Hesabınız yok mu?
Serbest Kürsü
Cahilin Okumuşundan Korkmalı İnsan -2
Mehmet Ali ABAKAY
Cuma, 18 Mayıs 2012 08:08

Her zaman sabırla yoğrulu olan kimliğinde Eyyubça davranan halk, artık tahammülün sınırlarını zorlayan ve geçmişe hasret duyanların babalarının saltanatını sürdürme anlayışı, gittikçe değişimler içinde olan toplumda anlayışla karşılanmaktan uzaktır. Belki edebiyatta, sanatta, müzikte kendisini iyi yetiştirmiş olanların yetiştirilme tarzı gereği tepkileri olabilir.

Bu  tepkiler, kendi fildişi sırça saraylarında rahatsızlıklar oluşturabilir. Halka rağmen halk adına yola çıkanların artık bilmeleri gereken şu olmalıdır: Toplumda ayrıcalıklı yaşama yerine vatandaş gibi yaşayın, sanatınızı yine icra edin, halkın beklentilerine kulak tıkamayın, akrep misali su ortasında iğnelerinizle halkı tehdid etme alışkanlığınızdan vaz geçin ve her çağdaş toplumda olduğu gibi ilgi alanınızda ustalaşın.

Bizim beyler, bu teklife sıcak bakmaz. Zannederler ki dünya kendi etraflarında dönmektedir. Onlar olmazsa bu ülke, bulunduğu konumundan gittikçe uzaklaşır. merak etmesinler, onların varlığıdır, bu ülkeyi uzun zamandır, sıkıntılara gark eden meseleler.

İnsanımızı diline dolayarak, onu aşağılayarak, kendisiyle maytap (!) geçenler, halk adına yola çıkan, halkı aydınlatmayı görev bilmiş, bununla yükümlü ve bu sorumlulukla sanatını icra edenler, bir bakmaktasınız ki kendilerine iğne batırıldığında çuvaldız stoku yaptıkları için top yekûn saldırıya geçerek, kimi kaleleri daha önce aldıkları için tecrübelerini konuşturmaya çalışır, basında önce zemin oluşturur, daha sonra sesli ve görsel medyada atağa kalkarlar.

İşin garibi haklı iken haksız konuma itilenlerin halktan birileri olmakla suçlanmaları, kendisini insan bilenleri üzmektedir.

İcra ettikleri sanattan halkın anlamadığı yalanını ileri sürenler, yaptıklarının ancak aydın-elit tabaka tarafından anlaşılacağını ifadeleridir. Eğer halk bundan anlamıyorsa problem yok, size üç-dört salon verilsin ve orada sizin dilinizden anlayanlara ne sergilerseniz sergileyin, sunun, oynayın. Buna itirazı olanlar, sanatın insan damarlarından biri olduğunu haykırır ve hayat damarlarından biri olan sanatın (!) ortadan kalkmasıyla toplumun karşı karşıya kalacağı zorluklardan dem vururlar. Bir türlü halkın neyi, nasıl kaybedeceğini ispatlama yeteneğine sahip olmazlar.

Bir dönem "Halk Evleri" ismi altında mevcut sistemin ideologu kesilenler, arada geçen üç kuşağın içind ebulunduğu değişimin farkına varmaz, koskoca dünyada ebabilden başka kuş tanımadıklarından kargaya serçe, şahine baykuş, katıra at demeye devam eder gibi, okumuş olmalarına rağmen "Merd-i Kiptî secaat arz ederken sirkatın söyler" derecesinde davranır.

 ***

Bizimkiler, kabul etmez.. Darbuka çalanı bile kendisini toplumun öncüsü sayar, halkı küçümser ve birkaç sinema filminde rol alanlar, hayatlarını ustalıkla anlattıkları halkı yerin dibine geçirmede ustadırlar.

Demokrasiye rağmen azınlık psikolojisiyle hareket ederler:

-Bizim halkımız cahildir, kafası çalışmaz, yüzdesinin çoğu aptaldır, onlar sürü gibidir, onların kendi başlarına karar verme yeteneği söz konusu olmaz, opereti beğenmez, saraydan kız kaçırmayı seyretmez, sanattan, edebiyattan, orotoryadan haz etmez, tiyatroya gitmez, heykelleri sevmez, batıya uyumlu değildir. Biz, kazanılmış haklarımızı ebediyen istiyoruz. Biz karanlıklar içinde olanların aydınlık deniz fenerleriyiz. Halk, mitolojiden ne anlar, Zeus’tan, Artemis’ten, Apollon’dan, Platon’dan, Socratess’ten, Durkheim’den, Zola’dan,  Fiyodr Mihayloviç Dostoyevski’den ne anlar? Biz, bu gidişle yok oluruz, tükeniriz, nerede bizim o eski ihtişamlı günlerimiz?

Evet, bu satırları kaleme alan halkın içinden gelmiş, ne annesi ne babası okula gitme imkânı bulan, Türkçe’yi ilkokulu bitirince konuşmaya başlamış, övünülen English-London dilini öğrenmiş, kendince eserler kaleme alan ve tiyatro oyunlarını yazmış, romanları bulunan, şiirleri seslendirilen, birkaç kez ödülle taltif edilmiş halk çocuğu olarak, okumuş cahillerden çektiğimizi, kimseden çekmediğimizi belirtmek istiyorum.

Bu topraklarda doğmuş, büyümüş, yaşayan kişilerin bu toprakların tarihine yabancı bırakıldığını, örfüne, an’anaesine düşman kılındığını, inancına muhalif yetiştirildiğini, kendi içinden çıktığı toplumu beğenmeyen, milletini aşağılayan, kendisinden başkasını adeta insan görmekten uzak olanları, suyun ortasında kuyruğundaki zehirli iğne ile tehdid eden akrebe benzetme özgürlüğümüzü demokrasinin kemâle doğru giden çağımızın bu döneminde dile getirmek suç mudur?

Bizi halk çocuğu bilenlerin cehaleti çektikleri sinema eserlerinde belli değil miydi, uzun zaman? Köyden getirdikleri genç kızları hor görenler,  saçını, başını, elbisesini değiştirip çağdaş kıldıklarında filmin sonunda ya kızlar kötü yollara düşürülür  ya  da büyük şehirlerde kaybettirilir veya kendilerinden daha cevval çıkınca takdir edilirken,  amaç neydi? Ya fakir gençlerin dramı, nasıl işlenirdi, sinemada? Sadece sinema mı? Sinema dışında anlatacaklarımız roman olur. Biz romandan çok hikâyesini anlatmaya çalıştık.

***

 Halkın nabzına göre şerbet sunanların halka çektirdiklerinin belgeleri ve bilgileri gün ışığına yeni yeni çıktığı zamanda, işlenenlere göre, halkın insan yerine konulmadığına birer işaret değil midir?  Şimdi düşeni fazla eleştirme, akla “Düşene hep vurulur” sözünü getirdiği için başka konulara girmeyi istemiyoruz.

Halkın içinden gelen biri olarak insaf ölçülerinde tenkidimizi yaparken, vicdanımızın sesini dinliyoruz. Anlatılacak çok şey vardır ki akla-hafsalaya sığmaz. Zaten basında yer alan kimi bilgiler, açıklamalar dün neyin nasıl yapıldığını ortaya koymaktadır.

