Hesabınız yok mu?
Sinema
YERALTINDAN NOTLAR VAR
Şahin Ay
Salı, 10 Nisan 2012 08:50

 

        Ben hasta bir insanım diye başlayıp,  ama sanıyorum ki biz burada durmalıyız artık diye biten bir kitap Yeraltından Notlar. 1864 yılında Dostoyevski tarafından kaleme alınan;  kendinden sonra yazılacak olan ve Dostoyevski’nin dünyada ünlenmesine ve günümüze kadar dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri olmasını sağlamış Suç ve Ceza, Kumarbaz, Budala, Karamazov  Kardeşler gibi kitaplardan ve bu kitabın karakterlerinden bir şeyler barındırıyor.

         Bir Dostoyevski hayranı olduğunu ve hayat felsefesinde Dostoyevski’ nin çok büyük etkisinin bulunduğunu her zaman dile getiren Zeki Demirkubuz; yazarın Yeraltından Notlar kitabını senaryoya uyarlayarak Yeraltı adlı filmle 13 Nisan’dan itibaren sinemaseverlerin karşısında olacak.

        Daha önce de uyarlama senaryolarıyla karşımıza çıkan Zeki Demirkubuz’ un bu kitaptan uyarlama bir senaryo ile yeni filmini çekeceğini duyduğum andan itibaren çok heyecanlandım. Türkiye Sineması için çok büyük bir şans olarak nitelendirilen yönetmenin;  sanatına olan kişisel hayranlığımdan dolayı projeyi merakla beklemeye başladım. Daha önce Camus’ nun Yabancı adlı kitabından Yazgı, ardından Nahit Sırrı Örik’ in Kıskanmak adlı romanından  Kıskanmak filmini çeken yönetmen; bu kez de Yeraltı ile karşımızda. İlk gösterimini İstanbul Film Festivalinden yapacak olan film aynı zamanda festival kapsamında ulusal yarışma kategorisinde yarışacak.

       İnsanlığın Sözlüğü olarak kabul edilen Yeraltından Notlar;  Çernişevski’nin  Ütopik Sosyalizmine bir cevap olarak kaleme alınmış, ardından Dostoyevski’ye yapılan eleştirilerden dolayı yazarın geri adım atmasına sebep veren kitabın; günümüz Türkiye’sine uyarlanmış halinin başrol oyuncusu Engin Günaydın. Ünlü oyuncu; Ankaralı sıradan bir devlet memuru olan Muharrem’in yeraltına çekilişini aktaracak bizlere.

       O dönemki Rusya’nın aydın eleştirisini içinde barındıran kitabın; sosyal olmayı reddeden, kendini diğer insanlardan belki de insanlıktan uzak gören kahramanının; Engin Günaydın gibi genel itibariyle komedyen yönüyle tanınan bir oyuncunun canlandırmış olması da olaya farklı bir hava katıyor. Her ne kadar Avrupa Yakasında canlandırdığı Burhan Altıntop tiplemesiyle komedyen yönü ön plana çıksada; aslında komedi dışında ki rollerde de kalitesini ortaya koymuştu. Daha önce Zeki Demirkubuz’un bir diğer filmi Yazgı’da, ardından Yazı Tura’da daha sonrada Vavien’de Engin Günaydın ne kadar başarılı bir oyuncu olduğunu herkese gösterdi.

.       Daha önce Suç ve Ceza’yı çekmeye çalışan bir yönetmenin hikayesini anlatan Bekleme Odasının devamını çekmek istediğini söyleyen yönetmen, ardından bu fikirden uzaklaşmış ve bu proje üzerine yoğunlaşmıştı. Gişe de çok büyük sayılara ulaşmasa da genel itibariyle bilinçli bir kitleye ulaşan ve insanların karanlık yüzünün kendisini cezp ettiğini söyleyen yönetmenin bu filminde şahsen en merak ettiğim şey; kitapta yer alan diş ağrısı muhabbetinin sinemaya nasıl yansıyacağı. Kendi adıma söylüyorum; kitapta orayı okuduktan sonra birkaç gün boyunca çevremdeki tüm insanların olağanüstü saçma tavırlarının ve süper egolarının olduğu kanısına varmıştım.

