
|
Salih Erkan ÖZÇELİKBAŞ tarafından yazıldı.
|
|
Salı, 15 Mayıs 2012 17:23 |
|
Gittin...
Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin. "Ne olur öyle bakma bana" dedin en son...
Daha birkaç dakika önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin... Dolmuştu zamanın.
Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen "sen"den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen "sensizliğe" tersyüz ederek gittin.
İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce "an"ı "anı"ya dönüştürerek...
Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları...
Gittin...
İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin, "sizin" di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin...
O eski ev... Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev...
Şaşardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anılardan birin seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ayinle ilgili gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan...
Elin çaya uzanırdı.
Tenim dudaklarını özlerdi.
Bir sözüm şiirin olurdu. Demlenirdik.
Gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin... Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu.
Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuna, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.
İşte böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocuğunun... İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim.
Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak, seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen her şeyi, şu yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek.
Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için...
Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken "gitme" diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak, işe gitmemekti seni sevmek...
Sana kahvaltı hazırlamaktı. Senle hazırladığım sofraya iştahla oturup "sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben? Senden daha iyisini mi bulacağım"diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmaktı. İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi işlenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeytinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı. Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete şaşırmaktı seni sevmek...
Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmaktı. Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü", yani o merak ettiğin yüzümü, gözlerine taşımaktı. Buluştuğumuz cafe de, ayların günlerin telaşı ve suskunluğuyla anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gidiliğini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini ele veren heyecanına inanmaktı...
Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı'nın bu aşk için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı.
Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Onyedi yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı. Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak ve tatlı şarabını yudum yudum içer gibi...
Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle... Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı...
Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu'nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybolmuş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izini sürmekti.
Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbirşey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum. Şaşırırdım.
Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek. Sevmek o yitirdiğin aşk şarkısı adına sana umut vermekti.
Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı. Koparmamaktı kanatlarını. Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, başka sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti.
Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı. Çocuksu bir saflıkla tek vazgeçemeyeceğinin ben olduğuma kendimi inandırarak, hayatına boyun eğmekti.
Seni sevmek, bir babayı, bir can yoldaşını hayatının sonuna kadar yanında olduğunu bildiğin güvenilir bir dostu, ilgiye ve şefkate doymayan çaresiz bir küçük çocuğu, ama en çok da tutkulu, kıskanç ve yüreği sonsuz maviliklere akan bir deli aşığı sevmek gibiydi.
Bir gün ansızın, telefonda duyduğun bir sese, ya da yeni tanıştığın bir kadına aşık olduğunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasıl kıskandığımı görmek isteyen abartılı bir heyecanla söylediğinde, telaşa kapılmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduğuna ve asla benden vazgeçemeyeceğine inanmaktı... Yine de içimdeki o kaçınılmaz endişe ister istemez sarardı yüzümü... Sesim soluğum kesilirdi birden... İşte öyle anlarda beni sımsıkı sarıp, tutkulu bir sevişmenin ilk öpücüklerini dudağıma kondururken "Sen küçücük bir kızsın, biliyor musun" diyen şefkatli sesini severdim en çok. Ve aslında ben dâhil, hiç kimseye âşık olamayacağını düşünür hüzünlenirdim.
Rüyalarımın gül kokusu.
Sonra bir gün aşka açıldı yüreğinin sürgüleri
Sonra bir gün şiirlerin başka bir aşkın kokusuna büründü.
Yıkıldı tabuların... Kırıldı zincirlerin... Uzağıma düştün.
Bu defa farklıydı, hissetmiştim. Yalnız bedenini değil, ruhunu da paylaşmaya başlamıştın bir başka kadınla.
Sonra sevmek yavaş yavaş kayışını izlemek oldu avuçlarımdan. Seni sevmek, sen sabaha karşı uyuduğumu sanarak yanımdan kalkıp bir başka yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan fırtınaları susturmaya çalışmak oldu sessizce.
Habersizce kapını çaldığım o gün, kapında kalıp, içeri girememek oldu. O güne kadar hiç olmazsa bana karşı dürüst olmanla, yaşadıklarını benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum. Ama bir başkasını incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizlediğini, yalanlarla da olsa o nu koruduğunu fark edince bu avuntu da terk etti beni. Yalanlarını bile kıskanır oldum.
Neden dürüst olmak için beni seçmiştin sanki. Gerçeğin acımazız zindanlarında neden beni kilitli bırakmıştın.
Ne çok düşündüm bu soruların cevaplarını.
Ne çok sorguladım kendimi, nerde hata yaptığımı, neyi eksik bıraktığımı.
Kadınca oyunlardan haberim olmadı hiçbir zaman. Seçtiğin yaşam biçiminden koparmak, seni soluksuz bırakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istediğin bu muydu? Seni yanlış mı tanımıştım? Bana hep, ne kadar asil bir yüreğim olduğunu söyler dururdun. İsyanım, kalbimin ezilmiş parçalarının üstünü örtüp, sessizce çekip kapını çıkmak olurdu en fazla.
Yalnız kalmak istediğini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çekip giderdim. Özür diler gibi bir sesle, onun geleceğini söylediğinde, sessizce çıkıp giderdim. Karşında ben otururken, onunla saatlerce telefonda konuştuğunda çıkıp giderdim. Hep giderdim.
Bu onurlu tavrımdı belki de ezen yüreğini. Vazgeçemediğin tek yanım buydu belki.
Sonra, sevmek yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu. Buna hakkım olduğunu söyleyip dursan da, biliyorum aslında içten içe hiç affetmedin beni. Sen çoktan parçalanmıştın zaten. Benim de yüreğimi böldüğümü düşünmek sana bile ağır geldi. Oysa ben, seni değil, kendimi cezalandırıyordum başka bedenlerle... Ruhumu kemiren bu deli aşkı cezalandırıyordum. Bunu anlamadın mı sevgili?
Sevmek seni değil çocukluğumu, düşlerimi, kendimi aldatmak olmuştu artık. Bana bağlanan masum aşkları seninle aldatmak olmuştu... Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil senin yüzünün aksini gördüler hep... Sessizce çekip gittiler. Fark etmedim bile gittiklerini...
Gittin...
Seni sevmek, bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır... O çocuk ellerinin, bir başkasının saçlarında gezindiğini, aniden özlemle sarılıp bir başka yüzü öpücüklere boğduğunu, sabahları uykunda bir başka kadına "gitme" diye sayıkladığını düşünmek oldu, seni sevmek... Geceleri kokuna hasret yatağımda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde Tanrı'ya yalvarmak oldu...
Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu, sevmek.Beni hayatından dışladığın için öfke nöbetlerine kapılıp, bana bile yabancı gelen, hiç tanımadığım bir sesle sana bağırmak, haykırmak, ağlamak, sonra pişmanlıkla affedip tutkuyla sana tekrar sarılmak oldu...
Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştırmamak, kaldığım bu karanlık dehlizde, kendi kalbimde, yalnızlığımda, sensizliğimde, kendi aşkımla delirmek oldu seni sevmek.
Şimdi, bu acıya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık. "Ayazda iki yürek" gibiyiz.
Sen benim şizofren aşkımsın... Ben senin kanayan vicdanınım. Affet beni sevgili... Verdiğim sözleri tutamadım.
(Alıntıdır)
|

|
suat bilgin tarafından yazıldı.
|
|
Cumartesi, 05 Mayıs 2012 11:53 |
|
.jpg)
Ne güzel bir söz değil mi?
Bu kelimeyi her gün engelli bir arkadaşımızın yanında söylememiz gerekli galiba.
Düşmüş oldukları o kötümser düşüncelerden arandırmak için. Aslında arkadaşlarız biraz geniş düşünürlerse buna hiç gerek kalmaz.
Tamam! Doğuştan veya sonradan kötü bir engel önümüze çıkabilir ve rahatsız edebilir.
Ama bu engel bize ne derecede engel olabilir bunu iyi düşünmemiz gerekir. Bu engel bizi arkadaşımızdan uzaklaştırmamalı, bizi hedefsizden geri bırakmamalı. Eğer bu engel başarımızı engelliyorsa bilinsin ki bu engeli biz düşüncelerimizle uluştutmaktayız. Önümüze çıkan zorluklara karşı engelimizi ortaya atıyorsak inanın ki bu bir bahane, bir sığınmadır.
Elbet kimse bize üst düzeyde bir başarı istemiyor; bizim beklentimiz, arzumuz azimle ve sabırla hedeflerimizin yolundan gitmektir. Bu y olda düşebiliriz de yarı yolda da kalabiliriz ama önemli olan bu yola çıkabilme cesaretini göstermektir. Çevremde ve bazı haber kaynaklarında engellilerle ilgili duyduğum haberler, bende hem büyük bir şaşkınlık ve sevinç yaratıyor. Bizim uğraşıp yapamadığımız, kafamızı kurcalayıp ta bir türlü yapamadığımız birçok şeyi onlar estetik bir şekilde başarabiliyorlar. Yeter ki biz isteyelim ve inanalım gerisi azıcık bir gayretle çorap söküğü gibi gelir. Eğer biz hayattan umudumuzu, beklentimizi kesersek bu hayatta bize güzelliklerini bahşetmez.
Bunlar onların bilmeleri ve dikkate alması gereken hususlar peki ya bizim?...
Bizim bu arkadaşlarımıza karşı payımıza düşen sorumluluklar yok mu?
Bunu için öncelikle onların halinde çok iyi anlamız gerekli, onların dünyasına girip onların ne hissettiklerini, ne zorluklar çektiklerini iyi bilmemiz gerekli.
Onları bu karanlık dünyalarında yalnız bırakmamak onları destekleyip sırtlamalıyız. Onların kazanacakları bir başarının vesilesi olmak ayriyeten güzel bir duygudur.
Ama onlara yardım ederken yakınlaşmamızı dikkatli ayarlamamız gerekli. Çünkü bu tür arkadaşlarımız çok hassastırlar,”bize acıdıkları için yanımızdadırlar” diye düşünebilirler.
Onlara öyle bir şekille yaklaşmalıyız ki düşüncelerindeki kötü izlenimleri yok etmeliyiz.
Büyük Çin Şairi Tuan-Tuzu'nun dediği gibi “onlara balık verme yerine, balık tutmayı öğretmeliyiz."
Düşünüyorum da acaba biz hiçbir engelli arkadaşımızla konuşup dertleştik mi? Onların sorunlarına muhasır olduk mu? Kendimizden görmedik, çünkü biz halden anlayamadık, hiç düşünmedik.
1990 yılında yapılan bir araştırmaya göre ülke nüfusunun %14 engelli bireylerden oluşmaktadır. Bu küçümsenecek, göz ardı edecek türden değil. Bu rakamları artıran en büyük nedenlerden biride toplum olarak çok bilinçsiz davranıyoruz.
Ülkemizde çokça rastlanan akraba evliliği sorunu bulunmaktadır. Aslında buna bilinçsiz dememiz çok yanlış.
Çünkü artık ülke akraba evliliğinin doğuracağı sorunları bilmeyen yok gibi. Doktorlar, sağlık kuruluşları bas, bas bağırıyor, zararlarını anlatıyor.