***

Sözün özü, okumuş cahillerden sakınmak lazımdır. Halk çocuklarını küçümseyen aristokrat tebanın varislerini anladık, buna söylenecek sözümüz yok. Halkın içinden gelenlerin okuduktan sonra kendi insanını benimsememesine ne buyrulur?

***

Hayata bakarken at gözlüğünden başka gözlüğü kabul etmeyen, erkekliğe leke sürmeyen bu anlayış, zamanla tükenişe doğru yol alırken, yalnızlığın vermiş olduğu sıkıntıyla beraberinde bazılarını da sürüklemek istemektedir.

Cahilin okumuş olanından çektiğimiz sıkıntılar, son yetmiş-seksen yılın çözüm bekleyen birikmiş meselerinden anlaşılmıyor mu?

***

Çık işin içinden, şimdi. Kendi geçmişini bilmeyenin, kendi kaynaklarına yabancı kılınanın, kendi özünü inkar edenin kendi kendisini kutsayarak, aydın-münevver-entelektuel etiketiyle hareket ederken, “Cahilin Okumuşundan Korkmalı İnsan!.. “ başlığı yerine uygun ifade midir?

Kaynak: www.tyb.org.tr

 



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Cuma, 18 Mayıs 2012 08:10
 
MONAD (Herşeyin özünden)
hndak
Perşembe, 17 Mayıs 2012 15:12

“Bir şeylerin değişmesi için önce kendinizi değiştirmelisiniz!” derdi bilge peki dünün bugünden farkı neydi. Değişikliğe kendini tekrarlayan aynı eylemler üzerinden varılabilir miydi? Hep ters gidiyordu ve ne kadar dilersen dile gerçek olmanın yakınından bile geçmiyordu hayaller. Çok basitti dedikleri sana; her şey inandırıldığın doğrulardan ibaretti sözde ama biliyordun sağlamasını yaparken hayat bu kadar basit değildi yaşamak. Bir yerde sorun vardı. Yolun budur diye önüne serilenleri kat ettikçe anladın bir yere varılamıyordu bu yönden. Daha fazla karmaşa daha fazla yalnızlık ve daha fazla haksızlık. Tek başına kaldığını düşünmenin verdiği rahatsızlık seni her gün daha da hasta ederken, üzerlerine biçilmiş rollerin hakkını vermeye çalışanların dünyasında yetimsin; daha ne kadar gizleneceksin kendinden, bulduğunu sandığın her cevap daha fazla soruya gebeyken. Şimdi ben sorsam sana tek başına parça parça ama koskoca bir bütünün içinde tek bir parça olma hayallerini nerede bıraktın. Anla; anlamak insan olmanın gizemine giriş anahtarı olacak...
Ve Monad tüm bu hengamenin içinde farklı bir düşünce. “Olağanüstülüğü sıradanlığın içine saklı bir güne uyandığında aynaya baktı. Kayıp milyonlarca insan işte tam orada yüzleşmek için bekliyordu. Anlamak silahına kurşun niyetine sürülmüş suallerle vurulduğunda; her bir yansıma ters çevirdikleri soru işaretinde asarak yok etti kendini. “Bire” özlem duyan kırıkları bilincin bağımsız birbirinden ve bir o kadarda muhtaç salınırken boşlukta; içindeki sesin ezelden beri yankılanan nefesi ele geçirdi tüm sebepleri mırıldanarak kendi kendine. “Merak etme fark etmeyecek kimse gidenleri ve elbet duyanlar yeni oyunun kurallarını bilerek dönecek geri”.
Monad görünüşünde bir romandır ama içeriğinde çok daha fazlasıdır. Bir okuyucu yorumuyla özetlersek: 
"Her okur gibi bende ilk önce arka kapak yazısına dikkat ettim. Ve daha ilk paragrafta yazan "Verilecek tek bir cevabınız olsa hangi soruyu sorardınız?" soruyusuyla kısa süreli bir afallama yaşadım ardından Olağan üstülüğü sıradanlığının içine saklı bir güne uynanların hikayesini okumaya başladım gerçekten de arka kapak yazısının son paragrafında yazan kafkavari bir sorgulama olup olmadığının merakıyla. Karakterleri ya da hikayeyi özetlemeye çalışarak sizi hikayenin bütününe yayılmış gizem ve merak unsurundan yoksun bırakacak değilim. O yüzden şöyle izah edebilirimki farklı ve orjinal bir felsefi bakış açısını karakterlerin hikayeleri içine çok güzel işlemişler. Sürekli bir aksiyon hali de sıkıcılıktan arındırmış romanı. Yer yer romantik öğeler ve uçuk fikirlerde bulunuyor. Anlayacağınız 427 sayfayı bitirdiğimde iyi ki okumuş dediğim bir roman oldu Monad. Bugüne kadar aklıma gelmeyen soruları sordurdu bana sorgulattı en başından sonuna kadar tüm hayatımı ve dudağımın kenarında oluşan düşünceli bir tebessümle keşke devamı olsaydı sorusu geldi aklıma çünkü aynılaşan edebiyat dünyasında farklı bir şeyler okumak istiyor insan...Uzun lafın kısası biraz sizi biraz beni biraz kendilerini anlatmışlar ama en çok bir hayalden doğan umutlarına sarılmışlar.Romanı internet üzerinden kitap satışı yapan tüm sitelerden temin edebilirsiniz.

Daha fazla bilgi için facebook adresi : https://www.facebook.com/MonadRoman /
Ayrıca muhakkak izleminizi tavsiye ettiğim düşündürücü bir sunumada sahip :
http://www.youtube.com/watch?v=5-zG0FS4qgc&feature=youtu.be

ANLAMAK HERŞEYDEN ÖNCEKİ AMACIMIZ OLMALIDIR...



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Perşembe, 17 Mayıs 2012 17:46
 
Cahilin Okumuşundan Korkmalı İnsan!...
Mehmet Ali ABAKAY
Perşembe, 17 Mayıs 2012 00:25


Ne zaman bir tartışma olsa, son dönemde kendimi kenara çekme ihtiyacı hissederim, çoğunlukla. Muhattab olanların konuşulan konuya vakıf olmayışı, kişi ne kadar haklı olsa bile, fikrini ifade ederken zorlanır:

-Bence bu böyledir!..

Şimdi, muhattaba “Sen kimsin ki bu konuyu konuşmaktasın? Ehliyetin var mıdır ki seni ilgilendirmeyen konuda kalkıp fetva makamı... misali karar verirsin? “ şeklinde sorduğunuz anda ipler kopar. Zaten biz, kendimizi ilgilendirmeyen konularda konuşmakta oldukça mahîr bir toplum olmaya doğru gidiyoruz. Adeta her konuda bilgili, herşeye vakıf insan tipi yetiştirmişiz. Kimse esas işine dönmez . Bu tarz anlayış sahipleri, kendi alanı dışında konuştuğunda ortaya ilginçlikler çıkmıyor değil:

-Futbolumuzun ilerlemeyişinin sebebi gençlerin elindne tutulmamasıdır. Yabancılara prim verdik vereli işimiz zor. Kaleci yabancı, forvetler yabancı. Arada bizimkiler koşup durur.

-Ülkemiz, güçlüdür ve bu konuda kimseye papuç bırakmaz, bırakmayacaktır.

-Biz, yedi düvele meydan okuruz da kendi kendimize rahmet okumaktan uzağız.