        Filmle ilgili son bir durumdan daha bahsetmek istiyorum. Sırrı Süreyya Önder’in filmdeki sahnelerinin çıkarılmasının ardından herkes büyük bir şaşkınlık yaşadı. Film henüz kurgu aşamasındayken  Engin Günaydın ile beraber yayınladıkları kısa videoda filmle ilgili, yaşanan bazı komik olaylardan bahsettiklerinde Önder’i yeniden beyazperde de görecek olmak herkesi heyecanlandırmıştı. Daha sonra kurguda Sırrı Süreyya Önder’in sahneleri çıkarıldı. Zeki Demirkubuz’u yakından tanımayan insanlar bazı yanlış tespitlerde bulundular ama işin kesinlikle politik olmadığının kurgu aşamasında filmin ritminde bir takım sıkıntılara yol açtığı için çıkarıldığı anlaşıldı. Şahsen ben ikna oldum.Bir Zeki Demirkubuz filminde Sırrı Süreyya Önder’i izlemek zevk verirdi ama böylede filmin başarılı olduğundan şüphem yok…

                                                                                        

                                                         ŞAHİN AY



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
Seçme Sinema Yazıları-İhsan KABİL'den
Mehmet Ali ABAKAY
Çarşamba, 21 Mart 2012 17:03

Sinema Eleştirmeni Sayın İhsan KABİL'in 16 Mart 2012 Tarihli Star Gazetesi'nde yer alan önemli yazısını sunuyoruz:

Yeşilçam’dan bir kayıp Hidayet Pelit
16 Mart 2012 Cuma
 
Sinemamızda süregiden yaprak dökümünde yönetmen Hidayet Pelit’i içinde bulunduğumuz ayın başında kaybettik. Yeşilçam’ın ana gövdesinde 1950’lerin başından itibaren, yani aslında Türk sinemasının bir sektörleşmeye gitmeye yöneldiği andan başlayarak çeşitli pozisyonlarda yer alan Pelit, 1970’de yönetmenliğe adım atmıştı. Benim kendisiyle kişisel olarak tanışmam, 2010’un Mayıs’ında, Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiğimiz ve 1973 yapımı Uğraş Ölümden Ötesi Yok filminin de gösterildiği söyleşiyle olmuştu. Pelit, yılların verdiği birikimle, Yeşilçam içinde yaşadıklarını ve Türk sineması üzerine düşüncelerini dile getirmiş, yerli bir ruhun esintilerini hissettirmişti. Sonraki görüşmelerimizde ileriye dönük düşüncelerini de işliyor, imkan olduğu takdirde yapmak istediği projelerden bahis açıyordu.

1952’de, Lütfi Akad’ın Altı Ölü Var (İpsala Cinayeti) filmiyle sinemaya giren yönetmenimiz, 1954’te Orhan Murat Arıburnu’nun Sihirli Boru adlı çalışmasında asistanlık yapar. 1963’te kurduğu Pelit Film, kendi adına yapacağı çalışmalara başlayacağı dönemi haberleyecektir.

Pelit’in ilk önemli çıkışı, Yahya Kemal ve Nazım Hikmet’le de görüşmeleri olduğunu öğrendiğimiz kendisinin edebi muktesebatının bir yansıması olarak, 1955 yılında hikayesini kaleme aldığı “Çoban Yıldızı” ile olacaktır. Zengin ağa kızı-fakir genç klasik anlatısını işleyen ve kızın adı Zühre olan bu hikaye, Türk sinemasında değişik versiyonlarla işlenmekle kalmayıp, hiçbirinde Hidayet Bey’in adı geçmemiştir. Mesela, Orhan Murat Arıburnu, 1963’te Elalem Ne Der’i bu hikaye üzerine kurmuş, Hidayet Bey’in tevazuundan senaryoda kendi adı belirtilmiştir. Pelit, sinema tarihine geçen Tütün Zamanı, Gurbet Kuşları gibi eserlerin senaryolarına da katkıda bulunmuştur. Sinemada yönetmen, yapımcı, oyuncu olarak rol alan Pelit, 1993’te Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerini de bir tv çalışması olarak filmleştirmişti.