Demek ki biz bunları bilinçli bir şekilde yapıyoruz, bu acıklı senaryoları kendimiz hazırlıyoruz.
Sonra "Takdir-i İlahi" deyip kendimizi aradan sıyırıyoruz.
|
|
Son Güncelleme: Cumartesi, 05 Mayıs 2012 20:05 |

|
Mehmet Ali ABAKAY tarafından yazıldı.
|
|
Pazar, 15 Nisan 2012 04:14 |
“İslamın Şiir Anıtlarından” Karakoç’un İslâm Şairleri’nden bazı şiirleri tercüme ettiği Diriliş Ekolü’nün Şiir Cephesi’nin beslendiği kaynaklara dikkat çeken bir eseri. “Birkaç Söz” başlıklı makalede yer alan açıklamaları:
“Bu ülkede her anlamda kıyıldığı gibi şiire de kıyılmıştır. Geçmişle ilgi kesilmiş, dünyanın en basit taklitçi şairleri büyük şair diye ilan edilmiş, bunların sonucu olarak da şiire karşı büyük bir ilgisizlik doğmuştur. Bir toplumun kalbini tazeleyen başlıca ruhî gıdalardan biri olan şiir böyle bir ……..uğratılınca, toplumun ölü hale gelmesi, bu açıdan da uygarlığımızın düşmanları tarafından gerçekleştirilmiş oldu.”(Sh. 9)
Şiire önem verilmeyişin sebeplerini sorgular, Şair. Bu karamsarlık, Karakoç’a göre geçicidir. Çünkü Şair, bunun cevabının er geç verileceğini, hesabının görüleceğini belirtir:
”Tekniği amacına uyduran yeni bir şiir gelecektir. Yeni yöntemlerle gelecektir geleceğin şairi. Gelecektir ve toplumu yeniden kendine döndürecektir.”
Şair’in toplumu değiştirme gücünü ima ederek, “Bu çalışmalarımız buraya varmak içindir.” Biçiminde kesin bir yargıya, hükme varır, Çağ ve İlham'ın III. Cildinde:
”Umutsuzluğun en belirdiği yerde umut belirir. Sınır aşıldığında tersine dönüşülür. İnsanlık komedyası sona erer ve perde yeniden açılır. Hakikat yeniden sahneye koyar kendini.”(Sh. 10)
Sezai Karakoç, “Bu ülkede her anlama kıyıldığı gibi şiire de kıyılmıştır.” diyerek kıyılan anlamlara yüklediği mesajı şu şekilde açıklığa kavuşturur:
” İslâm bugün, Batı Medeniyet ve Kültürünün insanlığı büsbütün yok etmemesi için direniyor. Bu direnişi dile getiren güçlü romancı, şair ve düşünürlerimiz yok. Batılı kadar habbeyi kubbe yapamadığımız için ne medeniyet ve kültürümüzün yüceliğini tam anlatabiliyor, ne de şerefli direnişimizin destanını yazabiliyoruz.”der, Sur'da. ( Sh.30)
Dirilişi gerçekleştirme anlamında yaşadığı ülkenin yüklenmesi gereken sorumluluğu yerine getiremediğini ve bunda şairlerle edebiyatçıların ihmali olduğunu vurgulayan Karakoç, sanat ve sanatçı arasındaki ilişkinin yeterince sorgulanmadığını bilmektedir.
"Diriliş" ismini sembol olarak seçen ve böyle bir eksende fikrî mücadelesini veren Yazar, kalemini her alanda eser vermekle mükellef tutar. O, inandığı davanın sadık savunucusudur. Ne olursa olsun Diriliş ile düşüncelerini açıklar, düzyazılarında bunu dile getirir, şiirlerinde bunu şairane tarzda ifade eder.
Edebiyat Yazıları’nda Şairi “Sanat Adamı “biçiminde isimlendirir. Edebiyat Yazıları’nda ”Şair de bir sanat adamı, has bir sanat adamı olarak duygularını, izlenimlerini, anılarını, umutlarını, öfkesini, sevincini, sevgisini, acısını, duyarlığını kimi kez bir kazma, kimi kez bir çekiç gibi ve daha nice araçlar gibi kullanarak, dilden kullanılabilir kütleler koparır, onda soyutlamalar yaparak, kelimeleri bazen tüm bağlarından sıyırarak, bazen tüm bağlantılarını bir noktada yoğunlaştırarak, bazen da en ihmal edilmiş ya da unutulmuş bir bağıntısını kabartmalaştırarak ve sonunda önüne serilmiş bu sırat köprüsü sarhoşu unsurlar bütününe ruhundan diriliş soluğunu üfleyerek, eserini ortaya kor.” diyen Karakoç, “Bütün bu işlemleri bir sıra dahilinde yapabileceği gibi, düzen sıra ve anahtarı kendinde olmak üzere, bütün sıraları altüst ederek de yapabilir. Uzun bir sürede de birdenbire de doğabilir, eser onun ruhunda ve kalbinde.” (sh 18-19)
Sanatçıyı şöyle tanımlar:” Sanatçı, adeta, bilemediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır.”(sh. 20) Bu orijinal bir tanımlamadır. Bu tanımlamada sanatçının farklılıkları da ön plândadır.
Sanatçının olaylara ve durumlara bakış açısı oldukça farklıdır. Sanatçının duyarlılığı, elbette sıradan duyarlılık değildir:”Bazılarının sandığı ya da iddia ettiği gibi, o, yabancılaşmamış, yabancılaştırılmamıştır. Düpedüz yabancıdır, o. Yabancı gelmiştir ve yabancıdır. Ona düşen, bu yabancılığı ortadan kaldırmak, şu dünyaya alışmaktır. Dünyayı tanımalıdır, ilkin. Ona seslenmeli, dost olduğunu söylemelidir. Onun gönlünü kazanmalıdır. “(sh 20)
Sanatçıya yaklaşımı farklıdır. Sanatçının gözlem yapması değişiktir: “O, bir yorum dehası, bir açıklama furyasıdır. Anlatacak, anlatacak, bin ayrıntıyla görüşe aldanmamalarını dünya yurttaşlarına söyleyecektir.”(sh 21) Bu yorum, Şairi” Sanat, kaçsa da inkar etse de 'Tanrıya doğru’dur hep' fikrine götürür.(sh 23)
Sezai Karakoç, sanatçıda ilahî duyumlar olduğunu kabul eder. Çünkü sanatçı, “Peygamberler de gelmişlerdir; ama onlar ‘dosdoğru’ gelmişlerdir. ‘Gönderilmişler’dir. Gelmenin, gönderilmenin bilincindedirler. Oysa, sanatçı, çoğu kez geldiğini bile bilmez. Ya da çok sonraları onun farkına varır. Bazen de ta gidinceye kadar bu ‘geliş’ten haberli olmaz.”(sh 21)
Şair’i inancından dolayı metafizikle fazla ilgilenir bulanlara adeta verilen cevap:”Şairler, hiçbir çağda, metafiziğe yabancı, fizikötesinden vareste olmadılar. Onda müstağni kalamazlar, ne yapsalar…”(sh 26)
Karakoç’un "İslamın Dirilişi" adlı eserinde şehirlere seslenişi vardır:” Ey Dicle, Ey Bağdat, Ey Şam, Ey Fırat, Ey İstanbul, Ey Diyarbakır, Ey Nil, Ey Mısır, Ey aydınlık şehir Medine nerde senin kelimeleriyle, ürpertili sesleriyle, insanlığı, bal rengi bir insanüstüler bölgesine, ilhamın yüce dünyasına çeken şairlerin?”(sh 52)
Karakoç’un düzyazılarındaki gezintide şiir ve şair hakkındaki düşünceleri okurun zihninde netleşmiştir, sanırım.
Şair, daima inanç, kültür ve medeniyet üçgeninde şiiri ve şairi aramanın gerekliliğini ifade eder. Kendi köklerine yabancı olmanın, şairine ve şiirine bir şey kazandırmayacağı ortadadır. Bu sebeple sanatçının misyonunun önemli olduğunu vurgular ve sanatçıyı görevlendirilmiş insan olarak tahayyül eder, kişi farkında olmaksızın. Karakoç’un düzyazılarında alıntıları çoğaltmanın ne gereği vardır? Zaten, şaire ve şiire yüklediği anlam, yeterince açık değil midir?
...
Açıklama: Eserlerin adı ve sayfa sayısı belirtildiği için dipnot düşülmemiştir.
Diyarbakır'da 12-14 Nisan 2012 Tarihleri arasında yapılan Sezai KARAKOÇ Sempozyumu kapsamında düzenlenen etkiliklere katkı ve Sezai KARAKOÇ'un kendi dilinden kendi sanatını Şair ve Şiir biçiminde yorumlarını sunuyoruz, açıklamalarını veriyoruz. Daha önce de yayınlanan kimi çalışmalarımıza bakılabilir.
|
|
Son Güncelleme: Pazar, 15 Nisan 2012 04:22 |

|
Nurcan KIZIL tarafından yazıldı.
|
|
Çarşamba, 11 Nisan 2012 14:39 |
|
Kendimizi tamamen tanıyor muyuz? Bu soru çoğumuza anlamsız ve saçma gelebilir ama kendini tanıma bir yanıyla basit, bir yanıyla da büyülü ve gizemli bir ifadedir. Bunun üzerinde biraz araştırma yapıldığında ise kendini bir anda karmaşık bir çekim alanı içinde bulur. Tabii ki bu karmaşıklığın içine girmek çoğu kişiyi ürkütür, kendisiyle ilgili karşılaşacağı şeyler içine korku salar. Bazen kendimize yabancılaşmamız bu korkudan ötürüdür ya da bilerek ve isteyerek kendimizi benliğimizden yabancılaştırmamızdır. Aslında her şey burada gizlidir. İnsanın iç dünyasındaki her şeyi bilmesini engelleyen düzenekler bulunmaktadır (unutmak, rafa kaldırmak gibi). Bunlar insanın ruhsal bütünlüğünü ve sağlığını korumasını sağlar, hayata devam etmesini, olaylara sağlıklı yaklaşabilmesini… Tabii madalyonun bir de arka yüzü vardır. Bu düzenekler insanın doğasında bulunan ve doğduğundan itibaren yaşadıklarıyla şekillenen iç dünyasında taşıdığı öfke, kin, kıskanma, haset, bencillik ve saldırganlık gibi istenmeyen insani özellikler saklamaktadır. Bu nedenle kendini tanıma hem bu düzeni anlama uğraşı hem de iç dünyanın derinliklerine doğru katman katman inilen bir yolculuktur. Bu yollardan en sağlam ipuçları veren ve bir o kadar da karmaşık olandır, rüyalar…
Bütün bir günün yorgunluğu, hayvanlarda olduğu kadar insanlarda da karşı konulmaz bir uyuma ihtiyacı doğurur. Dış dünya ile bütün ilişkisini kesmiş olan kişi tam bir durgunluk ve hareketsizlik halindedir. O andan sonra artık bilinci de çalışmaz olur, bilinçaltı işlemeye başlar.