-Altın borsasında dönen spekülasyonların döviz piyasası ile orantılı olan kafa kol işilkilerinde yabancı devletlerin gölgesi, zamanla enflansyon ve devaülasyon işaretleri verdiğinde, bizim dikkatli olmamız gerekir.

-Biz, ecdadımızın kemiklerini sızlatmayız, yine Akdeniz’e düşmanı dökeriz.

-Kızları okutmamak zulümdür.

-Biz, dört yanımızın düşmanlarla çevrili olduğu yalanına inandırıldık. Renklerle ifade edilen tehlikelere kendini enterge edenler, tehlike olmaya başladı.

-Yaşasın Vatan, Bayrak, Millet, Ezan, K ur’an… Kahrolsun birlikteliği bozan.

-Biz, gücümüzü toplumuzun temel çekirdeği aileden alıyoruz.

-Bu ülke karşı güçlere bırakılamaz, emperyalizme hayır.

-Biz, netekim onunçün buradayız. Biz, vatanın ebedî bekçileriyiz.

-Damarlarınızda dolaşan kan bozuk!...

-Biz, hakkımıız isteriz. İnsanız, çalışıyoruz, direneceğiz, kazanacağız.

-Allah’a iman etmiş, milletini sevmiş olanlarız. Bizim milletimiz olmasaydı şu anda İslâm olmazdı!.. Yaşasın milletimiz.

***
Evet, sevgili okurlar, sıralanan maddeler, yakın zamana kadar kulak misafiri olduğum ve dahlimin olmadığı kimi arkadaş sohbetlerinde aklımda kalan tartışma konularında sarf edilen kimi iddialı sözler değildir. Toplumun genelinde söylenenin özetidir:
-Bırakın kardeşim, ülkeyi ben yöneteyim. Göreceksiniz cennet vatana döneriz.
-Yıllardır sürdülen Kürt-Türk kapışmasında oyuna geldik.

-Biz, hayatta oldukça üzerimize düşen sorumluluğun idraki içinde, davamızdan vaz geçmeyiz, ülkemizde futbol ön plâna çıkarken ata yadigarı güreş, üvey evlad muamalesi göremez.

-Eğitim sistemimiz, çağın gerisinde kalmıştır.

-Biz, Çin Ekonomisi’ne karşı dirençli olmalıyız. Devlet, bizi desteklemelidir. Biz iş adamları olarak teşvik almasak batarız.

-Hükümet, bizi görmezlikten gelemez. Biz, olmasak işler kötüye gider. Bizim biz olmamız için öncelikle yabancı sermayeye karşı olmamız lazım. Bizim bizden başka dostumuz olmaz.
***

Şimdi “basın” ismi verilen gazetelerin, ”medya” adı altında toplanan kitle iletişim araçlarında öne çıkan manşetlerden ve açıklamaları, iktibas etme gevezeliğine baş vurup, sanal ortamda uzun yazıları okuma tahammülsüzlüğü içinde olanları sıkıntıya uğratma işkencemiz söz konusu değildir.

Belirttiğimiz ifadeler, okumuş olanların ifadeleridir. Bunların içinde okumuş cahillerin açıklamaları da vardır.

Yakın zamanda ezan tartışmasını gündeme getiren ve herkesin bildiği olaylar zincirinde neyin nasıl yapıldığı ortada iken, ahkâm kesenler yıllardır tiyatro derebeyliğinde dönenleri saklamaktan acizdir. Tiyatroyu toplumu değiştirme reçetesi olarak sunanların tutmayan mayaya karşı halen direnmeleri, ahlâkî durumlarını binlerce yıl önceki eserleri sahneleyerek belirlemeleri söz konusudur. Onlara göre bu eserlerle topluma bilinç verilmelidir.

Bu elbette bir görüştür. Lakin devirlerin değişkenliği ve meydana gelen teknolojik yenilikler karşısında asra, çağa uyum problemi yaşayanların nostaljik takıntıları, gerçek manada tiyatro temsilllerinin yapılmasının önünde engeldir. Bizim gelip, üzerine konduğumuz mekânların kültürünün mayası olan tiyatrodan edinilen ahlâk ve erdem, inançta, örfte, gelenekte farklı biçimde yer aldığı için, halkımızca benimsenmemiştir. Bu benimsememe, diğer alanlardaki çatışmalardan da uzak değildir. Tiyatroyu başkasının hayatından kesitler sunarak ayakta tutanların ideolojik takıntılarıdır, halkı rahatsız eden. Her seferinde halkı aşağılayan ve halka rağmen halk için tiyatro eyleminde bulunan bir kesim, entellektuel olabilir, kendi çerçevesinde en iyi sanatı icra edebilir. Fakat benimsenmeyen bir şeyler varsa, bunlar o halkın kendilerine itibar etmeyişinin kökeninde aranmalıdır.
***
Bu halka yazıktır ve günahtır. Cum’â Hutbesi’nde vatandaşı AİDS hakkında bilgilendirenler, bu işle uzaktan yakından alakası bulunmayanlara bilgi verme yerine kalkıp o alanda olanlara seslenmeleri gerekmez mi?

***

Vergi kaçıranlar dururken namaza duranlara, vergi kaçırmanın haram olduğunu dikte ettirenlere ne demeli?

İbadet etmek için bir araya toplananlara fuhşun zararlarını anlatanlar, bu işe bulaşanlara neden konuyu anlatmaktan uzaktır?

***

Müskiratın (Alkollü içkilerin) zararları, niçin anlatılıp durulur, camiî içinde? Gidin de bunu satana ve içene anlatın ve gereken tedbirleri alın.

***

Kız çocuklarını okutmak için ellerinden geleni yapanlar, “Haydi Kızlar Okula “ kampanyaları ile ikna edilirken, üniversite kapılarında çocuklarının hür iradesine egemen olmak isteyen anlayışın tehditvarî tavrı ile okumaktan mennedilmektedir.

***

Bu halk, ne zaman tehditkâr durumlar olursa vatanını, topraklarını, inancını herşeyin üstünde tutmuş ve canını seve seve ideal uğruna vermiştir. İnancı, mensup olunan millet bağları ile daraltan ve kendisine ait inanç şekilleri geliştirenlerin yerine ve zamanına göre ya inanç ya da millet tarafından geliştirdiği davranışlar, farklı millete mensup olan, aynı inancı benimsemiş olanların “Nerede din kardeşliği? “ şikâyetine sebep olmaktadır.

***

Kimsenin dostluğuna güvenmeyen kesimin, kendisini dostsuz bırakması ve kendi kendine düşmanlar üretmiş olması, Çanakkale’de ve ülkenin kaybedilmiş birçok devlete dönüştürülmüş toprağında yan yana yatan, farklı milletlere aynı inanca sahip olanlara karşı saygısızlık, vefasızlık değil midir?

***

Halkı cepheye tekbirler arasında sürenlerin, tekbirin manasına uymaz davranışlarla hayatlarına şekil verdiklerini ifadesi, halkın yapılanlara karşı tavır takınmasında sebep olan etkenlerin başında gelir.

Bu halk, üzerinde oynanan oyunların, hilelerin, desiselerin farkına vardığında okumuş cahillerin feryadı ve figânı “Felekler yandı âhımdan muradım şem’î yanmaz mı?” diyen Füzûlî’nin meşhur şiirini hatırlatır, adeta.