***

Hidayet ağabeyle tanışıklığım ilerledikten sonra gerçekleştirmek istediği projeleri hakkında daha çok bilgim oldu. Tokat, Niksar Belediyesi’yle o yöreye has “Kırk Kızlar Efsanesi” ve Danişmendliler Beyliği’nin kurucusu Danişmend Gazi’yle ilgili bir film, gerçekleştirmek istediği çalışmalar arasındaydı. Kazakistanlı sinemacıların kurduğu bir ilişki sonucu, yine Sultan Baybars’ın hayatı üzerine bir film projesi için ön çalışmalarını sürdürüyordu. Onun için ilerleyen yaşı, böylesi önemli dosyalar için bir engel teşkil etmiyordu. Çoban Yıldızı hikayesiyle ilgili olarak, şu anda Kanada’da yaşayan Arıburnu’nun oğlu Murat Arıburnu geçen Yaz Türkiye’ye gelmiş, Niksar’da Hidayet ağabeyle bu senaryoyu orta metraj uzunluğunda filme almışlardı.

Hidayet ağabey en son, İstiklal Harbi öncesi olaylardan başlayarak, 1940’ların içine Sivas’tan İstanbul’a çeteler, açlık, yokluk yıllarını anlattığı “Bir Kaşık Bulgur” adlı romanı yayınladı. Bundan sonraki düşüncesi aslında Yeşilçam’da geçirdiği, dolayısıyla 1948’den başlayarak artık bir sektöre dönüşmeye başlayan sinemamızın hemen tamamını kendi gözlerinden yansıtacak yılları bir kitaba dönüştürmekti; takdir-i ilahi nasip olmadı. Ancak kendisinin bu çok önemli projelerini ve hatıralarını, kendi gibi yine sinemanın değişik dallarında çalışmalar yapan çocukları Pervin, Levent ve Bülent Pelit hayata geçirme gayreti içinde olacaklardır. Allah rahmet eylesin.

Not: Yazarın diğer sinema yazılarını, sanal ortamda Star Gazetesi Sitesi'nden takip edebilirisiniz.

 



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
NBC:Niyetsiz Bilinçli Ciddiyet
Şahin Ay
Salı, 20 Mart 2012 12:00

 

   Son dönem Türkiye Sinemasında  politik filmler yapmama gayreti içinde olan bir takım yönetmen var. Anlatacak farklı hikayeleri olan mevcut süreci yansıtmayı reddeden, bazen kendilerince bazı haklı sebeplerden dolayı bunu  meşrulaştıran, bazen politik sinemanın ta kendisi aslında bizim filmlerimiz diyen bu yönetmenler sinemamızın son dönemde yeniden adından söz ettirmesinde büyük pay sahibiler. Türkiye Sinemasının durma noktasına geldiği bir süreçte hikaye üretmenin zorluğunun ve bir takım farklı sorunların baş göstermesinin anahtarı oldular .Bu yönetmenlerin en önemlilerinden biride kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan…

       Elektrik Elektronik Mühendisliği okuduktan sonra sinema denen olguya ilgi duyan Nuri Bilge Ceylan bir arkadaşının çekeceği filmin ekibine dahil olur. Amacı teorik anlamda bilgi sahibi olduğu sinemanın pratiğinin nasıl gerçekleştiğini görmektir. Sette işlerin çokta sıra dışı olmadığının farkına varan yönetmen, bu işe daha fazla ilgi duyar. Farklı hayallerle yurtdışına giden ama hayallerinin dışında bazı mesleklerle haşır neşir olan Nuri Bilge Ceylan bu işi yapabileceğini düşünür ve yola koyulur. Önce Koza adlı kısa filmini çeker. Çekmiş olduğu kısa filmle dikkatleri üzerine çeker ve bunun ardından hikayeleri kendine ait olan bir takım filmler yapmaya başlar. Onunla aynı jenerasyondaki bir takım meslektaşının aksine uyarlama senaryolardan kaçınır.Kendi hikayelerini yazar.

          Hayata dair bir derdi olan insanın yapacağı bir iştir sanat. Bu derdi içinde barındıran yönetmen; gerek ulusal, gerekse ulusal çapta  bir takım başarılar elde eder. Dünyadaki en prestijli festivallerinden ödüllerle döner. Kimi insana göre mütevazı, kimilerine göre de inanılmaz kibirli söylemlerin ardından bazı şeyleri yerli yerine oturtmaya çalışmak gibi bir çaba içindedir. Birçok durumla ilgili meslektaşlarından daha sıradan tepkiler verir.