Bilinç; belli bir anda duygu ve düşüncelerin, anıların, sembollerin algılandığı ve farkında olduğu bölümdür. Bilinç hem iç ve dış dünyadaki yaşantıları hem de ruhsal dünyanı aktif olarak algılama, tarama ve inceleme yeteneğine sahiptir. Bizler yaşamla nasıl ilişki kuracağımızı bu yetenekle düşünüyor, kararlarımızı bu yetenekle veriyoruz. Vera Peiffer düşünceyi buz dağının görünen kısmına benzetir. Bilinç ise denizin dibinde kalan dağın diğer kısmıdır bu benzetmeye göre.
Bilinçaltı ise beynimizin, biz farkında olmadan bilincimiz dışı çalışan, bedenimizin istemsiz kaslarını yöneten, gece uyurken dahi vücut fonksiyonlarımızın çalışmasını sağlayan, beş duyumuzla algıladığımız her şeyi an be an kaydeden ve gerektiğinde kullanılmak üzere bilincin emrine veren bir parçasıdır. Bilinç düzeyine çıkarılabilen anılar, istekler, duygulanımları ile birlikte geçmiş yaşantılar, hayaller, beklentiler, kabul edilen inanç ve değerler, alınan eğitim ve kültür, şu anki yaşam biçimi gibi bize ait her türlü bilginin ve tüm yaşam süreçlerimizin bulunduğu geniş bir malzeme deposudur.onda unutulan, ihmal edilen, bastırılan çok sayıda deneyim ürünü ve tecrübelerin oluşturduğu bilgelik vardır. Bilinçaltının muhteşem fonksiyonunu anlamak ve bu gücü doğru biçimde kullanabilmek Rüyalar, alt mutluluğumuz adına oldukça önemlidir.
Uyku halinde bilincin aksine bilinçaltı çırılçıplak kalır. Tüm gerçekliği ve karmaşıklığıyla ortadadır ve en açık olduğu andır uyku hali. Gerçek hayatta karşılaştığımız resimlerin, işittiğimiz seslerin bir kısmı bilinçaltına atılır. Bilinçaltına attığımız şeylerin kesinlikle farkında olmaz ve hatırlamayız. Rüya halinde bilinçaltı bu gibi görüntüleri bilinç alanına çıkarır, tıpkı deniz altındaki karmaşık hayatın, canlıların su yüzüne çıkması gibi… Rüyalar, alt beyin ve şuuraltı sistemlerinin özel bir evrensel sembol diliyle üst beyne verdiği mesajları içeriyor. Şuuraltı ve alt beyin sistemleri rüyayı görüyor, üst beyin sistemi hatırlıyor ve yazıyor. Böylece en azından alt ve üst beyin arasında bir temas kuruluyor. Rüyalarda ise genellikle sembollerle gösterildiği için bunu analiz etmek oldukça önemlidir. Uzmanlar uyandığımız zaman hiç vakit kaybetmeden gördüklerimizi kayıt altına almamız gerektiğini, geri dönüp dönüp onları okumayı tavsiye ederler.
Yaşadıklarımızın yanında arzu ve isteklerimiz, gerçek korkularımız, endişelerimiz de rüyalarımızın şekillenmesinde önemli rol oynar. Bunların haberci rüyalarla (geleceği gösteren) karıştırılmaması gerekir. Bir olayın olmasını isteriz ve o olay kısa film gibi (tabii ki zaman kavramı rüyada farklı işler, biz ‘kısa’ olarak niteliyoruz gerçek hayata göre) rüyalarımızda oluşmaya başlar. Bunun farkında olduk diyelim, yani rüyamızın isteklerimiz çerçevesinde meydana geldiğinin farkındayız, fakat beynimizin bu hadiseyi nasıl bu denli düzgün, mükemmel bir senaryo ile kurguladığına şaşırıp kalırız. Fakat göz ardı ettiğimiz bir şey vardır ki o da beynimizin kurguladığı kişileri, mekanları gerçekte gördüğümüz ve yaşadığımız, ama bunun kesinlikle farkında olmamamızdır.
Şu sıralar gündemde ve herkesin dilinde olan, genellikle filmlerde, reklam müzik ve afişlerde uygulanan ‘sübliminal mesaj’ bu konuya güzel bir örnektir. Bu mesajlar ilk bakışta algılanmaz ancak biz farkında olmadan bilinç altımız bu mesajların tamamını okur ve kaydeder zamanla istek oluşturur. Teknik olarak görme olayı; göz bebeğinden geçen ışınlar mercekte kırılarak retina üzerinden sarıbenekte ters görüntü oluşturur. Buradaki görüntü görme sinirleri ile beynin görme merkezinde değerlendirilir ve net, düz görüntü oluşur. Fakat görmediğimizi sandığımız nesneler yazılar bile bilinçaltına kaydedilir. Örneğin; bir odadayız karşımızdaki koltuğa bakıyoruz fakat gördüğümüz sadece koltuk değildir, gözümüzü (yani baktığımız yönü) koltuktan ayırmasak bile koltuğun yanındaki dolap, duvardaki saat, çiçek…vs. gibi nesneleri de ‘görürüz’ ve beyin bunları aynen kaydeder. Amerika’da bir dönem sinemalarda bazı filmlerin içine gizlice ‘patlamış mısır ye!, kola iç’ gibi kelimeler saklanmış ve zamanla patlamış mısır satışlarında %20’lik bir artış görülmüştür. Bu bakımdan beynimizin neleri kaydettiğini düşünürsek ne denli karmaşık ve ilginç bir beyin yapısı karşısında hayretler içinde kalırız.
Gelmeye çalıştığım yer şudur; rüyaların bir özelliği de tanımadığımız görmediğimiz kişileri, zaman ve mekanı rüyamızda göremediğimizdir yani her şeyi aslında görmüşüzdür. Beynimizin tek yaptığı bunu kurgulamaktır. Yalnız gelecekten haber veren rüyaları da göz ardı etmemek gerekir. Kişinin şahsi inançları ve hissettikleri dışında, bilimsel olarak henüz kanıtlanmamakla birlikte çeşitli araştırmacılar bu konuya evrendeki enerji dalgalarının telepatik etkisiyle zihnimizde yarattığı görüntüler şeklinde açıklık getirir. Telepati, parapsikoloji literatüründe, düşünceler arasında doğrudan doğruya bağlantı kurulması, iki zihnin veya ruh arasında imaj, fikir, sembol tarzında ortaya çıkan etki alış verişidir.bir nevi duyu dışı algıdır. Mental korelasyon parametresinin insan beyninde yaydığı EEG(elektroansefalografi) ölçümünün deki enerji dalga boyutları şöyledir:
Algı da dâhil olmak üzere
40 Hz Gama(x) Dalgaları yüksek zihinsel aktivite, sorun çözme, astral seyahat(Tayy-i mekân) ve Bilinçaltı ruha dönüş, Telepati, Durugörü, Duyu işiti, Duyu koku, Lucid rüya, Düşünce gücü enerjisi
13 – 40 Hz Beta Dalgaları, Aktif, Meşgul ya da Endişeli Düşünme ve Aktif Konsantrasyon, Uyarılma, Biliş…
7 – 13 Hz Alfa Dalgaları Dinlenme (uyanık iken), Uyku Öncesi ve Ön-Uyanıklık Uyuşukluk…
4 – 7 Hz Teta Dalgaları, Derin Meditasyon, Rem uykusu…
0–4 Hz Delta Dalgaları Derin Rüyasız Uyku, Vücut Farkındalık Kaybıdır.
0–40 Hz Omega perispri Dalgaları, Tüm Vücutta Gezen ve Ruh Enerjisini Standart olarak dağıtan enerjidir. Otistik ve spastik kişilerde gezinti perispri 0–10 Omega Hz gücüdür.
REM (hızlı göz hareketi) uykunun standart bir evresidir ve bu evrede gözler hızlı hareket eder. Rem uykusu ergen insanlarda tüm uykunun yüzde 20-25’ini kapsar, bu da bir gecelik uykunun 90-120 dakikasına eşittir. REM uykusu sırasında rüyada hareket edilse de vücut hareket etmez.
Bu oluşumu basit bir örnekle şu şekilde açıklayabiliriz. Örneğin rüyamızda bir arkadaşımızın bizi bir partiye veya düğün törenine davet ettiğini ve oraya gittiğimizi vs. görüyoruz, uyandığımızda ise gerçekten arkadaşımız bizi arıyor ve davet ediyor veya bir davetiye gönderiyor. Bunun sebebi sadece biz uyuduğumuz sırada veya daha önce arkadaşımızın bizi davet edeceğini düşünmesi, ismimizi diğer davetlilerle zikretmesi, hatta somut bir şeyler yapıp ismimizi bir listeye ‘yazması’, sesli söylemesi gibi hareketler bir enerji dalgası oluşturmuş ve bize mesaj göndermiştir. Hatta bunlardan kat kat daha güçlü telefon sinyalleri arkadaşımızın bizi arayıp uyandırmasıyla daha da tetiklemiştir. O an görüntüler zihnimizde daha net oluşmuştur diyebiliriz.
Bütün bunları topladığımız zaman alt beynimizde nelerin birikebileceğini görebiliyor muyuz? Bunu bir ‘kirli bilgiler yığını’ olarak nitelendiremeyiz zira bilinçaltı bir çöp kovası değildir. Bana göre hiç ölmeyecek ve yok edilmeyecek imgeler ve değerli düşüncelerdir. Eğer onu kontrollü bir şekilde takip edip, somutlaştırabilirsek birçok takıntılarımızı psikolojik hastalıklarımızı, hatta çeşitli duygularımızı iyileştirebiliriz. Çünkü bir problemi çözmenin en önemli evresi o problemin kaynağını, sebeplerini öğrenebilmektir. Nasıl mükemmel ve hayran kalınacak bir beyne sahip olduğumuzu görmemiz tek başımıza neler yapabileceğimizin aynı şekilde mükemmel kanıtıdır.
Rüyalar ise bilinçaltının gizemli sözleridir…Onlara kulak vermek gerek!
|
|
Son Güncelleme: Çarşamba, 11 Nisan 2012 14:42 |

|
Mehmet Ali ABAKAY tarafından yazıldı.
|
|
Salı, 10 Nisan 2012 18:33 |
|
Kimi zaman derneklere dair olumsuz düşüncelerim yok değil. Buna rağmen, geçende hesap kitap yapmak için kara kaplı kitaba baktığımda iki elin parmak sayısına yaklaşan dernek sayısını azaltma isteğim, maksuduma erişmeme engel oldu. Araya dostlar girince Şehir Araştırmaları Merkezi’den üyeliğimi geri çekmemeye ikna edildim.
Dernek kurmanın oldukça kolay olduğu ortamda, bir haftanın günleri kadar kişi bulununca ilk altı ay içinde kongreye gitme şartıyla herkes yasaların tanıdığı imkânı kullanarak derneğini kurabilir, üç-beş ay derken tutulan bir yeri merkez göstererek, çalışmalarına başlayabilir.