Sizin feryadınızı, çığlıklarınızı duymak istemeyenler haksız değildir. Onlar, artık neyin ne olduğunun farkındadırlar. Dün böbürlendiğiniz toplumun üst katmanlarındaki görevlerinizi, makamlarınızı artık halkın içinden çıkan çocuklarla paylaşmak istemeyen tavrınız ve bakışınız değişmeli, “Beyaz” kalmak inadıyla yaptıklarınız insnalık suçu içine girmekte değil midir?

***

Karşıdan karşıya geçemeyen ve yüzemeyen akrebin, kaplumbağa yalvarışları karşısında iyi niyet söz konusudur:

-Bak, beni sokmayasın.

-Kesinlikle sokmam. Ben yüzme bilmem. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım.

Suyun tam ortasında kaplumbağayı sokma histerisine kapılan ve kuyruğunu hareketlendiren akrebe yapacağının doğru olmadığını belirten kaplumbağa sert cevapla karşılaşır:

-Ben seni sokacağım.

Evet, akrebin ruhunda olan sokma, bizce akrebin doğallığında vardır ve akrep, bu konuda haklıdır. Kaplumbağa da kendisine verilen söze istinaden akrebe iyi niyetinin ödülünü cansız kalacak bedeniyle alacaktır.

***

Bildiğiniz üzere kaplumbağa su altında uzun süre kalabilmektedir. Sırtında taşıdığı akrebin kötülüğünün önünü almak için suya dalar. Yüzme kabiliyetine sahip olmayan akreb, akan suya kapılan bedeniyle dünya değiştirir, kaplumbağa böylelikle sağ-salim karşıya çıkar.

***

Sözün özü, halkın sırtında akrebe dönüşen kimileri, kendilerine yapılan iyiliklerin farkında olmalarına rağmen, kuyruklarındaki zehr dolu iğnelerini-sokaçlarını her zaman göstermiş, karaya çıktıklarında sokmakta beis görmedikleri taşıyıcılarını ortadan kaldırmak istemiştir.

***

Hikâyemiz ve dayatılan yaşantı arasında benzerlik bulmadıysanız, sükût altındır!..

Bunun başka izah tarzının olduğunu söyleyen varsa buyursun!...



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
SABIR EN BÜYÜK KUDRETTİR...
malabub
Salı, 15 Mayıs 2012 10:01

Sabır, Allah’ın (c.c.) en güzel isimlerinden biridir. Es-Sabûr ( الصبور ) “Çok sabırlı olan, isyankârlardan acele intikam almayan” demektir.  Bela ve musibete sabır etmek en büyük kudrettir.  Sabır ederek birçok kötülükten korunmak mümkündür. Her zaman ve her işte sabır etmenin sonu selamettir. Sabrın aksi ise acele etmek, musibetlere tahammül edememek, öfkesine yenilmektir…

Sabrın sözlük anlamı: 1- Acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi, dayanç   2- Olacak veya gelecek bir şeyi telaş göstermeden beklemektir.  Sabır gösterene katlanan, sabredene de sabırlı denir. ..

Sabır acı olsa da, meyvesi tatlı olur. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadisinde; ”Sabır Cennet hazinelerinden bir hazinedir” diyor. Sabır insanın acıya sıkıntıya bela ve musibete katlanması ve nefsine ağır geldiği halde dayanmasıdır, direnmesidir…

Ancak sabır Allah rızası için gösterilmelidir zira; kul Allahtan gelene rıza gösterip sabretmekle mükellef olduğu  halde, kuldan  gelen haksızlığa, eziyete, adaletsizliğe boyun eğmemeli ve kendini savunabildiği, koruyabildiği halde tahammül göstermesi rıza göstermesi sabır değil; ancak acizlik olur miskinlik olur...

Sabırlı insan İlahi takdire boyun eğer Allahtan gelene rıza gösterir, isyan etmez, tevekkül edip Allahtan her şeyin hayırlısını ister. Dolayısıyla nefsine uyup isyana düşmekten kurtulmuş olur…

Yüce Peygamberimiz; “Sabır ve dua Mumin'in ne güzel silahıdır”  hadisiyle, Mümin’in başına gelen belalara musibetlere sabır edip  Allaha dua etmesi ile sıkıntılarından kurtulacağını ve selamete çıkacağını belirtmektedir... Nice Peygamberler, Sahabeler, Evliyalar Allah’tan gelen bela ve musibetlere karşı sabır ve sebat göstererek selamete ermişlerdir…

Bilal gibi; ezaya tahammül edebilmek,

Eyüp gibi; vücudu ile imtihan olmak,

Yusuf gibi; nefse teslim olmamak için yıllarca zindanlarda kalmak,

Yakup gibi; ümidini yitirmemek,

İbrahim gibi; ateşe atılırken sabır ve sebat ile Allah’a sığınmak…

Ve; daha nice zahitler gibi zerre kadar şüphe taşımayan imana sahip olmak, dünyayı ahretin tarlası olarak görmek, halka hizmeti hakka hizmet olarak kabul etmek, dünya malını araç olarak kullanmak, her nefsi kendi nefsinden üstün görmek, kinden, nefretten, kıskançlıktan, egodan ve despottan uzak yaratılanı yaratandan ötürü seven Yunusların atılmış tırnağı olabilmek ne ala...

                                                                                                      Hamdullah IŞIK

 



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Çarşamba, 16 Mayıs 2012 09:36
 
YÜZYILIN DERGİLERİ ÜZERİNE ve DEĞİRMEN
Mehmet Ali ABAKAY
Pazar, 13 Mayıs 2012 18:21

                               Değirmen Dergisi  Özel sayısı :Yüzyılın Dergileri 1900-2000

Değirmen Dergisi, Rüstem BUDAK yönetiminde Sakarya'da yayınlanan bir dergi. Değirmen, iki ayda bir yayınlanmasına rağmen üç sayı birleşik olarak çıktı ve Dosya olarak son yüzyılın dergilerini konu aldı:1900-2000

Özel sayıları hazırlamak ve yayınlamak, ilk etapta herkesi memnun etmeyebilir. Kendi alanında bir ilki gerçekleştiren ve tüm sayfalarını dergilere ayıran Değirmen, çıkışıyla birlikte basında yer alan yazılarla, kendilerinden önceki özel sayıları kuşatıcı yönüyle takdire layık görüldü.

        Değirmen, dosyasında yer verdiği dergileri, geniş bir yazar kitlesi ile bir araya getirmiş. Değirmen'in meşakkat isteyen ve kolay gibi görünse de oldukça zor olan özel sayısı'nda beklentilerin tümünü karşılamak, elbette mümkün değildir. Gerek sağ gerek sol ve gerek İslamî camiada o kadar çok dergi yayınlandı ki tümünü ele almak mümkün değidlir, açıkçası. Yine de ulaşılabilen yazarlardan alınan, birbirinden değerli dergi tanıtımları, eleştirileri, yorumları ustalıkla bir araya getirilmiştir:. Bu dergiler sırasıyla,  "Sırat-ı Mustakim-"Sebilürreşad", "Genç Kalemler", "Servet-i Fünun", "Kadro", "Orhun", "Ağaç", "Güneş", "Varlık", "Akbaba-Çınaraltı", "Mavi", "Hareket", "Dergâh"," Büyük Doğu", "Diriliş", "Papirüs", "Halkın Dostları", "Yansıma", "Pınar", "Töre", "Türk Edebiyatı, Kubbealtı, "Adımlar"," Birikim", "Mavera", "Zafer", "İktibas", "Diyojen-Gırgır", "Edebiyat", "Sızıntı", "Sombahar", "İkindiyazıları", "Nokta", "Aktüel", "Çete", "Yedi İklim"," Haksöz"," A’raf", "Yeryüzü", "Türkiye Günlüğü", "Değişim"," Son Duvar", "Edebiyat Ortam"ı, "Kökler", "İslâmiyât", "Hece", "Doğu Batı." biçiminde yer almaktadır.