         Son dönemde  sinema ile ilgili mevcut politik süreçte bir takım sıkıntılar vardı.”Arka bahçe” söylemi, ardından  Mizgin Müjde Arslan başta olmak üzere bir takım sinemacının gözaltına alınması, bir devlet yetkilisi tarafından yapılan artık  Malkoçoğlu tarzı filmlere daha fazla devlet desteği sağlanacak, insanlar ailece bir şeyler izlemeli gibi açıklamalara bir takım sinema dergileri ve film festivalleri önderliğinde sinemacılar ortak eleştiriler yayınladılar. Bu durumdan duydukları rahatsızlıkları dile getiren sinemacıların, listesi bir hayli uzundu. Ben şahsım adına bazı yönetmenlerin bu listede var olup olmadıklarını merak ettim. Listeyi dikkatli bir biçimde okuduğumda, merak ettiğim sinemacılardan sadece birinin isminin o koca listede olmadığını gördüm. Bu isim Nuri Bilge Ceylan’dı. Önce geçmişte takındığı tutumlardan bir sonuca varmayı düşündüm. Ardından onunla benzer söylemlerde bulunan diğer sinemacıların bu olaylara karşı tepkisiz kalmamaları kafamı karıştırdı. Evet; bir sinemacı politik filmler yapma noktasında meslektaşlarıyla farklı tavırlar takınabilirdi, onlardan daha değişik düşünebilirdi. Ama  ortak bir sorun baş gösterdiği zaman diğer sinemacılar gibi o da tepkisini belli etmeliydi. Acaba yukarıda bahsettiğim söylemler ve durumlar ona mantıklı mı gelmişti?

       Geçen hafta Sofya Film Festivalinde ödül alan Nuri Bilge Ceylan, filmde rol alan Ercan Kesal ile birlikte yaptığı basın toplantısında bir takım şeylerden bahsetti. Dizi çekmemesiyle ilgili sorulan sorulara karşı; "Ahlaki açıdan dizi film çekilmesinde sorun görmüyorum. Bir çok film yönetmeni dizi de yapmıştır. Ancak benim çekebileceğim diziyi bir kere kimse izlemez. Demek ki çok para kaybederim. Türkiye'de bir haftada 90 dakikalık dizi bölümü çekilirken, ben o bölümü bir yılda çekerim. Dolayısıyla bu görev bana göre değil."diye bir cevap vermiş. O zaman düşündüm.Belki de Nuri Bilge Ceylan mevcut sıkıntıları da bir yıl düşünür ve bir yıl sonra bahsi geçen bildirilerin altına imza atmayı ister. Umarım o zaman iş işten geçmemiş olur…

 

                                                    ŞAHİN AY



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
BİR AYRILIK: İRAN ve SANSÜR
Şahin Ay
Cumartesi, 10 Mart 2012 19:30

 

     

         İran şahı Muzafferüddin Şah’ın Avrupa gezisinin filme alınmasıyla başlayan bir sinema İran sineması. Film başlamadan önce hazır ola geçip marş okunan ve durmadan propaganda aracı olarak kullanılan  sinema İran’da çok faklı evreler geçirdi. Gerek  şah dönemi gerek daha sonraki  süreçte tüm kesimler kendi istedikleri gibi yönlendirmeye çalıştılar.

      Sinemayı herkes belirli kalıplara sokmaya çalıştı. Bazen tavırlar çok sertti bazen daha sıradan. İran’da Tahran, Isfahan, Abadan, Hamedan, ve Tebriz’de sinemalar yakıldı. Abadan’da yaklaşık 300 kişi sinemada can verdi. İran’da sinemaya belirli sınırlar çizildi. Filmlerde; İslami değerler tartışılmayacak, ilişkiler gayet kapalı bir  biçimde aktarılacak, cinsellik asla olmayacak, şiddete yer verilmeyecekti. İran’da sinemacılar yeni yöntemler denemeye başladılar. Bu kez metaforlarla bir takım şeyleri anlattılar. Zamanla bunun önüne de engel koyulmaya başlandı. Filmlere uygulanan bu tarz sansürün sanatçıları daha iyi motive etmeye başladığını ufuklarının genişlediğini savunan çevreler ortaya çıktı. Bu arada İran filmleri uluslar arası arenada ses getirmeye devam ettiler. Taşrada anlatılan en sıradan olayı dahi etkileyici bir sanat eserine dönüştürmeyi başardılar. Kadınların başı açık gösterilemeyeceği  ülke sinemasında,  sinemacılar  farkında olmadan çok tehditkar işler ortaya koydular.