Son on sene içinde derneklerin mantar gibi türeyip, papatya misali solduğu dönemdeyiz, adeta. Kafası bozulanın dernek kurduğu ortamda, elde avuçta ne varsa kimisi varını ve yoğunu da kaybedebilir, bazen.
Mizahî alanda güçlü olduğunu pek hissetmediğim kalemimiz, kimi olumsuzlukları içine alan yaşanmış kimi hikâyeleri sunmaya çalışırken, okuyanlarına bizi mizah yazarı olarak takdim ederken, bu ülkenin birçok mizah yazarının yanında bizim ismimiz kitabı olmayan mizahçıya çıkmakta.
İsteyenin başkan olma sevdası için her şeyi mübâh gören anlayışa kendisini kaptırdığı ortamlar, adeta siyasî partiye başkan seçme yarışını anımsatır, çoğunlukla. Görme engelli vatandaşlarımızı tenzih ederek, bir hususa değinmek istiyorum.
2000’li yıllarda bir ziyaret maksadıyla gittiğim bir derneğe üye kaydedildim. Zaman içinde bir telefon aldım. Yapılacak genel kurulda oyumuzun çok önemli olduğunu hissettim. Kurula katılınca kendimi baston savaşı içinde görüp, darp edilmemek için kendimi içeride bulmamla dışarı atmam bir oldu. Başkan olmanın kişiye ne derecede prestij kazandırdığını ol vakt anladım.
Bizim de kurduğumuz ve kurucusu olduğumuz derneğin birinde geçici başkanlıktan sonra kalıcı başkanlığı teklif edenlere götürdüğüm teklif, “Beş sene içinde ben affımı istirham ederim. Sonrasında emekli olmayı dünya gözüyle görürsem, o zaman kabul ederim ki derneğe zaman ayırma derdim söz konusu olmaz.”
Şimdi kira derdi içinde değilim, gelir ve gider cetveli beni ilgilendirmiyor, arada bir sitemkâr sözler işitsem dahi, “Devr-i Süleyman’a daha dört sene var.” der, savdığım sıramın gelmesini beklemekteyim.
Özellikle dernekçilikte beklenen hizmettir ve derneğe emeği geçenlerin hizmetlerine saygının esas olması gereken cemiyetçilikte başkanın kim olduğu fazla önem arz etmez. İşi yürüten, çabalar içinde bulunan, derneği için fedakârlık yapanlar, gençlerin emsal alması gerekenler olması şartı, gelenekte yer alırken, dernekçilikte mevcut yapıya mana katan, bu yapıyı meydana getirmek için ömrünü harcayanlara fazla değer verilmez. “Demokratik Seçim” adını verdikleri ve benim karşı çıkma zorunda olduğum bu husus, verilen ve harcanan emeklerin bir çırpıda yerle yeksan olması anlamındadır.
Bir derneğin kurucuları, o derneğin yaşaması için gerektiğinde maddî ve manevî desteklerini esirgememiş, gecelerini gündüzlerine katmış, derneğin kan ve can bulması için birçok badireler atlatmış, her şeyi olması gereken kıvama getirirken, demokratik usullerle alt edilme istemleri pek şık olmaz. “Demokratik Seçim” diye tutturanlar var ise, bir derneğin üyesi ile başkanı arasında fark görülmez, derneğe gönül veren çabalar, emeğinin karşılığını zaman içinde kendisini ispat ederek alır.
Bunca uzun girizgah sonrası hikâyemize dönelim. Başımızdan geçmiş olan bir dernekçilik davasını, yorumsuz olarak sunuyorum. Daha önce de “İftar Yemeği” adı altında yayınladığımız derneklerle ilgili görüşlerimizi şimdi yeni ve yaşanmış bir hikâye ile pekiştirmek istiyoruz.
Elbette yine “Şehir Yazıları” kapsamında görülmesi gereken bu hikâye, mizahî unsurlardan arındırıldığında makale vasfına sahiptir.
Diyarbakır Kültürünü Folklorunu Yaşatma ve Dayanışma Derneği
Oturduğum eyvanda arkadaşlarla bir çay içerek, sohbete başladık. Sohbetin ana konusu elbette Diyarbakır idi. Bizim çalışmalarımıza dair görüş belirten arkadaşlardan biri, oturduğu kürsüden ayağa kalktı. Biz, merak içinde ne söyleyeceğinin merakı içindeydik:
-Arkadaşlar, bu şehri tanıtmak, boynumuzun borcu olmuştur.
Biz, bu arkadaşımızın ifadesine yabancı değildik. Zaten yıllardır, bunun mücadelesini vermiyor muyduk?
-Arkadaşlar, artık bu şehri tanıtma yolunda ciddi adımlar atmalıyız.
Doğru söze ne denir? Biz, ciddi adımlar atmalıyız, elbette.
-Arkadaşlar, kurmayı teklif edeceğim dernek çatısı altında kendimizi tanıtmalıyız.
Hay gözünü sevdiğim, bunu söylemen yüreğime su serpti. Yıllardır, böylesine erkek bir sese muhtaçtık.
-Arkadaşlar, en yakın zamanda kurulmasını önerdiğim dernek çatısı altında projeler geliştirerek, bir Diyarbakır Evi satın alarak, biz de şehrimize vefa borcumuzu ödemeliyiz.
Nasıl da duygularıma tercüman oluyor, bu arkadaşımız!.. Gerçekten gözlerim yaşarırcasına bu fikri desteklemek lazım:
-Doğruuuuudur!...
-Arkadaşlar, bunun için kendi maaşlarımızdan edeceğimiz fedakârlıkla en az yirmi arkadaşla çabamızı sürdürmeliyiz.
-Bu da doğru.
Derneğin ismi alelacele gündeme taşındı:
-Diyarbakır Kültür Derneği
-Diyarbakır Tarih Kültür Sanat Derneği
-Arkadaşlar benim önerim bir de derneğin adında “Yardımlaşma” ve “Dayanışma” kelimeleri olsun.
-Doğruuuuuudur!...
-Bizim derneğimiz başkalarının derneğine benzememelidir.
-Benzese niye dernek kuruyoruz, arkadaşlar!...-
-Arkadaşlar, biz esasında şehrimizi dünyanın dört bir yanına tanıtacağız.
-Bravoooooo!...
-Biz, kimseye el açmayacak, kendi öz kaynaklarımızla derneği ayakta tutacağız.
-Yaşasııınnnnnn!....
-Arkadaşlar, varlığımızın geleceği olan gençlere burs vereceğiz...
-Fevkaladedir...Alkışlayalım arkadaşlar!....
-Bizim kitabımızda arkadaşı satmak olmaz. Şehri satmak asla!....
-Ciğerim doğru söylüyooooorrrrrrrr!...
-Arkadaşlar, ahbaplar bu böle gitmeyecektir!.... Böle gelen böle gitmez!....
-Gitmezzzzzz!...
-Biz, öle bir dernek kuracağız ki herkes gıpta ile baksın!....
-Yaşasın derneğimiz!.....
Çayımızı içtik, yenisi konuldu masalara
Topu topu altı kişilik olan grubumuza bir de isim bulundu, ilk elden:
Diyarbakır Kültürünü Folklorunu Yaşatma ve Dayanışma Derneği
Nasıl sevindim, bilemezsiniz. Yıllardır bu iş için didinen ben, nasıl akıl edememiştim, ekiple birlikte davranılmasının gerektiğini. Bir çırpıda bu dernek kurulmuştu.
Zaten toplumun gidişatını böylesi oluşumlar değiştirmiyordu. Ne de güzel manzaraydı, bu. Sonuçta kurulmuş sayılırdı, derneğimiz. Derneğin ilk önce yerinin tespit edilmesi gündeme geldi:
-Arkadaşlar, bence derneğimiz, Ofis semtinde olmalı.
-Biz, kira problemini hal ettikten sonra Ofis’e taşınmalıyız.
-Hayır arkadaşlar, bizim ciddi olduğumuzun bilinmesi için öncelikle Ofis’te olmamız lazım.
-İyi ve güzel. Hayırlı bu iş için ben de elimden geleni yapacağım.
-Arkadaşlar, madem derneği kurduk sayılırız. Burada bir de yönetim kurulunun geçici olanına da karar verelim.
-Verelim sayın arkadaşlar.
-Benim önerim birkaç iş adamını da vitrinde göstermektir.
-Adamlar kabul ederler mi? Sormadan olmaz.
-Olur olur… Onları şeref üyesi yaparız.
-Başkan adayımız kim olsun arkadaşlar!..
-Senden başkası olmasın.
-Arkadaşlar, ben kendimi önermiyorum.
-Senin olmanı istiyoruz.
-Evet seni de ben teklif ediyorum.
-Öneriyi kabul edenler
Eller kalktı ve dernek başkanımız seçildi.
Bana düşen de üyelik oldu. Bundan alası ne olabilir. Madem dernek kuruluyor, ben de bir nefer olarak bu oluşumda yerimi alabiliyor, gerektiğinde şehrime gereken hizmeti yerine getireceğim.
-Arkadaşlar, Hocamız, basın ve halka ilişkilerden sorumlu olsun.
Beş el kalktı. Ben de mecburen kabul ettim. Nasıl olsa bu dernek, şehri ön plâna alacak ve kendini bu şehre adayacak üyelerden oluşmaktaydı.
-Madem bize bu görevi verdiniz, kabul ediyorum.
Derneğimiz bu şekilde ön çalışmalarını tamamladı. Madem ben, Basın ve Halkla İlişkilerden sorumluyum. Kalktım, çay parasını ödedim. Ne de olsa yılların birikimine sahiptim ve biz, bu işi bir çırpıda hallettik.
Kalktık, her birimiz evimize gittik. Mutluluktan uçar gibiydim. Basın toplantılarını yapacak, dernek adına konuşacak, şehrin tarihi, kültürel, edebî yönleri üzerinde konuşacak, bilgi verecektim.
Gece geç vakitler eve gelirken hanımın sitemini bile hoş karşıladım:
-İnsan evinin yolunu bilmez mi? Sabah çıktın, gecenin bu vakti …
-Haklısın hanım, bir daha olmaz. Şu anda bir derneğin Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu ile konuşuyorsun. Dernek çalışmalarımız meyvesini verdi. Artık, yıllardır yaptığım çalışmalardan dolayı benimle övünebilirsin.
Hanım, kabul olunmayan duaya “Âmin!..” denilmeyeceğine dair mırıldanır gibi oldu:
-Ben yıllardır kahrını çektim. Şimdi de dernek belası.
Oturduğum odada kendimce hesaplar içine girdim. Daha önce bir dernek açmaya herkesinin cesareti yoktu. Zaten dernek ismini duyanlar, cin çarpmışa dönüyor, insanın yanından uzaklaşıyordu:
-Allah için beni seversen beni senin yanında görmesinler. Çoluk çocuğum var.
-Ne olursun dikkat et. Yasa dışı işlere bulaşmayasın. Bak, bu işlerin sonu iyi değil.
Kararımı vermiştim: Der – nek ku -ru - la - cak - tır!...
Sabahleyin arkadaşların kimiyle telefon konuşması yaptım:
-Bu akşam buluşuyor muyuz?