              Denilebilir ki bu dergi sayısında daha bir zenginlik sağlanarak, yelpaze geniş tutulabilirdi. On yıllardır yayınlanan dergilerden beklenmesi gereken bu hizmet, yayıncılıkta toplu olarak çıkan sayıları dahil 31 sayı yayınlanan dergi için çok güçtür. Hem bu dergi Sakarya'da bir avuç gönüllü tarafından yayınlanmakta hem de reklâm pastasından payını almamaktadır.

           Eleştirilecek yönlerini bir kenara bırakalım da bu kadar zengin biçimde başka bir sayı hazırlanmış mıdır, dergiler için? Cevabı, "Elbette yok" ise bu sorunun ve derginin bu denli  kişilere ulaşma yolunda katlandığı sıkıntılar ortada iken, çıkaranlarının takdir edilmesi gerekirken, bizde acımasızca tenkid hastalığına kendisini kaptıranların ne ıslâha ne iflâha varan tarzları söz konusu iken, Değirmen olanca ihtişamıyla ortada duruyor.

        Büyük boy kitap ebadında 440 sayfa yayınlanan, üzeri fiyatı 15 TL olan dergi, okunmayı hakkediyor, açıkçası.

      Değirmen'in Yüzyılın Dergileri sayısında yer alan dergiler ve dosyaya katkı sunan yazarlar:

Yüzyılın Dergileri Özel Sayısı-İçindekiler-
Cabülka ve Cabülsa Arasında Yüzyılın Dergileri/ Rüstem Budak
1-Sırat-ı Mustakim-Sebilürreşad Dergisi/ Mustafa Özçelik
2-Genç Kalemler/ Yrd. Doç. Dr. Mehmet Özdemir
3-Servet-i Fünun’a Farklı Bir Bakış/ Sebahattin Karakoç
4-Kadro Dergisi ve Kadrocular/ Alparslan Nas
5-Orhun/ Necmeddin Sefercioğlu
6-Ağaç Dergisi/ Mehmet Emin Purçak
7-Bir Cumhuriyet Dönemi Dergisi: Güneş/ Birol Bulut
8-Bir Ekol ve Okul Olarak Varlık Dergisi/ Adnan Özyalçıner
9-İki Bacanağın İki Kardeş Mecmuası: Akbaba ve Çınaraltı/ Necati Tonga
10-Mavi Dergisi Üzerine Bir İnceleme/ Seval Selçuk
11-Hareket ve Nurettin Topçu/ Yusuf Yavuzyılmaz
12Dergâh’ın Seyir Defterinden/ Suavi Kemal Yazgıç
13-İdealden Aksiyona Büyük Doğu Dergisi/ Kibar Ayaydın
14-Diriliş Dergisine Dair/ Murat Soyak
15-İkinci Cumhuriyet Aydınının Dergisi: Papirüs/ Selçuk Küpçük
16-Sosyalist Mücadelenin Aşkî Örneği: Halkın Dostları/ Reşit Güngör Kalkan
17-Yansıma ile Hece/ Necati Mert
18-Çapa’da Yükselen “Mücadele”nin Kültür Sanat Pınar’ı/ Kâmil Büyüker
19-Töre’ye Dair/ Ömer Faruk Beyceoğlu
20-40. Yılında Türk Edebiyatı Dergisi ve Kurucusu Hocam Ahmet Kabaklı’ya Dair/ Prof. Dr. M. Mehdi Ergüzel
21-Kuruluşunun 41. Yılında Kubbealtı Mektebi/ M. Nihat Malkoç
22-Erzurum’dan Ülkeye Adımlar/ Şahin Torun
23-Düşünsel Özerkliğin Birikim’i/ Lütfi Bergen
24-Mavera Dergisi Üzerine Notlar/ Asım Gültekin
25-Zafer Dergisi’nin 36 Yıllık Serüveni/ Nurdoğan Ceylan
26-İktibas Dergisi/ Mehmed Durmuş
27-Diyojen’den Gırgır’a Miz(ah) Dergiciliği Tarihimiz/ Said Coşar
28-Edebiyat Dergisi Üzerine/ Mehmet Ali Abakay
29-Sızıntı Dergisi: “Zühre” Değil, “Katre” Değil, “Reşha”/ Hüdayi Can
30-Sombahar’a Dair/ Orhan Kahyaoğlu
31-Geleceğe Yazılan Sarı Mektuplar: İkindiyazıları/ Mustafa Oğuz
32-1980’ler: Siyasal Devrimciliğin İflası ve Nokta Dergisi/ Alper Görmüş
33-Aktüel: 90’ların Politik-Apolitik Dergisi/ Alper Görmüş
34-1989-Ankara; Bir Çete Hikâyesi/ Güven Adıgüzel
35-Vahiy Eksenli Medeniyet Özleminin İzinde: Yedi İklim/ İsmail Demirel
36-Kur’an’ın Aydınlığında Yürümek; Haksöz Dergisi/ Salih Can
37-Bir Durumu Erken Sezen Dergi: A’raf/ Mehmet Can Doğan
38-İslami Mücadelede Bir Ara Durak; Yeryüzü Dergisi/ Sait Alioğlu
39-Türkiye Günlüğü Dergisi/ Dilşad Türkmenoğlu Köse
40-Bir Hareket Öyküsü: Değişim Dergisi/ Necip Cengil
41-Pırıl Pırıl Bir Dergi: Son Duvar/ Mehmet Can Doğan
42-90’ların “Edebiyat Ortamı” Dergisi/ Osman Söğüt
43-Yerli Bir Duruş: Kökler Dergisi/ Ali Bayram
44-İslâmiyât’ın Hâlleri/ Veli Aknar
45-Hece’nin Tempolu Yürüyüşü/ Yusuf Turan Günaydın
46-Doğu Batı/ Şermin Korkusuz
47-Yüzyılın Mecrasında Dergilerin Macerası/ Menderes Daşkıran

     Bibliyografya/ Edebiyat - Düşünce – Kültür ve Sanat Dergileri (1929-1990)/ İlyas Dirin

Derginin Yönetim Adresi: Tığcılar Mah. Dönergeçit Sok. No:10 Adapazarı / Sakarya
Tel: 0505 647 03 25  e-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir     www.degirmendergisi.com

Değişrmenin Abonelik Şartları: Yurtiçi-yıllık: Kurumlara 40 TL / Şahıslara 30 TL,
Yurtdışı-yıllık: Kurumlara 40 EURO Şahıslara 30 EURO,
Posta Çeki Hesabı: Rüstem Budak Adına Posta Çeki: 533 94 08,
Alfa GRP Ltd. Şti. adına Türkiye Ziraat Bankası IBAN TR85 0001 0000 19569 99988 5001


 

 



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Pazar, 13 Mayıs 2012 18:35
 
Anneler Günü Aldatmacasını Protesto!...
Mehmet Ali ABAKAY
Pazar, 13 Mayıs 2012 15:30

Annelerimizi, bir günle değil, yılın 365 Günü unutmayız, unutmak mümkün değildir.