         Asghar Farhadi’nin  Bir Ayrılık filmi bu yıla damgasını vurdu. Birçok festivalden ödülle dönen film en son pazar gecesi yapılan Oscar Töreninde En İyi Yabancı Film dalında İran’a ilk oscarını kazandırdı. Devlet desteği olmadan filmi çekmeye çalışan Farhadi az kalsın devletle olan tüm bağlarını koparıyordu. Birkaç kişiden maddi destek alarak filmini çektiğini söyleyen yönetmenin,  Kültür Bakanlığı tarafından film yapması yasaklandı. Ardından bir sürü özür ve ricanın ardından yanlış anlaşılma olduğu  ihtimali üzerine   yasağı kaldırıldı. Farhadi özür dilemeseydi ve yasak kaldırılmasaydı eğer ülkesinde sinema yapması yasaklanan bir yönetmenin ülkesine ilk defa Oscar kazandırması oldukça sıra dışı olacaktı. Gerçi durum şimdide, süreçten ötürü çokta farklı değil. Birçok başarıya imza atan  yönetmenler  kendi ülkeleri olan İran’da sinemadan yasaklı. Jafer Panahi ve Mohammad  Rasoulof ev hapsine çarptırıldılar ve yirmi yıl film çekmeme cezası aldılar. Bir takım organizasyonlarda dile getirildi, olmaz böyle şey dendi, hangi çağda yaşıyoruz muhabbetleri bir sonuca ulaşmadı. Ardından Bahman Ghobadi’nin İran’da film çekmesi yasaklandı. Sebebi sürekli Kürtleri anlatıyor olması olarak açıklandı. Tamam diğer yönetmenler için toplumun hep kötü yönlerini anlatıyorlar, batılılaşma adı altında insanları kandırıyorlar tarzında bazı suçlamalarda bulunulmuştu ama Ghobadi’nin durumu hepsinden daha ilginçti.

            Yoksulluğun sansürlenmesi dünyanın birçok döneminde, birçok farklı sektörde, direk olmasa bile çeşitli yollardan denenen klasik bir yöntem. İş sanat olunca olayın etkileri kısa vadede birkaç insanı etkiliyor gibi görünebilir ama uzun vadede birçok insanı etkisi altına alıyor. Bir Ayrılık ile nerdeyse tüm ödülleri toplayan Farhadi’nin etki alanı  eskisinden çok daha fazla. Benzer durumların yaşanmaması için bence üzerine düşeni yapmalı. Gerekirse daha önce ki yasağın tekrarlanma durumunu bile dert etmemeli. Mevcut sıkıntılı sürecin sona ermesi bir tarafa, biraz bile olsa gevşemesine yardımcı olabilirse o zaman kazandığı tüm ödüllerden daha değerli bir ödül kazanmış olacak. Engellerin kalkması ve özgür sanat yapabilme olanağı, birbirinden iyi sanat eserlerine yeniden kavuşmamızı sağlayacak. Üstelik birikimlerin ve anlatım gücünün had safhaya ulaştığı bir anda.

          Farhadi’den, yeni şehir hikayeleri ve dürüstlük vurgusu yapan  filmleri,  Panahi’den eleştirilmesi gereken tüm sistematik yapıları , Ghobadi’den  başka Kürt hikayelerinin anlatıldığı filmler izlemek hepimizin ihtiyacı sanırım.