-Başkanla görüşelim.
-Arkadaşım dernek için aradım.
-Dün bir bu gün iki… Geniş bir katılımla konuyu ele alacağız.
-Dernek için aradım.
-Başkanla bir araya gelelim.
-Dernek!...
-Dernek için görüşmeliyiz, ha diye kolları sıvamanın anlamı ne? Biraz bekle canım.
-Dernek için aradım
-Evet, güzel bir fikirdi, dün konuştuğumuz. Fakat bu önemli işler için acele etmeye gerek yok ki. Acele eden ecele gider. Çok geniş bir mutabakat sağlayarak toplantılar yapmamız lazım, kardeşim.
Ertesi gün yine aradım:
-Dernek!
-Başkan daha bize haber vermedi. Konuşuruz.
-Dernek için..
-Mesaiden çıkınca eve gitmem lazım.
-Dernek!..
-Başkan iş adamları ile görüşecek.
-Dernek çalışmaları için görüşelim.
-Başkanın sözüne göre hareket etmemiz lazım.
İçim içimi yer, bitirir oldu., beni. Bu dernek kurulsa şehrimize dair birçok çalışmayı yapar, yılların ihmalini ortadan kaldırır ve hizmetin nasıl yapılacağını herkese gösterirdim:
-Ağabey dernek.
-Ya bizim misafirler var, bu akşam. Başka zaman görüşsek. Olmaz mı?
-Üstad, dernek için aradım.
-Anladım, dernek için yönetim kurulunun toplantısı, başkanın işi çıktığı için gelecek hafta yapılacakmış.
-Abla dernek?
-İşim başımdan aşkın karde4şim. Çağırsalar gelirim. Aidatımı, bağışımı yaparım.
-Teyze dernek?
-İnanın ki köye gittim!...
-Hocam dernek?
-Şu vizeler bir bitsin, ilgilenelim, el birliğiyle.
-Seyda derneğimiz vardı ya...
-Bismillah...Ne demek, yeter ki kurulsun. Ben hazırım. Surlardaki kitabeler ve mezar yazıları bana ait evladım...
Kime telefon açıp kontürleri su gibi harcarken, Rabbımın verdiği sabırla, gelen cevap niteliğindeki incir çekirdeğini doldurmaktan uzak yanıtlardan anlayamadım, fehm etmekten uzak kaldım.
-Kardeş dernek?
-Valla şehir dışındayım...
-Üstad, derneğimiz...
-Gelin ne bilgi isterseniz vereyim...
-Canım benim dernek faaliyetlerimiz için aramıştım...
-Oooo derneği cidden kurmayı mı düşünüyorsunuz? Ben şaka zannettim.
-Anacığım dernek?
-Baban duysa küplere biner. Komonist, Dinci ne varsa derneklerden merneklerden çıktıydı... Sakın ha!.... Devletle baş edilmez oğlum, aklını topla başına devşir. Sakın ha!...Hımmmmmm
Ben, her telefon açtığımda müjdeli haberi beklerken, artık ezberlediğim cümleleri duyuyordum. Bazen kısa ve eksiltili cümlelerdi: "Yarın görüşelim, gelecek hafta. Haberim var,…"
Eve gelişlerimde üzerimdeki eski neşem kalmamış ki hanım sordu:
-Canın neye sıkkın? Yine dernek mi?
-Evet, iyi başladık. Şimdi de bir araya geleceğimiz zamanı daha kararlaştırmadık.
Ben, daha önce vakıf üyesiydim, öğretmen sendikasının birinde üyeydim, bir ilçe derneğinin kurucularından sayılırdım, tüketici haklarını savunan derneğin yönetim kurulu üyeliğim vardı.
Bu işi kendime mesele etmiştim. Arkadaşlarla daima telefonla konuşan bendim. Kimsenin beni aramamasına bir mana veremedim, bu anlamsızlığı çözemedim. Bu ayın kabaran telefon faturası da umurumda değildi.
Derneğin kaç masası, sandalyesi, kütüphanesi, bilgisayarı olmak üzere gerekli olan demirbaş listesini şimdiden hazırlamış ve istenildiği anda takdim etmek üzere cebime bırakmıştım:
-Başkanım, listemiz bu. Bu demirbaşlar öncelikli.
Hatta evde iki bine yaklaşan kitapları kolilere bırakmıştım. En çok hanım buna sevinmişti. En azından evin bir odası işgalden kurtulmuş ve rahat bir şekilde çalışma odasında çocuklarım ders çalışacaktı:
-Bak, bu iyi oldu. Bu oda artık darmadağın olmayacak. Senin bana yaptığın tek iyilik bu oldu.
Mesaiden gelmiş ve oldukça yorgundum. Yemeği afiyetle yedikten sonra televizyondan yerel haberleri seyretmek, Diyarbakır’da olanı-biteni öğrenmek istedim. Çoluk, çocuk ben haberleri izlerken susmak zorunda kalır. Nihayetinde Diyarbakır söz konusudur ve bu benim ilgi alanım içindedir. Bir alt yazı gözüme ilişti: Yeni bir dernek kuruldu!.. Az sonra.
Eminim, iş adamlarının bir derneği amip gibi bölünüp yeni bir oluşum içine girmiştir. Merakla seyre daldım. Az sonralar bitmek bilmiyor.
Kimi görsem iyi. Bizim başkan papyon kravatıyla ekranda boy göstermez mi!..Tonton başkanımız papyon takarken gördüm, hayatında ilk kez. Bizim başkan papyon kravat takmış, bizim başkan!.... Yanında girişim grubumuz. Masa başında gülücükler dağıtılıyor. Derneğin kuruluşu müjdeleniyor, kamuya.
Başkan, mikrofonu eline alıp coşuyor:
-Arkadaşlar, ihtiyaca binaen kurduğumuz bu dernek. şehrimize hayırlı ve uğurlu olsun. Yıllardır çabaladık ve uğraştık. Sonunda derneğimizi kurduk. Amacımız şehrimizi tanıtan, yanlış anlaşılmalara karşı çıkan, yayınlarıyla, sitesiyle ve etkinlikleriyle bu dernek şehrimizin sesi olacaktır. Şimdiden hayırlı olsun. İş adamlarımızın ve resmî kurumlarla kuruluşların vereceği destekle kadîm şehrimizin makûs talihini değiştireceğiz. Biz, bu derneğin kurucularıyız. Fakat her Diyarbakırlı bu derneğe kayıtlı olsun olmasın üyemizdir….
Gerisini anlatmayayım. Tüm gözler bende. Ben de çizilen karizmayı çaktırmadan kurtarmak peşindeyim:
-Baba, bu dernek sizin mi?
-Hayır, oğlum. Bu dernek bizim rakiplerin elini çabuk tutup bizden önce kurdukları dernektir. Bizim başkan böyle papyon takıp toplantı yapmaz. Bizim arkadaşlarımızla dernek çalışmalarımız şimdiden askıya aldık. Yakında daha gür sesle ve toplumun desteklediği isimleri de yanımıza alarak meydana çıkacağız. O zaman sen babanı gör.
Benim ortanca oğlum, meydanı boş bulduğum için attığım nutkun heyecanına kapılmış, verdiğim coşkuya kendini kaptırmıştı:
-Aslan babam.
Hanım, bir kenardan bizi izliyor. Belli ki bir şeyler söyleyecek. Ben, buna hiç fırsat verir miyim:
-Oğlum, bizim dernek var ya şehrimizin en kapsamlı derneği olacak. Beni başkan seçeceklerdi. Biraz zaman istedim. Ondan bu iş gecikti.
Gazeteyi elime aldığımda manşetten verilen haber başlığı: Diyarbakır Kültürünü Folklorunu Yaşatma ve Dayanışma Derneği Kuruldu.
Televizyona çağrılmadım, gazetedeki basın açıklamasında yokum, toplantıda hep atlatıldım. Şimdi ben pes mi edeceğim? Asla ve kat'a!... Biz bu işe gönlümüzü koyduk, geri dönmek yok, baş koyduğumuz yoldan dönenin kaşığı pilavda kırılsın.
Yeni bir dernek ismi üzerine düşünüyorum. Benim dernek ismini buluşumdan sonra çoluk çocuk hanım yeğen yedi sayıyı tamamlayıp, kendi ismimizi tabelada herkese ilan edeceğiz.
Ne zaman mı? Benim acelem yok... Aslında bulduğum isimler de şöyle sıralanıyor, hafızamda:
1-Diyarbakır Kültürü Koruma ve Akademik Çalışmalar Derneği
2-Diyarbakır Tarih Kültür Sanat Merkezi Derneği
3-Diyarbakır Akademisyenler Birliği
4-Diyarbakır Kültür Sanat Edebiyat Vakfı Girişim Grubu
5-Diyarbakır Tarih Kültür Derneği
6-Diyarbakır Sanatsal Araştırmalar Derneği
7-Diyarbakır Kültürel Varlıkları Koruma Derneği
8-Diyarbakır Kuzey Mezopotamya Derneği
9-Diyarbakır Tarihi Eserleri Yaşatma Derneği
Aslında bunca sıralama içinde bocalayıp durmamı istemedi, bir arkadaşım.
Bunları küçük kâğıtlara yazacakmış. Çarşıda bir tavşan fal çekilişi yapıyormuş. Bu perşembe pazara sahibi tezgâhı kuracakmış. Biz de şansımızı deneriz. Tavşan hangi ismi çekse o an dernek hazır.
Bilirsiniz derneklerin isimleri oldukça önemlidir. Siz ne dersiniz? Fikriniz nedir? İnanınız ki öğrenmek isterim.
kaynak: www.tyb.org.tr 10.04.2012
|
|
Son Güncelleme: Salı, 10 Nisan 2012 18:39 |

|
Mehmet Ali ABAKAY tarafından yazıldı.
|
|
Cumartesi, 07 Nisan 2012 09:44 |
|
Senelerdir yazmakta olduğu hatıralarını noktalamak isteyen yazar, sıkıntının dayanılmaz zirvesinde, defterinin kalan son sayfasına bir şeyler daha eklemek istedi. Bunca senedir sürüp gelen notlarının nihayetinde yaşadığı döneme dair anlattıklarının özeti sayılabilecek son cümlelerini düşündü.
Yazdıklarının sonunda okurun kendisi hatırlayabileceği, akıldan silinmeyecek kısa bir yazı yazmasının önemini biliyordu.
Yaşlılığı taşımaktan uzak bedenini zorlukla yazı masasına taşıdı. Boynu bükük, “Günah Defteri” ismini koyduğu defterine uzandı. Mürekkepli kaleminin dolu olup olmadığına baktı.
Bir dönem herkesin alamadığı, sahip olanını değerli kılan dolma kalemini eline alarak, defterinin son sayfasını çevirdi.
Yazdığı hatıralarının sonuna ilk kez bir başlık bırakmak istedi. Diğer notları başlıksız duruyordu. Amacı, hatıralarının tümünün okunması olduğu için ara başlıkları bilerek yazmamıştı.