Medeniyetimizin değer verdiği "Annelik" mefhumunu tanınamaz hale getiren ve âile kavramını allak-bulak eden her anlayışı kınamaktayız, bu özel önem veren günde.

Kadına karşı şiddetin her geçen gün filiz verdiği, kadının onurunun ayaklar altına alındığı, kadının kendisini sahipsiz hissettiği bugünkü durumda hepimizin suçu vardır, bilerek ya da bilmeyerek.

Kadına karşı şiddeti red eden anlayışımız sebebiyle, kendilerindne özür diliyoruz.

Örfe, şiddete, anlayışsızlığa, kadının onurunu ayağa düşeren anlayışa karşı, "Önce İnsan Önce Erdem "ilkesinden hareketle, bu günü kutlamanın bize yakışmadığını belirtmek istiyoruz.

Annenin başımızın üstünde yeri vardır,

Cennet onların ayakları altındadır.

İnanç cephemizde kadını üstün tutan anlayışı, ters yüz ederek, haklı iken haksız çıkarma girişimlerini de aynı çerçevede insanlık dışı buluyoruz.

Biz bu anlayışımızla da batının kadını sömürme anlayışına karşı çıkıyor, yılın belirli günlerini insanı tüketime teşvik ederek, duyguları istismar eden reklâm anlayışını da protesto ediyor, kınıyoruz.

Biz annelerimizi, babalarımızı huzurevlerinden çıkartıp, onları âilenin sıcak ortamına almadıkça, âile bireyi değil, âşlenin büyüğü kabul etmedikçe, ortaya konulan süslü kelimelerle avuntuyu sıradan biliyoruz.

Daha söylenecek çok şeyin olduğu günümüzde, annelere uzatılan bir çiçeğin ne değeri vardır?

Biz, anneye olan saygıyı, hürmeti geri getirmedikçe, işimiz çelik-çomak oyunu ile kendimizi kandırmaktan öte bir şey değildir.

Kadını istismar eden, annelik haklarını elinden alan, Onun insanî özgürlüğünü kıstlayan, meta haline getiren, bu zihniyetteki her anlayışı lanetliyoruz.

Annelere uzanan ellerin, çocuklarını ailelerindne koparan kişilerin, yuva yıkan kirli emellerin, savaşlarda insnalık dışı muamelelerin ana merkezine kadını alan düşüncelerin lanetlenmesi, bizim için esastır.

Anneler anne gibi saygı görmedikçe ve onlara karşı saygılı davranılmadıkça, toplum içinde hor görülmeye devam edildikçe, kendilerine karşı tebessüm eden yüzlerin sahte maske oldukları bilinmedikçe, onu asgarî ücretle fabrikalardan kurtarmadıkça, onu çocuklarından ayırdıkça, ekonomi masalları ile ucuz iş gücü kapsamında çalıştırdıkça, yeryüzünde kıt'a, devlet, coğrafya ayrımı yapmaksızın sadece bir gün içinde hatırlamayı kendimizce aşağılık bir davranış olarak görüyor, bu tür günlerin sadece bir aldatmacadan ibaret olduğunun altını çiziyoruz.

Saygılarımızla

 

    



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Pazar, 13 Mayıs 2012 17:40
 
.
Mehmet Ali ABAKAY
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 20:22

.



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Pazartesi, 14 Mayıs 2012 19:24
 
SABİT ÜCRET ADI ALTINDA SOYGUNCULUK YAPILIYOR…
malabub
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 19:33

 

            SABİT ÜCRET ADI ALTINDA SOYGUNCULUK YAPILIYOR…

Eskiden evine veya işyerine telefon çektirebilmek çok lüks sayılırdı. Parası olanın bile, öyle hemen müracaat edip, telefon alabilmesi mümkün değildi… Önce bir dilekçe ile TT Müdürlüğüne başvurulur, bazı formlar doldurulduktan sonra beklemeye başlanırdı. Bekleme dediğim öyle birkaç saat veya birkaç gün değil, yıllarca sıra beklenirdi… Hatta 80’li yıllarda bir gazetede okumuştum; -“İstanbul’da telefon sırasına yazılan bir vatandaş, öldükten 25 yıl sonra telefonu çocuklarına çıkmıştı”...

Ben de, 1979 yılında telefon sırasına yazıldım. Şansım yaver gitti 1981’de telefonum çıktı,  güzel bir numara denk geldi. Telefon Numaram 200’dü. Telefonumuz kollu çevirmeliydi. Önce kolu defalarca çevirir, santrale bağlanırdık. Santral memuruna; ya şehir içi numarayı ya da bağlanmak istediğimiz İl veya İlçenin ismini ve görüşmek istediğimiz telefon numarasını yazdırırdık. Bazen 15-20 dk. Sonra bağlantı kurulurdu, bazen de birkaç saat beklemek zorunda kalırdık. Telefonumuz bağlanınca, teknolojinin güzel bir nimetinden yararlandığımız için haz duyarak görüşürdük. Konuşmamız bittikten sonra tekrar santral’i arar ve konuşma ücretimizi sorardık. Anında bedelini öğrenebilirdik. Konuşmadığımız zamanlarda ise asla bize fatura gelmezdi…

1990’lı yıllarda numaramızın önüne 1 Rakamını getirerek 1200 yaptılar. Artık numara çevirmeli telefonlarla, şehir içi görüşmeleri anında yapabiliyorduk... Çok geçmeden 4 Rakam daha önüne ekleyip, 1’i de, 2 yaparak; 4612200 yaptılar. Diyarbakır ve İlçelerini rahatlıkla numara çevirerek ya da tuşlayarak arayabiliyorduk artık…. Evet, çağdaş ve ergonomik bir uygulama oldu ama bu kez sabit ücret adı altında kazıklanmaya başlandık. Başka çaremiz yoktu, katlanmak zorunda kaldık... 1995’lerden sonra İlçemize Kadar gelen Cep telefonları, yavaş yavaş sabit telefonları ekarte etmeye başladı. Bazı vatandaşlarımız, sabit telefonlarını bir bir kapattırdı. Benim gibi nostalji meraklıları ise, evde fazla bir görevi kalmayan sabit telefona, her ay 15-20 Tl. sabit ücret adı altında haksız ödeme yapmaya devam etti... Sonunda ben de pes ettim ve 6 ay önce sabit telefonumu kapatmaya karar verdim. İlçedeki Telekom Şubesine başvurdum; -“Diyarbakır Telekom Müdürlüğüne gitmeniz gerekir” dediler. Ya sabır diyerek, Diyarbakır Telekom’a gittim. Sıra fişini aldım beklemeye başladım. Saatler sonra sıra geldi çok şükür… Görevliye, telefonumu kapattıracağımı söyledim. Neden?... Niçin? Falan sorular sordu; -“Sabit ücret yüzünden kapattırıyorum. Yoksa 31 yıllık telefonumu kapattırmazdım. Binlerce dostumuzda bu numaram var” dedim. Görevli personel; -“o halde 6 ay donduralım. Kararınız değişmezse sonra kapatalım” dedi. Olur dedim…. Geçenlerde Telekom’dan bir fatura geldi; 16.50 (Onaltı Lira Elli Kuruş) borç çıkmış. Oysaki ben Cep numaramı vermiştim. Altı ay sonunda beni arayacaklar ona göre olumlu ya da olumsuz cevap verecektim… Altı ay sonunda telefonu açmışlar ama haberim yok. Yani telefon başlığı bağlı olmayan ve telleri de kopuk olan telefonuma borç çıktı…