 

                                                                     ŞAHİN AY



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
OSCAR ve Global Beğeni Anlayışında Tuzaklar
Mehmet Ali ABAKAY
Cumartesi, 03 Mart 2012 08:39

Bu yazıda "Bu sene hangi sinema eseri OSCAR aldı?" sorusuna cevap vermeyeceğim. Sinema ile doğrudan bir alakamın olduğunu da söylemekten uzağım. Dünyayı kendisine bağlayan ve kendi beğenileriyle insanı yönlendiren anlayış, farkında olmadan kendi endüstrisinin ve insanları kendi anlayışına esir kılmanın yolunu OSCAR ile sağlamlaştırırken, Yedinci Sanat'ı kendisinin etrafında bir rüzgar gülüne çevirmektedir.



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
İşte bu haftanın filmleri…
bilimkenti
Perşembe, 26 Ocak 2012 21:27

Ruhlar Bölgesi (Insidious)
James Wan’ın yönettiği ve Patrick Wilson, Rose Byrne, Ty Simpkins ile Lin Shaye’nin oynadığı “Ruhlar Bölgesi (Insidious)” filmi, gerilim ve korku sahneleri içeriyor.



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
SİNEMANIN DOĞUŞU:LUMİERE KARDEŞLER VE SİNEMA
Şahin Ay
Pazar, 08 Ocak 2012 20:32

       Türk Dil Kurumu’nun büyük Türkçe sözlüğü açıldığında ve yedinci sanatın tanımına bakıldığında karşımıza şöyle bir tanım çıkar:”Herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek,bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde bir ekran veya perde üzerine yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işi.”

       Hareketlerin,hareket kabiliyeti kazanma veya bu kabiliyetlerini ispatlama çabaları çok uzun yıllar sürmüştür.Yıllar boyu göreceli olmamakla birlikte uzun bekleyişlerin onurlu ürünleri olmuşlardır.Sonra birileri çıkıp bu kabiliyet üzerine bir şeyler söylemişlerdir.Durum değerlendirmesi



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
1
KARAHAN80
Salı, 22 Mart 2011 23:11

1



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Perşembe, 24 Mart 2011 21:03
 
Cehennem Pusuda: Semum
CoskunISIKDEMIR
Salı, 26 Ekim 2010 19:11

 

Cehennem pusuda...

Yasak kapının ardında cehenneme ait bir sır var!

Bu öyle bir sır ki;

Cehennemin zifiri soğuk köşelerinde, yüz binlerce yıldır saklı tutulan,

Adı anılmaz varlıkların karanlık diyarlarda, fısıldamaya bile cesaret edemedikleri bir sır,

Ve o sırrın cehennemvari dehşetine maruz kalan İzmirli Canan Karaca'nın gerçek hikâyesi…

 

D@bbe'den Sonra

 

Mütevazi bütçesine rağmen, geçen sezonun en tartışma yaratan, en çok izlenen ve Türk Sinemasının korku kültürünü yeniden canlandıran D@bbe filminin senarist ve yönetmeni Hasan Karacadağ, yepyeni bir korku filmi ile karşımızda…Tabi ki gerçeklerle…

 

Semum Nedir?

Semum bir tür ateştir.

İslam inancına göre insanlar kuru bir çamurdan yaratıldı ve insanoğlu yaratılmadan önce dünya üzerinde yaşayan bir takım yaratıklar vardı. Bu yaratıklar cehennemdeki kızgın ateşin dumansız alevinden yaratılmış ve daha sonra korkunç bir zehirle birleştirilerek Semum halini almışlardır. Yaratıcı, insana kendi ruhundan üfleyip onları dünya üzerine gönderdikten sonra, başta Şeytan olmak üzere bazı Semum'lar insanları kıskanıp, onlara türlü kötülükler yapmaya başlamıştı. Hatta öyle ki bazı Semum'lar tüm hayatını insanlara saldırıp, onların beynine hükmederek ve dehşetli karabasanlarla ruhlarına işkenceler çektirerek geçirmişlerdir. Kainatın son nefesini alacağı kıyamet anına kadar, insanoğluna her türlü dehşeti yaşatmaya and içmiş şeytani Semum'lar ve onlara ait sırlar bu filmde gerçek bilgiler ve gerçek bir hikaye eşliğinde aydınlanıyor!

 “Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân’nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık.” (Hicr, 26-27) buyurur.

Ayetten anlaşıldığı gibi Cân (cinnilerin Ademi), insanoğlundan önce yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır.