“Hasret Kanayan Yaradır Soğutulmaz Yüreğimde” başlığını attı ve yazmaya başladı:
Bir kuş olsaydım, haylimde kanatları kırık uçamazdım bilmekteyim. Bilirim, uçmama, doğal olan hakkıma müdahalenin olabileceğini. Hangi kuşun uçma, serbestîsi engellenebilir. Ben bir kuşum, uçamıyorum. Ondandır hüzün bulutlarıyla kapalı ufuklarım.
***
Ben bir ağacım, baharla açmak istedim, yapraklarımı. Nisan yağmurlarıyla ıslanan gövdem, dallara güç vermekten uzak düştü. Üstümü örten kabuklarım yer yer soyulmuş. Keşke yeşermeseydim, dal iken. Başka memleketlerdeki ağaçların hikâyesini dinlerken utanacak yüzlerin hala gülümsediğini görmekteyim. Ellerinde balatalarla olanları beklerken, veremediğim sürgünlerin acısını duyuyorum, bağrımda; “Keşke bir ağaç olmasaydım” diyorum.
***
Ben bir sokak lambasıyım, etrafı aydınlatmaktı görevim. Kime ait olduğu bilinmeyen taşlarla paramparça edildim. Sadece bir hayalet gibi duran enkazım, kaldırılmayı bekliyor, köşe başında. Görevi aydınlatmak olan benden, ne istedi ismi karanlık olanlar?
***
Ben bir defterim, cildi paramparça edilmiş. Sadece kitaplar mı cilt kapakları arasına alınır, kütüphanelerde? İçimde nelerin saklı olduğunu bilmeyenler, okuma-yazma yetenekleri olmadığı için, bende saklı kalan bilgileri bilmiş olsalardı, bu ülkenin kaderinin bu olmadığını bilirlerdi. “Ah, keşke okuma-yazma yeteneklerini kaybetmeselerdi de kaybettirmeye can attıkları bu yeteneklerini köreltmeselerdi de okusaydılar, beni” derim.
***
Ben bir köyüm, etrafı bağ ve bahçe ile çevrili olması gerekirken, harap terk edilmiş evlerle dolu. Eski günlerimi arzulamaktayım, cıvıl cıvıl insanlarla iç içe olan geçmişime hasret gidererek yok olmayla karşı karşıyayım, şimdi.
***
Ben bir kalemim, mürekkebi kurutulmuş ve gözden çıkarılmış, bir kenara terk edilmiş biçimdeyim. Daha önce yazılmasına vesile olduğum yazıların hatırına ehil bir eli bekliyorum, eskisi gibi insanlığa yol gösteren müellifleri özlemle bekliyorum.
***
Ben bir çeşmeyim, yalağı susuz kalan ve yolcuya bir tas suyu kana kana içirtmeyen. Nasıl olur da hala ismim anılır, kütüklerde? Çeşme ise suyum nerede su varsa niçin çeşme değilim?
***
Ben bir şehirim, geçmişin ihtişamına mühür vurmuş, ismi nice hükümdarla anılmış, kitaplarda geçmişten bugüne saygıyla zikredilmiş… Bugün neden varlığımın değeri anlaşılmıyor, bağrımda yetiştirdiğim şairler, edipler unutulmuş, dünyaya şekil vermiş isimler unutulmaya terk edilmiş, nisyanla imtihana tutulmuş, hanıyla hamamıyla medresesiyle camiiyle, konağıyla köşküyle, kilisesiyle havrasıyla bilumum yapıları moderniteye kurban edilmiş?
***
Bu hatıratımı noktalarken ne anlattığımı açıkça bu son sayfada belirttim. Her kuşun uçması, onun yaratılışında vardır. Hiçbir kuşun uçması engellenemez. Her ağaç, kuruduğunda kesilmelidir. Her sokak lambası aydınlatma amaçlıdır, süs dekoru değildir. Diğerlerini de açıklmaya zaten gerek yok. Anlamayan yukarıdaki satırları tekrar tekrar okuyabilir.
***
Yazdığı en son yaprağı imzaladı ve bu hatıratının ölümünden sonra yayınlanabileceğine not düştü.:
“Bu defterdeki hatıratımın neşrî benim irtihalimden sonra mümkündür. “
Kaynak: www.tyb.org.tr 07.04.2012
|

|
Mehmet Ali ABAKAY tarafından yazıldı.
|
|
Pazartesi, 02 Nisan 2012 05:53 |
|
Mensubu olmaktan daima övünç duyduğumuz ve sürekli olmasa da sitesine yazdığımız TYB, şehir konulu çalışmalara oldukça olumlu bakmaktadır. Kasım 2010’da gerçekleşen 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi ile üstüne düşen görevi yerine getiren ve sorumluluğunu idrakte kusursuz olan TYB, ileride farklı çalışmalarda da bulunacak.
TYB’nin şehir konulu çalışmalarını, TYB Şeref Başkanı olan Sayın D.Mehmet DOĞAN Bey’den edindiğimiz bilgi sayesinde sürdürme arzusunda olduğunu öğrenince, bir medeniyet davası olan hususun sıradan bir kılıfa büründürülmek istense de öyle olmadığını bir daha anladık.
***
Şehrine sahip çıkmayan anlayışların zaman içinde medeniyete dair söyleyecek sözlerinin tükendiğini ve medeniyet denince asrî yaşamla sınırlı olan belleklerinin, sosyal yaşantıyla çevrelenmiş olduğunu sanmaktayım. O sosyal yaşantı ki festivallerle, sportif çalışmalarla, gezilerle, büyük alışveriş merkezleri yapmakla, yeşil alanları artırmakla, şehrin çehresini modern binalarla süslemekten ibaret kalmakta ve bu manzarada medeniyetten kast olunan birçok vasfın itibar kaybına uğratılmaktadır.
***
Şehrine sahip çıkmayı, temizlik kültürüyle, yemek çeşitleriyle ve senede bir iki kez gece düzenlemekle eş tutanların algı problemini, meselesini biz değil, olsa olsa sosyologlar çözebilir, psikyatristler ortadan kaldırabilir. Bizim medeniyetten kast ettiğimizi anlamaktan yoksun olanlara anlatacak bir şeyimiz de olamaz, yazdıklarımızdan başka.
***
TYB Sitesi’nde çalışmalarını imrenerek okuduğum Sayın Yahya DÜZENLİ, şehirler hususunda bizden daha yetkin biçimde şöyle der:” “Mekân yabancılaşması” modern zamanlarda olduğu kadar, kadîm dönemlerde de görülen önemli bir sendromdur. Özellikle bir medeniyetin ruhunun üzerinden çekildiği şehirlerde ‘münzevi’ bir şekilde yaşayan mekânların muhataplarında bıraktıkları bir sendrom… Mekân mı insana, insan mı mekâna yabancılaşıyor? Aslında her ikisi de… İnsanın mekâna yabancılaşması; onu tanıyamaması, ona karşı ‘hissizleşmesi’dir. Mekânın insana yabancılaşması ise, insanla olan ilişkisinde fonksiyonunu kaybetmesi, ‘duyu kaybı’na uğramasıdır. “
“Mekân Yabancılaşmasına Tutulmak “ başlıklı yazısında ayrıca şunu da belirtir:” Bize ait” olduğunu zannettiğimiz fakat ruhunu kaybettiğimiz, onlara yabancılaştığımız, karşısında etkilenmediğimiz tarihî mekânlarımızın manasını ve hala süregelen çekiciliğini ve etkisini, onları gören “yabancı”lardan dinlediğimizde/okuduğumuzda biz bile hayret ediyoruz.
“Nasıl olur? Bu mekânlar bize bir şey anlatmazken, onlara nasıl anlatabilir?” şaşkınlığını yaşadığımız şehrin sakini olan “gerçek sahipleri”, bugün artık giderek ölüme terk ediliyor… “Gerçek sahipleri” diyorum çünkü, sadece o tarihî mekânlar şehrin “ne olduğu”nu, “kime ait olduğunu” anlatabiliyor. Şehrin bir zamanlar sahip olduğu ruhu ancak o mekânlar yansıtabiliyor.”
***
Evet, Ülkemizde eksikliğini hissettiğimiz “Şehir Yazarları” ismiyle bir kuruluşa ihtiyaç vardır ve şehir konulu çalışmaları bulunan yazarlarla isimler, bir an önce bu oluşumun içine girerek, medeniyet adına bu işi üstlenip, bir ilk olacak bu oluşuma destek sunmalıdır.
Daha önce de birçok kez ele aldığımız Şehir Kitaplıkları Projesi de bu oluşum etrafında her şehirde hayata geçirilebilir.
TYB, ikincisini düzenleyeceği Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’nde katılımcılara “Şehir Yazarları Oluşumu” teklifini götürmelidir. Bu teklifi yaparken, oluşumun TYB çatısı içinde olmasını elbette isteriz ki ancak köklü, geleneğe yabancı olmayan kuruluşların böylesi zor görevleri üstlenebileceğine eminiz.
TYB, bu oluşumun zeminini hazırlamaktadır ki Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’ni hayata geçirmektedir. Bizim bir yazıda her şeyi dile getirmemiz mümkün değildir. Sayın DÜZENLİ’nin de belirttiği gibi içinde yaşadığımız mekânlara artık yabancılaştık. Bizi üzen en önemli husus da yaşadığımız yerleri yabancılardan öğrenmemizdir. “El” denilerek küçümsenen yabancının çektiği fotoğraflardan, verdiği bilgilerden yola çıkarak şehri tanımaktan daha fecî bir durum var mıdır, medeniyete sahip çıkanların ve şehir üzerine çalıştığını ifade edenlerin nazarında?
***
Şehre dair çalışmalar içinde bulunan ve ısrarla bunu sürdürmeye kararlı olanların içinde bulunduğu sıkıntıları ele almayacağız, öncelikle. Bu yazarlardan istenen şayet şehri tanıtmak ise bu yazarlara tanınan imkânlar vücuda getirilmiş midir?
Kültürle sanatla turizmle yatıp kalkanlar, sadece deniz görmüş şehirlerde işlerinin turistlere hizmet etmek olduğunu mu zanneder?
Şehrin birer mührü gibi duran yapıların ayakta durması, kimisinin artık ilgisizlikten harap durma düşmesi ve birçoğunun artık fotoğraflarda yitikler kervanına katılması, kültürle sanatla bağlantı kurulamayacaksa ve ilgililer tarafından ele alınmayacaksa Şehir Yazarları ne yapabilsin?
Şehir Yazarı gerektiğinde mimarîyi öğrenir, arkeolojiden beslenir, tarihten kopuk yaşamaz, ilgi alanına giren beldenin coğrafyasından uzak düşmez, inanç yelpazesini tanımak zorunda ve ilgi alanı ile sınırlı bölge hakkında ne kaynak varsa temini yolunda ömrünü adar.
Ortaya çıkan birkaç eserle avunur, ihtiyaç halinde çağrılır, bir devlet büyüğü konu hakkında bilgi istediğinde kapısı çalınır, önemli günlerde ve haftalarda bir yemek ziyafetinde yaptıklarının önemli olduğu vurgulanır. Gerisi laf u güzaf!...