Geçenlerde duydum ki telefon kapatmak için İl’e gitmeye gerek yokmuş, İlçede de kapatılıyormuş. Tekrar İlçe Telekom’a başvurdum. Kuzu kuzu 16.50 Tl. yi ödedim. Telefonu kapattırmak için formu doldurup imzaladım. İnşallah başka borç çıkmaz… Ben hakkımı helal etmem Almadığım bir hizmetin bedelini hangi hakla alırlar?…

Değerli Dostlar!... Hakkımı aramayı bilmiyor değilim. Tüketici Hakem Heyetine gittim. Bunun peşini bırakmayacağım. Zira Sabit ve Cep telefonları ile bazı Bankaların kredi kartlarından aldığı, “Sabit Ücret” adı altındaki usulsüz ve haksız kazanç ile adeta vatandaş Keriz yerine koyulmaktadır…

 Sizden ricam, siz de; cep ve sabit telefonlar ile kredi kartlarınızdan sabit ücret alınıyorsa, önce o Banka ve GSM ile Telekom şirketlerine yazılı başvuruda bulunarak, bu haksız ödemenin durdurulması ve şimdiye dek alınan ücretlerin de geri ödenmesini talep ediniz. Şayet olumsuz bir cevap alırsanız, bu kez İl veya İlçe Tüketici Hakem Kuruluna başvurunuz. Eminim ki, vatandaşlarımız duyarlı olursa, bu soyguncular da vatandaşı yolmayı terk etmek zorunda kalacaklardır… Hakkımızı arayalım. Azı-çoğu önemli değil. Önemli olan Haksızlığa dur diyebilmektir…

                                                                                             Hamdullah IŞIK



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
MEBUSLUKTA ÇİFT DİKİŞ
Mehmet Ali ABAKAY
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 06:39

Çok yaşadık, az gün görmedik. Dünyada mevkii makam için bırakın çocuklar kumda oynasın. Ne güzel ki ölüm var, herkesi eşit gören. Bazen düğme ilikleyenleri görünce kendimden geçiyorum:

-Yahu kime karşı bu saygı?

Gözler geleni gösterir. Ufak tefek biri ve etrafında bir insan seli.

Gülmemek için kendimi tutmaya çalışıyorum. Gülmemek ne kelime, sinirden kendime hakim olamıyorum. Yahu insanlık bu derecede mevki ve makam için küçülmeli mi?

***

Milletvekilleri ile bir tanışmamız oldu, yakın zamanda. Baktım ki bir telaş bir telaş. Nihayetinde milletvekillerini gördüm: Bir milletvekili, iki milletvekili, üç milletvekili, dört milletvekili, beş milletvekili,... Şu televizyon çok önemli, bir buluş. Programda milletvekilleri çocuklar gibi kavga ediyor, kötü laflar söylüyordu. Çözümü televizyonu kapatmakta buldum.

Onlar da bizim gibi bir insanmış.

****

Milletvekili olmayı, defterden sildim. Başkası önümde düğme ilikleyecek ve ayakta saatlerce bekleyecek. Ben gidince, "beddua edecek". Kolay mı saatler boyunca ayakta durmak ve her istenileni tepki göstermeden kabul etme.

****

Vallahi ben şimdilik istemeyeyim. Kimsenin kapısına da gidip ne mevki ne makam talebimiz oldu ne de olacak; Ayakta durmak, düğme iliklemek, her söyleneni robotça yerine getirme...

****

Sahi milletvekilleri seçilmediklerinde de aynı saygıyı görür mü? Aynı saygıyı gören ve sevilmeye devam edenlerin ellerinden öpme isteği içimden gelse de, bunca eleştirirden sonra bunu ifade etmem şık olur mu? "Ben Milletvekili iken.." diye başlayan hatıraları az dinlemedik.

Ben, bazen bu hatıraları dinlerken de üzülürüm. Keşke adfam milletvekili olarak kalsaydı da şehre dönmeseydi. Ankara, onun kahrını çekmeye devam etseydi.

-Ben, Meclise girdim ve masaya yumruğu vurdum.

Anlaşıldı ki sayın emekli vekilden çok hatıra dinleyeceğiz. Tekrar kendisini vekil yapıp Ankara'ya göndersek, başımız rahat bulur:

-Ben vekilken..

****

Yahu "Mustafa" dedim, kendi kendime, "Şart olsun, param olursa sana adam gibi adam bir kampanya düzenler, senin için trilyonları harcar ve seni tekrar meclise gönderirim. Yalnız, bana geçmişten bahsetme, ne olursun!..."

Mustafa, bana dönmez :

-Maaşın ne kadar ki kampanya düzenlersin?

Döndüm, ona baktım. Kendisi haklıydı. Aldığım aylık maaş, kendisinin aldığı emekli maaaşının olsa olsa üçte biriydi.

****

Demek, ayda binlerce lira alan tekaüd mebuslar, (Çoğu gençtir, yaşlı değil) halen bir ışık beklerler, fenerin ışığını gören gemi gibi yanaşırlar, limana.

Ben Mustafa'dan umudu kestim, açıkça. Adam, gelmişsin memleketine, otur oturduğun yerde, sana ne Ankara?

Mustafa'ya diyemezsin, o mebus olmuş ya, tekrarını düşünüyor. Memleketine bir şey yapmamış, ilk vekillikte. Şimdi tecrübe kazanmış, hatasını telaffi edecekmiş.

Yapma be Mustafa, gitme yaban ellere. Orada bakarsın kendini kaybedersin, o toplantı benim şu toplantı senin. Ankara küçük yer değildir, kurtlar sofrasıdır, seni kuzu görüp yerler.

Mustafa bu, "Ham ederler" desem de aklına koymuş bir şekilde.

Geçen gün kendisini uğurladık, Ankara'ya. Birkaç sene sonra yapılacak Milletvekili Seçimleri'nde izleyeceği strateji ve seçilme plânı hakkında bir kişisel gelişim seminerine katılacakmış.

Mustafa, mebus seçilirse beni danışmanı yapacakmış ve ben o emeklilik dönemimde çift maaş alacakmışım.

Yapma be Mustafa, mebus olunca etrafını dolduran çok olur, bizi unutursun.

Ben, dürüstlüğümü şimdiden sergileyeyim de gönlün kalmasın:

-Bundan sonra oy-moy kullanmayacağım. Sen mebus olduktan sonra bu ülkeye ne hayır gelir?

 



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Cumartesi, 12 Mayıs 2012 17:25
 
KONJÜKTÖR GEREĞİ
Mehmet Ali ABAKAY
Cumartesi, 12 Mayıs 2012 04:11

Bir dostla konuşmuştum, oldukça heyecanlıydı. Arada bir mesaî çıkışı, yollarımız kesişir. Ben işten çıkarım, o bulunduğu derneğin iç bunaltan meselelerinden yorulunca dışarı çıkar. Her ikimiz de saatimize bakmayız da aynı zaman dilimi içinde kendimizi dışarı atarız, sanki:

-Yine mi burdasın?

