyaç duyulan bir dönemde. Terasa-savaş varsa yokum. Barış varsa gelirim demiştir. Ne de büyük bir anlam yoğunluğundan bahsediyor anlayan için..
Kin ve nefret söylemlerinin savaş çığırtkanlığının arttığı bir dönemde ne çok ihtiyaç duyulurdu barış sözcüğüne..
Bir şeye ''''hayır'''' demekle o şeyi uzaklaştırmış olmayız. Aksine evrene daha büyük bir manyetik enerji yollamış oluruz. Eğer savaş karşıtıysanız! savaştan değil barıştan söz etmek durumundayız.Evrende işleyen çekim yasası neyi düşünürsek onu kendimize çekmemizi sağlar. Yine bilimsel olarak ispatlanmıştır ki; olumlu düşünce olumsuz düşünceden yüz kat daha güçlüymüş..
O halde neden hala sorunların olumsuzlukların üzerine takılıp kalıverir insan...
Bakıyorum da kendilerine sanatçı,yazar diyen sözde aydın kesimine! Ne de çabuk kuşanıveriyorlar zırhlarını, Antik Roma da ki Glatyatör savaşları geliyor aklıma; her ne pahasına olursa olsun Arenada savaşan kişiler kılıçlarını kuşanıp ölümden korkmadan vahşice birbirlerini boğazlıyorlar. Savaşı kaybeden kişi düşmanına kendisini öldürmesi için yalvarırmış çünkü bu bir onur meselesiymiş bir daha yaşayamazmış kaybettiğinden dolayı ve tüm bu olanları keyifle izlemek için bir araya gelmiş yığınlar...
Ne de çabuk unutuvermişiz. Görüyoruz ki medya da yükselen Faşizan söylemler Cengiz''in savaş çanlarından hiçbir farkının olmadığını..Buna kürek sallayanlarsa barbar ordularını temsil eden kana susamış zebaniler...
Öğüt vermek gibi olmasın ama kanaatimce; Bir aydın sevgi, barış ve kardeşlikten söz etmeli.. Vatan millet Sakarya,Ne mutlu Türküm diyene,Bir Türk dünyaya bedel nidalarıyla değil...
Birşeylerin farkına ne zaman varacağız bilemiyorum. Kılıç kemiğe dayandıktan sonra mı? Şunu da unutmayalım ki; Savaşlar asla halkların yararına değildir. Bir Türkün Kürtle, arapla,farsla,yahudiyle,ingilizle bir sorunu olamaz. Ne gibi sorunu olabilir ki zaten binlerce kilometre uzaktaki Amerika halkıyla...Sorun zihinlerimizde, sorun siyasi iktidarların büyük şirketlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda.. Buna daha ne kadar göz yumacağız bilemiyorum. İktidar savaşlarında aralarında hiçbir husumet bulamayan halkları kışkırtarak birbirlerine kin ve nefreti arttırırlar. İşte bunun adı Faşizmdir.Barbarlıktır. Kızgın bir Arenadaki boğanın durumuyla aynıdır. Ne zaman kendimize geleceğiz...
Bilimin katettiği tutarsızlıkta da bunun bir neticesi oluveriyor. Evreni herşeyi katı birer nesne olarak görüverdi insanlık Newton fiziğiyle.. Bundan yola çıkan Darwin güçlü olanın zayıfı ezdiği bir doğa anlayışından bahsetti. Tüm bunların neticesinde Adolf Hitler çıkıverdi sahneye; En üstün ırk,en büyük ulus ve zayıf olanların doğadan elenmesi gerektiğine karar verdi... Herşey ne kadar da zavallıca ilerleyivermiş. Birbirinden bağımsızmış gibi görünebilir değil aksine şuan ki yaşam tarzımızdır Newton fiziği, herşeyi katı birer nesne olarak görmek,güçlünün zayıfı ezdiği,katı,düz, determinist yaklaşımlar, yok etme psikolojisi...