Ayetteki “semûm ateşi” hususunda, bazıları, “Bu, ateşin alevidir.” demişler; bazıları da “O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır.” demişlerdir. Önceki ayetin de yardımı ile, İbareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur. Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, “semûm” ismi verilmiştir. İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden “sam rüzgarı” denmiştir. Bir rivayette, “Semûm, dumansız ateştir. Yıldızlar da bu ateşten yaratılır.” denmiştirki, bu, “semum ateşi” ile geçen ayetteki “ateşin mârici”’nin aynı olduğunu gösterir. Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur. Âlûsî “semum ateşi”ni, “fevkalade hararetli ateş” diye tefsir ederken buna işaret etmektedir.

Bazı hadislerde Cân’nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir. Ebu Davud et-Tayalisî’nin İbn Mes’ud(r.a.)'dan naklettiği bir hadise göre, “Bu (dünyada gördüğümüz) ateşler, Cân’nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir.

 

 

Kısacası Kuran-ı Kerimde geçen bir kelime olan Semum, insanın tüm gözeneklerine kadar girip onları zehirleyen çok tehlikeli bir yaratıktır. Her an herkese saldırabilecek, çok hızlı hareket eden, zehirleyici Semum'lar bazı durumlarda asla geri dönmez, içine girdiği insana cehennem gibi bir hayat yaşatırlar.

 

The Exorcist (Şeytan) Filmiyle Kurulan Alakalar

 

Sinema tarihinin en önemli korku filmi sayılan `The Exorcist' veya bizdeki bilinen adıyla `Şeytan' filmi, Hıristiyan dünyasının en çok gurur duyduğu ve en çok sahiplendiği film olmuştur. Hatta vizyona girdiği dönem dünyanın gündemi haline gelmiştir. Fakat Şeytan filmi bazı önemli soruları yanıtsız bırakıyor belki de, şeytana ait sırların kilisenin karanlık mahzenlerinde gömülü olduğunu savunuyordu. İşte Hasan Karacadağ'ın yazıp yönettiği film Semum bu önemli filmin cevaplayamadığı soruları, Türk ve İslam dünyasının derin kültüründeki hazineleri kullanarak yanıtlıyor!

 

Yönetmen'in Gözünden Film

 

“Doğru olma ihtimalleri yüksek olduğu halde, kanıtlanması imkânsız olan matematiksel önermelerin bilimdeki karşılığı ne ise korku filmlerinin de, sinemadaki karşılığı odur. 

Korku filmlerinde gerçeğin yerini hayal alır ama söz konusu inanç ve derin kültür birikimleri olunca bunu hayal kelimesiyle basite indirgemek bana göre hatadır. Ben peşinde koşup öğrenmeye gayret ettiğim sinemayı `Hayal' yerine `Düş' kelimesine daha yakın buluyorum. Kan akışımızın yavaşlayıp, kalp atışlarımızın dengesizleştiği ve genlerimizin yarı-ölüm moduna geçtiği uyku anlarında beynimize çöken zamansız ve boyutsuz düşlerimiz, bize aradığımız sırlar hakkında ipuçları verebilir diye düşünmekteyim.

 

Batı dünyasının karanlığın lordu dediği ve benim de tüm eserlerini severek okuduğum usta korku edebiyatçısı `H. P Lovecraft' elbette bir korku duayenidir ama ben şahsen bir Muhyiddin-i Arabi'nin kainatın gizemlerini, ruh ve kalp döngüsüne çökmüş karabasanlarla çözümlediği teorilerini daha çok seviyorum. Eğer yapmış olduğum bu film bizi, keşif kokulu sırlarla dolu düşler aleminin, sonsuz kaoslarla sarmalanan bilinmezlerine bir adım daha yaklaştırabilecek ve 2 saatlik bir film süresi içerisinde kainatta asla ama asla yalnız olmadığımızı hissettirebilecekse ne mutlu bana! En azından Semum'un böyle bir hedef ve gaye ile yapıldığının bilinmesi bile beni mutlu edecektir. İşte bu duygu yoğunluğu, birinci filmimden kazandığım tüm parayı, son kuruşuna kadar bir an bile tereddüt etmeden bu filme yatırdığımın esas sebebidir.