“Şehir Tarihi Yazarları Oluşumu” hakkında daha fazla bir şey belirtmeye gönlüm razı değil. Çünkü bunun yankılarını aldıktan sonra, düşündüğümüz doğrultuda bazı gelişmeler olursa” Şehirlerin Kimsesizi: Şehir Tarihi Yazarları” üzerine söylenecek sözler, şehirlerin kimsesiz olmadığını, şehir tarihi yazarların bu şehirlerin sahibi oldukları ortaya çıkacaktır. Bir şeyler olmayacaksa “Şehirlerin Kimsesizi: Şehir Tarihi Yazarları”, yine çalışacak, yine şehirlerini tanıtma alanında eserlerini oluşturacaktır.
***
Keşke üniversitelerde masa başı çalışan kimileri de şehir tarihine verdiğimiz değerin farkına varsa… İlgili kurumlarla kuruluşlara gelince onlar da bizi bilir biz de onları biliriz. Onlar, akademisyendir, dokunulmazdır, söyledikleri kuraldır, belirttikleri doğrudur, eleştirilmezdir. Bizim dediğimiz, onlara göre ehemmiyetsiz konumdadır.
Bilmedikleri bir şey vardır, sadece: yaşadıkları şehirden habersiz olmasalardı, bizim yazdıklarımız kadar onlar da yazardı. Söyleyeceğimiz, sadece bu!..
***
Peki bizi neden anlamazlıktan gelmektedir, sözü geçenler? İşte burada bir medeniyet çatışması vardır ve düne ait olan ne varsa onların gözünde kayda değer sayılmamakta gibidir. Yapıları onaranların gözünde bu mekânlar elbette tarihî eserdir.
***
Biz, ruhunu kaybetmiş mekânların, bu eserlerin taş duvarlardan ibaret olduğunu zaten bilmekteyiz. Bu yapılara ruh vermektir, yeniden meselemiz. Kördüğüm, burada başlamaktadır.
01.04.2012
Kaynak: www.tyb.org.tr
|

|
Ali KUTAY tarafından yazıldı.
|
|
Pazartesi, 02 Nisan 2012 04:47 |
|
Tarihsel süreç içinde ve toplumların ve ekonomik sistemlerin gelişimi bağlamında ele alındığında, çocuk çalışmasının kapitalizm öncesi toplumlarda da var olduğu görülür. Ancak çocukların ekonomik yaşama dahil edilmeleri ve giderek çocuk çalışmasının, çocuk emeği sömürüsü biçimini alması birkaç yüzyılı kapsayan bir süreçtir. 12.-13. yüzyıl İngiltere’sinde başlayan bu oluşum, günümüzde, gelişmekte olan ülkelere transfer edilmiştir.
19. yüzyıla kadar İngiltere’de başıboş çocuklar çiftçilere satılarak ya da fabrikatörlerle anlaşma ile kiralanarak çalışmaya zorlanmışlardır. 19. yüzyılda fakir evlerindeki çocuklar dokuma fabrikası sahiplerine çok düşük ücretlerle çalıştırılmak üzere kontratla verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde yoksullar arasında sayılan bakıma muhtaç çocuklar, geleceğin çocuk işçilerinin çekirdeğini oluşturduğu gibi, “fakir- kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocuk” olgusunun ve bu tür çocuklara yaklaşımın da temelini oluşturmaktadır.
Böylelikle çalışma yaşamının küçük dev adamları olarak, ekonomik faaliyetteki yerlerini alan çocukların çalışması ise, ne yazık ki, uzun vadede toplumlar için daha ağır sonuçlar doğurmuştur. Bunun en somut örneği, nüfus sayımlarında çocuk ölümlerinin en yüksek sırayı almasında görülür. Nitekim, “aynı dönemde Manchester’da ölenlerin yarısı on yaşına varmamış çocuklardı.” Bu çocukların çalışma koşulları açısından nasıl bir sefalet içinde olduklarına ilişkin çok sayıda kaynak mevcuttur.
Çocukları korumaya ilişkin çıkarılan yasaların temelinde hep aynı neden bulunmaktadır. “çocuğun sömürülmekte; insan soyunun geleceğinin tehlikede olduğu... ve hep aynı sonuca varılmıştır: çocukların yasal olarak korunması.”
Bu koruma çabası, gelecekteki işçileri kurtarmak adına, sanayinin de işine gelmiştir. Kapitalizmin kendi doğası gereği üretileni harcayacak ve üretimin devamı için yeniden yetişecek bir işçi grubuna ihtiyaç vardır ki, çocukların bu şekilde çalışması, işverenin gelecekteki işçi ve tüketici grubunu olumsuz etkilediğinden yine işverenlerin çıkarına olmak üzere bir dizi sosyal politika kuralı üretilmeye çalışılmıştır. “bunun içindir ki devletin ve insancıl kimselerin de yardımıyla, “Çocukları koruma deneyine girilmiştir.” Bu kez dünyanın gündemine, yeni bir cümle girer; “ÇOCUKLARI KURTARALIM”
Buna ilişkin en önemli argüman çocuk çalışmasının yararları üzerine yapılan tartışmalarda kendini göstermektedir. Günümüzde halen bazı toplumlarda, çocuk çalışmasına ilişkin kültürel yapı önalana çıkarılmakta ve çocuk çalışmasının onun gelişimi üzerindeki yararlarından söz edilmektedir. Özellikle azgelişmiş ülkelerde, gerçekten de, eğitim ve okullaşma oranının düşüklüğünden de desteklenen nedenlerle, çocuğun çalışması onun eğitim ve yetişkin yaşama dahil olmasının vazgeçilmez tek aracı olma özelliğini korumaktadır. Ayrıca, bu tür ülkelerde çocuk çalışmasının, ne çocuk ne de aile için, gelişmiş ülkelerdeki anlamı içermediği ve çalışma yaşamına dahil olarak evinin ailesinin geçimine katkıda bulunan çocukların psikolojik ve sosyal açıdan da kendilerini gelişmiş ülkelerde bulunan yaşıtlarından daha güçlü ve başarılı algıladıkları vurgulanmakta, sürecin bu boyutunun göz ardı edilmemesi önerilmektedir.
Tartışılan en önemli konulardan biri, özellikle aile ya da devlet gözetimi altında çocukların yaşlarına ve gelişimlerine uygun olarak çalıştırılmasının yararları üzerinedir ve hiçbir ebeveynin çocuğunun kötü koşullarda çalışmasına göz yummayacağı ve çocuğunu koruyacağı varsayımından hareket edilmektedir. Oysa, çocukların yaşlarına ve eğitimlerine uygun olmayan işlerde çalışmalarına da, öncelikli olarak izin veren ailelerdir ve aileler yoksullukla baş edebilmek için çocuklarının kötü koşullarda çalışmasına, bazen köle gibi alınıp satılmalarına ve kiralanmalarına aracı olmaktadırlar.
Bu nedenle özellikle son yıllarda çocuk çalışması ile çocuk emeğinin sömürüsü arasındaki farklar tartışmaya açılmıştır. Çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesine ilişkin olumlu çabaları içeren çalışma biçimi “çocuk çalışması” ve çocuğun gelişimine uygun olmayan koşullarda çalışması “çocuk emeğinin sömürüsü” olarak tanımlanmıştır. Bugün tüm ülkelerde önlenmeye çalışılan, çocuk emeğinin sömürüsüdür.
|

|
Mehmet Ali ABAKAY tarafından yazıldı.
|
|
Cumartesi, 31 Mart 2012 08:08 |
|
Kimi zaman gıpta ile bakardık, şehir görmüş insanların kaza dediğimiz, nüfusu üçbini zor bulan, köy yaşantısından kurtulmamış ilçemize, gelişlerine. Şehirlinin giyimi-kuşamı, konuştuğu dil, bizde ister istemez bir hayranlık uyandırırdı. Onlar gibi giyinmek, onlar gibi konuşmak, onlar gibi yaşamak, hayallerimizi süslerdi, her daim.
Ben, yirmi senedir yaşadığım şehir hayatından kaçıp her dem soluğu, küçücük ilçemde alınca, rahatlar gibi olmaktayım. Küçücük ilçemin kırk senede nüfusu her ne kadar on beş bini bulmuş ise de geçmişteki çocukluğumuzun hayal-meyyal hatırladığımız köyü konumundadır, şehre göre.
***
Şehir hayatının gittikçe insanı bunaltan havasında yaşamı güçleştiren harcamalar ve daima tüketici konumunda bulunmak, doğal olanı bulamamak, yüzde birkaç maske ile dolaşmadan yaşayamama ile bunun gibi etkenlerin dışında şehri şehir yapan medeniyet kavramının anlaşılmaması ve dünden bugüne gelen mirasın, tarihî, ananevî, kültürel, sosyal alanda dünden kopuk bir yaşantının ideal olarak benimsenmesi, böyle olması gerektiği hususunda birçok insanın, kalemin adeta ikna edilmiş olması yatmaktadır.
Şehri şehir kılan özelliklerin, vasıfların başında bugüne gelen yapıların korunarak, amaçlarına göre kullanılıp, bu yapıların geleceğe kuruluş manaları ile miras bırakılmasıdır, bir bakıma, insanı mutlu kılan davranış.
***
Ne yazık ki dünden bugüne taşınan bir çok yapı, mimarî eser, ruhundan uzaklaştığımız medeniyeti hatırlatırken, yarına taşınması, miras bırakılması konusunda iyimser olmaktan çıkıp, karamsar olmaya doğru yol almaktayız.
Siz, aynısını bugünkü teknolojik gelişmelere rağmen yapamadığınız yapıyı yıktıracak, yerine elli-altmış senelik betonarme yapıyı konduracak ve birçok zelzelede yıkılmamış, taşı oynamış olmayan yapılar yerine, kolonları ufak bir depremde çatlayan, orta şiddetli depremlerde acûzeye dönen beton binaları teşvik edeceksiniz.
Kalkıp Sultan Ahmed’i yıktırıp yerine asansörlü cami yaptığınızda, “Eskiden asansör yoktu.” demeye getirirsiniz adeta; işin fecaatinin bilinmemesi için. Asansör vardı da yüzlerce sene önce yapmadılar mı?
Bugün çift girişli minarelerdeki ustalığı yerinde görmekten yoksun olanlara “iki parmağımızı gözüne!” dese de ne ima ettiğimiz anlaşılmaz.
***
Taş yapıları ortadan kaldıran mantık, silsilesine bakıldığında her şehirde birçok taş yapılara olan düşmanlığın sebebi, oldukça geniş bir mekâna sahip olan yapıların işyerlerine ya da rant amaçlı kuruluşlara pazarlanmasıdır, açıkçası.
Yapıya doymuş ve kolu kanadı kırılmış şehir merkezinde böylesi taş yapılar için onarımların geciktirilmesi ve zaman içinde yol geçme manevraları, bir zaman gelir, imzaya yetkili kurulların hışmına da hedef olmaktadır: Urun ha!..