Bütün bunların neticesi milyonlarca insanın hayatına mâl olurken, milyonlarcasının sömürü altında yaşamasına neden oldu. Acı çektikten sonra mı birşeyleri farkederiz bilmem ama atomu parçalayan bilim adamları daha önce görmedikleri müthiş birşeyle karşılaşırlar. atom altı parçacıklarında kuarkların içerisinde muazzam bir ahengle karşılaşırlar. Bir elektron aynı anda iki farklı yerde görülebilir. gözden kaybolup binlerce parçaya bölünüp sonra tekrar bir bütün olduklarını gözlemlediler. Bilim dünyası adeta şoka uğramıştı.Kesin,katı kuralların burada işe yaramadığını keşfettiler ve sadece olasılıklar üzerinden yaklaşabildiler duruma..
Günümüzde kullandığımız cep telefonları,bilgisayarlar,chipler, Nano teknoloji Kuantum fiziğinin neticesinde ortaya çıkmıştır.
Yani demek istediğim odur ki: Evren de herşey çeşitliliğiyle mevcuttur. Sadece papatyalar olamaz. Güller,laleler,karanfiller,menekşeler herşey farklılığıyla güzeldir. Halklar,diller,kültürler gibi...
Bunları baskı altına altına almak,asimile etmek,yok etmek evrenin işleyişine ters bir akıl. Darwin''in teorisine, Newton fiziğine yada Hitler''in faşizminden aykırı bir şey değil...
Malum ülkemizde halende devam eden bir Kürt sorunu mevcut.. İşte zihniyetimiz bu denli daracık. Sorun değil gerçeklik olarak değiştirmemiz lazım.Hala sınırlardan devletten bahsediliyor. Neyin tedirginliği yaşanıyor hala anlam vermiş değilim. Ana dilde eğitim görmek suç mu? kendi kültürünü Newroz''unu kutlamak suç mu?... Daha neyin hesabıdır anlamış değilim. Avrupa da eşcinseller demokratik haklarını kullanaraktan sorunsuz gösteri yapabiliyor. Barıştan demokrasiden bahseden Kürt halkı coplanıyor gaz bombalarına tabii tutuluyor.İktidarların medya üzerindeki gücü gazetelerde haberlerde; terör yandaşları yine iş başındaydı diye aşağılanıyor. Herhalde yani gaz bombası atılırsa taşla karşılık verilir. Değil Kürt meselesi; insanılık ve demokrasi meselesidir bu.. Sendikalar yürüyüş yaparken aynı durumlar yaşanıyor. üniversite öğrencileri protesto ederken coplanıp yerlerde sürünüyor. Bunun neresi demokrasi neresi insanlık...
Sonra da medya çıkıp: güvenlik güçleri gerekeni yapmıştır diye utanmadan konuşuyorlar.
Değil sadece Türkiye''de tüm dünyada yaşanan sorunlar. Halklar ne zaman uyanıpta kendilerine gelebilecekler merak ediyorum doğrusu.. İktidar savaşlarının yaşandığı bir dünyada önümüze konulan sandıklardan birine oy vermemiz isteniyor. Menünün dışına da çıkamıyor insan.. Halkın elindeki tek şey iktidarlara zarf atmaktır. Onun dışında halkın yönetimde hiçbir yetkisi yoktur. Herşeyi çok zarf yiyen adamlar çıkarırlar.Hayatımızda ki tüm kararları onlar verirler.Sonrada bu düzene Demokrasi derler. Yazıklar olsun İktidar,şehvet, güç isteminize..Ne Firavunlar Nemrutlar geldi geçti. İktidar hırsınız bir gün boğuverir yakanızdan kız kulesinde olmanız da fayda etmez artık...
Hayam''da anlamış olsa gerek döktürmüş rubaiyi:
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!
----
Düşünce göklerinin baş konağı sevgidir sevgi;
Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi;
Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar,
Bilin ki tüm varlığın baş kaynağı sevgidir sevgi.
---
En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.
---
Bir gün yıkılır saltanatın, yapma güzel;
Fırsat sana el vermiş iken, ver bize el.
Bir ülkeye benzer bu güzellik, sonu yok,
Bir gün çıkar elden; hadi, lutfetmeye gel!... ;)
|

|
Cumartesi, 14 Nisan 2012 19:30 |
|
EY CAN-29
“Yalan söyleyen bizden değildir.”