-Gel bir çay içelim.

Çaya davet, benim boynumun borcu. Ne olursa olsun, masada oturan, çay parasını öder. Bu adet, nereden kaynaklanmışsa, bu adeti kim çıkartmışsa bilemem.

Herhalde konjüktör gereği.

***

Muhabbetimiz koyulaşır, artar sürer. Konuşmalar, ilgili olduğu derneğin çalışmalarıyla başlar, benim kültür, sanat, edebiyat muhtevalı temennilerimle sonuçlanır.

Ayağa kalkmanın ilk hamlesi ondan gelir, ben doğru olanın bu olduğunu ima ederim:

-Haydi Bismillah!..

- Hayırlı akşamlar

-Görüşmek üzere.

Nezaket de konjüktör gereği.

***

Bu konjüktöre kafayı takmadım değil, manasını tam çıkaramadığım için, bunaldım.

Bildiğim kadarıyla kondüktör vardı, trenlerde herşeyden sorumlu, bilet kontrolü yapan, emniyeti sağlayan, vs...

Her halde onun gibi bir şey olmalıydı, bu konjüktör. Biliyorum, sinema eserlerinde prodüktör de geçer. Benim işim sonu "tör" ile biten kelimeleri sıralamak: Spekülatör, provakatör, operatör, vektör, rektör...    

***

Eve varıncaya kadar, şu son kelimenin manasını bilmeliyim. Ben, merak uyandıran konularda hakikatten tez canlıyım.

Telefon açtım, bir arkadaşıma:

-Konjüktör nedir?

-Be adam sen edebiyatçısın, yazarsın. Bunu bilmen gerekmez mi?

-Konjüktörün ne olduğunu merak ettim. Sayın Hocam kelime manası ne ola?

-Evladım, konjüktör, mevcut düzenle ilgili bir kelime. Her türlü inişli çıkışlı, bazen sağlıklı yürüyen bazen sağlıksız manzara arz eden ortam. İktisadî işlemlerle ilgili durumlarda kullanılır. Bir işlem yapılmak istendiğinde ortam el vermezse konjüktörel vaziyet ortaya çıkar.

 

***

Ben, bu kelimeyi sevmedim, iki yüzlülüğü çağrıştırdı, adeta bana:

-Neden selamı kestiniz?

-Konjüktör gereği.

-Yahu dostuz, arkadaşız, dindaşız, hemşehriyiz. İnsan, bu durumda sormaz mı, dara düşeni?

-Seni severim. Para desen vereyim. Fakat konjüktör gereği bir arada görünme uygun değil. Bana puan kaybettirir.

 

***

Şimdi modadır, bu kelime, puanla beraber, sanki.

Futbol maçlarında takımların galibiyet, mağlubiyet, beraberlik durumları, puanla ölçülür.

Ben de dostlarımı konjüktör durumuna göre puanla mı değerlendireyim:

-Sen, konjüktör gereği benimle yıllarca beraber görünmedin. Puanın sıfır.

-Sen medeniyetimin münafıklık olarak dile getirdiği durumun merkezindesin. Puanın, sıfır.

-Sen benim açlığıma, perişanlığıma, yalnızlığıma ve sizin için yaptıklarım karşısında duyarsız kaldın. Bir elin yağda bir elin balda iken bir kuru ekmeği bulamazdık. Puanın eksi altı beş.

Bilmiyorum, eksi altı beş, hava durumu gibi bir değere sahip mi?

***

Konjüktör gereği ifadesini savunanlar, ürkekmiş, şartlar olgunlaşmayınca hareket etmezlermiş.

Değerli eşhasa sual edilmiş:

-Bunca kan döküldü, nedne müdahale etmediniz, yazık günah değil miydi?

-Konjüktör gereği.

 

***

Dostumla en son dertleşiyoruz:

-Kitapların yayını kabul edildi mi?

-Vallahi bana döndüler. Kitapların çok iyi olduğunu söylediler.

-Eeee!...

-Konjüktör gereği yayınlayamayacaklarını söylediler.

Arkadaşımın yazdıkları, benim yazdıklarımı beşe katlar. Konjüktör gereği kabul etmemişler.

Elimde tuttuğum çay bardağı, kendiliğinden yere düştü!...



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon



Sayfa 1 / 31

Bunları biliyor musunuz?

Pusulayı MS. 100 yılında Çinliler icat etmiştir.

Bugün Doğanlar

En çok hangi tür kitapları okursunuz?
 

Kültür Sanat Haberleri

Demirkubuz Sevenlerin Beklediği Haber Demirkubuz Sevenlerin Beklediği Haber
Zeki Demirkubuz, merakla beklenen filmi Yeraltı'nın gösterim tarihini Twitter'dan açıkladı.
Yaşar Kemal Herkesi Barışa Çağırıyor Yaşar Kemal Herkesi Barışa Çağırıyor
Yaşar Kemal, yeni kitabı Bu Bir Çağrıdır’da 20 yıldır yaptığı barış çağrısını yineliyor.
Aydın Doğan Ödülü'nün Sahibi Selim İleri Aydın Doğan Ödülü'nün Sahibi Selim İleri
Bu yıl 'öykü' dalında verilen Aydın Doğan Ödülü'nün sahibi, Türk edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Selim İleri oldu.
7. Dağ Filmleri Festivali 7 Mart`ta Başlıyor 7. Dağ Filmleri Festivali 7 Mart`ta Başlıyor
Dağ Filmleri Festivali`nin ödül rekortmeni filmleriyle maceraya hazır olun.
En İyi Film 'The Artist' En İyi Film 'The Artist'
Sinema dünyasının en prestijli ödülleri Oscarlar sahiplerini buldu.

Kültür Sanat Etkinlikleri

Kış Karma SergisiSergi Kış Karma Sergisi
Evin Sanat Galerisi, İstanbul Avrupa, 7 Şubat- 6 Mart 2012
Sezen Aksu 10.000 Genç Meşale İçin SahnedeKonser Sezen Aksu 10.000 Genç Meşale İçin Sahnede
Congresium Ankara, Ankara, 07 Mart 2012, Saat 21:00
Sezen Aksu Acoustic Band KonseriKonser Sezen Aksu Acoustic Band Konseri
Bostancı Gösteri Merkezi, İstanbul Anadolu, 17 Mart 2012, Saat 21.00
İncesaz KonseriKonser İncesaz Konseri
Türker İnanoğlu Maslak Show Center, İstanbul Avrupa, 3 Mart 2012, Saat 21.00
Arzu Başaran & Ruth Biller 'Transfigurative' SergisiSergi Arzu Başaran & Ruth Biller 'Transfigurative' Sergisi
Art350, İstanbul Anadolu, 23 Şubat – 28 Mart 2012
'No.1' Sergisi Sergi 'No.1' Sergisi
Nesrin Esirtgen Collection, İstanbul Avrupa, 8 Şubat - 28 Nisan 2012
'Işığın Ressamı' Nazmi Ziya Güran Resim SergisiSergi 'Işığın Ressamı' Nazmi Ziya Güran Resim Sergisi
Rezan Has Müzesi, İstanbul Avrupa, 18 Şubat-17 Nisan 2012