Beklenen nedir ki, istenen nedir ki!.. Kepçelerle bir günde temellere sarkan maharet, yıllarca harcanan emeği, alın terini, bu mekânlarda meydana getirilen hayatı bir çırpıda silivermektedir.
***
Başka ülkelerdeki yapılara göz attığınızda yüz senelik mimarî eserlerin tarihî sıfatları hakkettiğini görürüsünüz de bizde üç yüz-beş yüz senelik yapılara görülen reva, insanı hüzne mutallî etmesin de ne yapsın?
Göz göre göre birçok bedesten, han, hamam, köşk böylelikle ortadan ve aradan kalktı. Çağın gereklerine uygun biçimde asırlarca ayakta duran mezarlıklar da saygıyı hak etmedi, açıkçası.
***
Yaşadığım şehir olan Diyarbekir’de mezarlık mı dersiniz köşk mü dersiniz medrese mi dersiniz… Elimizde fotoğrafları bulunan birçok mekânın yerinde çirkin, abus suratlı, estetikten yoksun, bir yanı inmeli duran yapılar görülmektedir. Birçok mekânın da yeri yüz sene öncesinde kitaplarda olmasına rağmen bilinmemesidir, insanı üzen husus. Bu yapıları yıktık da elimize geçen ne oldu?
Dünyada kendi vasfına göre ilk ve tek, emsalsiz olan Diyarbekir Kalesi can çekişirken, günübirlik açıklamalar ve kısa vadeli kalenin orijinalini bozan sözde tadilatlar, görenleri şaşırtırken, göz estetiğinden yoksun olanların buğulu-çizili camlar arkasından yaptıklarıyla övünmesi, neye yorumlanabilir?
***
“Şehir” denince çok katlı binalara insanı hapsedenler, insanı topraktan, bahçeden, gülden, kuş sesinden, sudan koparttıkları yetmiyormuş gibi, asabîyeti artanlara akvaryumda balık seyretmeyi, balkonda çiçek yetiştirmeyi, ayda bir odadaki kimi eşyaların yerini değiştirmeyi ruh sağlığı açısından tavsiyede bulunmaları yok mu, bu daha kahretmekte, insanı.
***
Topraktan kopartılmış insanın, kapatıldığı kafesler altundan bile olsa özü gürlüğü, hürriyeti elinden alınmıştır. Şehirleştiğini sanan kimilerinin şehir içinde yeşil alan adı altında yaptıkları parklar, insanın kendisini rahat hissetmesine imkân vermekten uzaktır.
Dün, bu yapılar yıktırılmasaydı, şehre geçim telaşı sebebiyle mecburen ikamet edenler, koparıldıkları, koptukları güzel ortamı en azından hatırlayacaklardı:
-Burada da ağaçlar var, çiçekler açmakta, güller rayihasından bir şey kaybetmemiş.
-Bak, şu ağaçtaki kuş, ne güzel ötüyor.
-Gördün mü şu daldaki uğur böceğini?
***
Heyhat ki heyhat!.. İnsanı tabiattan kopartanlar, yabancılaştıranlar, şimdi de reçete olarak temiz, havadar, teknolojinin fazla yer almadığı, sebzesi, meyvesi doğal, kırlara sahip, bir esintiyle binlerce çiçeğin kokusunu insana hissettiren, ruhunda fırtınalar kopartan el değmemiş köyleri, yaylaları, akarsu çevrelerini işaret etmektedir.
***
Biz, elbette zorunlu olarak çok katlı yapılarda yaşamak zorundayız, toplu yaşamın kendince zorlukları söz konusudur. Köydeki, ilçedeki rahatı şehirde bulmak nâ-mümkündür. Fakat, şehri medeniyet merkezi olarak gösteren mimarî yapıyı korumadığımız zaman, “Burada camiî vardı, şurada hamam, orada han, ta şurada kilise!..” dersek, tarih bize hesap sorduğunda, “Ne yaptınız, size bıraktığımız emaneti?” derse, cevabımız ne olur?
***
Kızılderililerin çevreye ve tabiata verdiği saygıyı okur, dururuz kimi kitaplarda. Onların ibretlik sözleri, beyazın ülkelerini tahribe ne kadar iştiyaklı olduğunu göstermektedir. Peki biz, çocuklarımıza Kızılderililere uygulanan kimi kamp zorunluluğu müeyyidelerini getirmiyor muyuz, uygulamalarımızla?
Çocukların tabiatın birçok zenginliğinden habersiz, yoksun oluşunu belgeselleri seyre dalarken görmemekte miyiz?
Peki bizim kuşağımızın şehirlerin bağrına zehirli hançer misali daldırılan bayındırlık, çağdaş mimarî uğruna ortadan kaldırılan zenginliklerden mahrûm bırakılmışlığımızın faturasını kim ödedi?
-Bakın, bu otelde sadece bin yatak var, karşıdaki bin üç yüz yataklıdır.
-Burası şehir harabelerinden temizlenerek, devasa kültür merkezi inşâ edildi.
-Hele karşıdaki modern yapının eski yerinde eski püskü bir medrese vardı!..
***
Ege’de, Akdeniz’de her ne kadar uygarlıklardan kalan yapılar, zamanında sahiplenilmemiş ise de bugün el üstünde tutulmaktadır. Buna İç Anadolu’da, Doğu’da, Güneydoğu’da aynı yaklaşımla şahitlik edemiyoruz.
Batının medeniyetinde turizme dayalı itina ve gizliden gizliye bu bölgeye bir hayranlık söz konusudur. Bizim Medeniyet anlayışımıza olan öfke, kendisini dolaylı olarak göstermiyor mu?
Meselenin özü bu iken, kalkıp fazla sözü tüketmeye, kalemi yormaya ne gerek vardır? Belki bu hususu, ileride birkaç yazıda ele alarak, açacağız. “Şehir” denince, “Metro”, “Yeşil Alan”, “Parklar”, “Tiyatro”, “Sinema, “Sportif Karşılaşmalar” olmak üzere akla gelen birçok şeye itirazımız söz konusu değildir.
***
Onların yapıları binlerce senelik iken itibar görür de bizim yapıların en yaşlısı bin yılını fazlaca aşmamaktadır. Binlerce senelik yapılara gösterilen ihtimam, benden esirgeniyorsa, bunu birkaç sayfada ele alıp anlatmamız, sözümüzün bittiğine yorumlanmamalıdır. Söylenecek çok söz vardır, herkesin doğruyu bilmesi adına. Bu yapılar ortadan kalktıkça kültürel miras da kaybolmaktadır. İşin önemli bir yanı da, budur!..
Kaynak: www.tyb.org.tr 31.03.2012
|
|
Son Güncelleme: Cumartesi, 31 Mart 2012 08:09 |

|
Ali KUTAY tarafından yazıldı.
|
|
Pazartesi, 26 Mart 2012 18:23 |
|
197 ülkenin 60'ında zorunlu eğitim süresi 8 yıl ve daha az, 130'unda ise 12 yıla kadar zorunlu. Dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğu, uzun süreli zorunlu eğitimi tercih ediyor. 197 ülkenin 60'ında zorunlu eğitim süresi 8 yıl ve daha az süreler içerirken, 130'unda 12 yıla kadar zorunlu eğitim uygulanıyor. 197 ülkenin yaklaşık 137'si Türkiye'deki zorunlu eğitim süresinden daha uzun bir zorunlu eğitim süresine sahip.Milli Eğitim Bakanlığınca yapılan çalışmaya göre, dünya genelinde 197 ülkenin 60'ında zorunlu eğitim süresi 8 yıl ve daha az süreler içerirken, 130'unda 9-12 yıl arası ve 7'sinde ise 13-14 yıllık eğitim veriliyor.Türkiye ise 8 yıllık zorunlu eğitim süresiyle yüzde 30.5'lik grupta yer alıyor. Başka bir ifadeyle 197 ülkenin yaklaşık 137'si Türkiye'deki zorunlu eğitim süresinden daha uzun zorunlu eğitim süresine sahip.Zorunlu eğitime başlama yaşı 3-7 arasında değişiyor. Ülkelerin çoğunluğunda zorunlu eğitime başlama yaşı 6 iken, 38 ülkede ise zorunlu eğitime 6 yaştan önce başlanıyor. Zorunlu eğitime başlama yaşı 7 olan 44, 6 olan 113, 5 olan 33, 4 olan 4 ve 3 olan 1 ülke bulunuyor.Eğitim süresi de ülkelere göre farklılık gösteriyor. Zorunlu eğitim 5 ülkede 5 yıl, 24 ülkede 6 yıl, 11 ülkede 7 yıl, 20 ülkede 8 yıl, 54 ülkede 9 yıl, 34 ülkede 10 yıl, 20 ülkede 11 yıl, 22 ülkede 12 yıl, 6 ülkede 13 yıl, 1 ülkede ise 14 yıl. Böylece 197 ülkeden 60'ında zorunlu eğitim süresi 8 yıl ve daha az, 130'unda ise 12 yıla kadar zorunlu eğitim uygulanıyor. 137 ülkede, Türkiye'deki 8 yıllık zorunlu eğitim süresinden daha uzun zorunlu eğitim sistemi uygulanıyor.
Avrupa Birliği ve bazı ülkelerde zorunlu eğitim süresi çeşitlilik gösteriyor. Zorunlu eğitime başlama yaşı Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Almanya, İrlanda, Estonya, Fransa, İtalya, Avusturya, Romanya, Portekiz, Polonya, ABD, Avustralya, Kore, Japonya'da 6 olarak uygulanıyor. Bulgaristan, Finlandiya ve İsveç'te 7, Macaristan, Hollanda ve Malta'da 5, İngiltere'de ise 4-5 yaşındaki çocuklar zorunlu eğitime başlıyor.Dünyadaki uygulamalarda eğitimin yapılanmasında ilk kademe ilkokulların süreleri de değişiyor. İlköğretim süresi Almanya, Avusturya, Brezilya, Bulgaristan, Macaristan ve Rusya Federasyonu'nda 4 yıl, Fransa, İtalya, Hindistan ve Pakistan'da 5 yıl, Japonya, Hollanda ve Güney Kore'de 6 yıl, Avustralya, Norveç ve Güney Afrika'da 7 yıl, İrlanda'da ise 8 yıl olarak uygulanıyor. Ülkelerin ilköğretimin başlangıcından lise son sınıfa kadar toplam öğrenim süreleri, 10 yıl ile 13 yıl arasında değişiyor.Dünya genelinde 204 ülkenin 50'sinde lise sona kadar öğrenim süresi 13 yıl, 116'sında ise 12 yıl olarak uygulanıyor.Lise eğitiminin sonuna kadar toplam öğrenim süresine göre ülkelerin sayıları ve yüzde dağılımları şöyle: Ülkelerde, eğitim süresinin üniversite öncesi yıllar itibarıyla yapılandırılmasında, 3 basamaktan oluşan bir yapılanma olduğu görülüyor. Bu yapılandırmanın dışında bazı ülkelerde ise eğitim ''4 5 2, 5 3 4, 5 4 3, 6 2 4, 6 3 2, 6 3 4, 7 3 2'' şeklinde kademelendiriliyor.
|
|
|