Ey Can!.., Biz daima demekteyiz, “O’ndan geldik, O’na döneceğiz.” Hepimiz, görülecek hesabımızın olduğunu bilmektedir, kimisi kabul etmese bile. Belki yaşlanınca, ihtiyarlıkla hayat merdiveninin son basamaklarında yaptıklarından dolayı peşîman olanlar, insan olduğumuzu idrak edip, yaptıkları günahlardan af dileyeceklerdir. Lakin kul hakkını, ancak kulun kendisi affeder ki bu sıkıntıları bana çektirenlerden yana hakkımı hiçbir zaman helal etmeyeceğimi ifade etmek isterim.
Ey Can!.. Dünyada girdaplara kendi benliğini kaptıranların içinde bulundukları zavallılığı görmez misin?
Ey Can!.. On yaşındaki çocukluk, on beş yaşındaki gençlik dışında elli-altmış senelik ömürlerini hayırla anılacak işlerle süslemeyenlerin defterlerinde ne yazılı olacak? Onlar, bunu kabul etmese bile dünyada bıraktıkları isimleri bilindikçe hayırla mı anılacak? Kim ister ismi anıldığında beddua ile hatırlanmayı?
Ey Can!.. Nice isim vardır ki adını işiten, yüzünü buruşturur, dudağından dökülen kelimelerde hayra dair bir alamet izi görülmez.
Ey Can!... Elli yıla bir şey sığdırmayan kalemim, bugünden sonra ne yazarsa geçmişteki vebalinden kurulma adına, sadece süslü kelimelerle kandırdığı gönlünü teskin etmekten başka bir işle meşgul değil.
Bilmekteyim, insanlığın çektiği sıkıntıları ve anlamaktayım seni. Gel gör ki kim bizi anlayacak? O denli yabancılaştığımızı özümüzü kendimiz bile sahiplenmemekte iken, bir başkası bize bizi anlatır olunca, ne denli bir yabancılaşma içinde olduğumuzu görmekteyiz, aşikâr.
Ey Can!.. Eza içinde olan ruhuma, yazdığın satırları okurken, sekerât anında ruhunu hafifleştiren Yâ-Sîn misali bir rahatlık içinde oldum, emin ol. O sözlerin de zikrettiğim ayetlerden olduğunu öğrendim, nihayet.
Ey Can!... Anlaşılan bir ölüyüm, bedenen yaşayan. Hangi ölü, yaşamın devam etmediğini anlamaz? Ben, işte o bildiğin ölü-mevtâ gibiyim. Yaşamış olsaydım, böyle yazılara sığınarak, kendi dünyamı anlatmazdım. Yaşasaydım, bir başkasına numune olurdu, hayatım. Kendimi kandırmaktan, seni hayatının bir güne teşmîl olan saatlerini heba etmekten dolayı mustaribim. Hakkını helal etmeni dilerim.
Ey Can!.. Zavallılaştık, bilir misin? Derya içinde deryadan habersiz mahlûkat misali, kendimizi kaybettik, kaybettirenlerle beraber, elimizden geleni yaptık. Bundan mutluluk duyduk, kuşkusuz. Kendi kendimizin katline ferman çıkartan biz, sonradan neyin ne olduğunu anladık. Giden gitti, elimizde kalanla avunmak istedik, ona da izin çıkmadı, ölümsüz olduklarını sananlar nezdinde.
Ey Can!.. Unutma ki her canlının ölümlü olduğu şu dünyada, biz de göçme zamanımızı bekler, dururuz; can kafesten uçan kuş gibi, teni terk eyleyince ölüm gerçekleşir, dünya gözüyle.
Ey Can!.. Bizim için hayat yeniden başlayacaktır, yaşananların rüya olduğu anlaşılacaktır, elli-altmış-yetmiş senelik dünya ömründe yapılanlar önümüze serilecektir, herkes ektiğini biçecektir dünya tarlasında.
Ey Can!.. Senin ihtarına kulak kabartan nefsimin peşîmanlığıdır, bunu bana yazdırtan. Ne derecede mutlu olduğumu bilemezsin… Ben, senin doğrultunda yaşamayı istemekteyim, dünyada bir elime ayı, bir elime güneşi verseler de değişmem, sunulanı bir çift tatlı sözüne.
Ey Can!... Muhabbet eksik olmasın, dilinden ve selamların en güzel olanı ile veda ediyorum, tekrar mektuplaşmak üzere helallik dilerim..
|
|
|