 

Canan Karaca'ya Ne Oldu?

 

İzmir'de kendi halinde biri olarak hayatına devam eden ve paranormal olayların hiçbir türlüsüyle ilgisi olmayan Canan Karaca'nın aniden yaşamaya başladığı korkunç saatler, sonradan kendisinin anlattıklarıyla bu filme konu oldu.

 

Gördüklerini Cehennem günlüğü adıyla Hasan Karacadağ'a bir mektupla anlatan Canan Karaca'nın öyküsünden esinlenerek bu filmin senaryosunu yazan Hasan Karacadağ, Semum yaratığının görüntüsünün, gerçeğe yakın olması için tam üç ay sadece çizimlerle uğraştı.

 

Ve ortaya dünya sinemalarında şaşkınlık yaratacak ürkünç bir varlık çıktı! Tamamen 3D olarak Türk efektçiler tarafından tasarlanan bu varlık Hollywood tasarımcılarına bile parmak ısırtacak kadar başarılı oldu!

 

Hikaye

 

27 yaşındaki Canan Karaca ve kocası Volkan Karaca yeni aldıkları büyük bir eve taşınırlar. Her şey çok iyi giderken bir gün sebebini bilmediğimiz bir şekilde Canan'a garip şeyler olmaya başlar. Canan yavaş yavaş başka bir varlığa, kendisine hükmetmeye başlayan bir yaratığa dönüşmeye başlar. Kendisine adım adım görünen ve ona cehennem dakikaları yaşatan bu varlık, karabasanlarla başlayan işkencelerini, Canan'ın bedenini ele geçirerek devam ettirir. Şeytan'ın en sadık hizmetkarı Semum kendisine hedef olarak neden Canan'ı seçmiştir ve ona ne yapacaktır? Sıradan bir insan için cehennemin kapısı nasıl açılır? Semum filminde izlenecek müthiş bir görsellikle korkunun eşi benzeri görülmemiş bir türü aktarılacak.

 

2007’de çıkan filmimizde yine sanatıyla konuşulan Ayça İnci (Canan), Burak Hakkı (Volkan), Cem Kurtoğlu (Mikail Hoca), Sefa Zengin (Raci), Bahtiyar Engin (Macit), Yıldırım Öcek (Emlakçı), Levent Sülün (Ali), Nazlı Ceren Argon (Banu) ve Hakan Meriçliler (Prof. Dr. Oğuz) gibi isimler rol alıyor.

 

Afişler Japonya'dan, Müzikler Hollywood'dan ve 3D Efektler Türkiye'den

 

Hasan Karacadağ özellikle 3D efektlerin tamamen Türkler tarafından yapılmasını istedi. Çünkü Türk ve İslam kültürüne ait bir yaratık ancak bu toprakların havasını soluyan insanların duygularıyla yoğrulabilir ve ancak o zaman doğuya özgün bir yaratık tasarlanabilirdi. Bu bağlamda Bdr Digital firması, Hasan Karacadağ'ın senaryoda verdiği bilgiler eşliğinde yaklaşık 4 ay süren bir ön çalışmadan sonra Semum'u 3D olarak ve yepyeni yöntemler kullanarak tasarladı. Dolayısıyla Türkiye'nin ilk 3D yaratığı, tamamen Türk bir ekip tarafından gerçekleştirildi.

 

- Filmin müziklerini Hollywood'da yıldızı hızla yükselen ve en son Star Trek serisinin müziklerini yapan Justin R. Durban yaptı.

- Afişler Japon K2 grubu ve Bdr Digital işbirliğiyle gerçekleştirildi.

 

- Cehennem sahneleri ve yaratık hareketleri için dünyada ilk defa kullanılan 3D metotları başarıyla uygulandı.

 

- Semum yaratığı tasarlanırken hemen hemen tüm İslam literatürü hassas bir şekilde gözden geçirildi ve Canan Karaca'nın anlattıklarıyla örtüşecek şekilde üç boyutlu bir modelleme yapıldı.

 

- Semum'un konuştuğu Kıptice dili, gramerine kadar özenle çevrildi ve müthiş bir ses tonu bilgisayarda oluşturarak başka boyuttan geliyormuş gibi hissedilmesi sağlandı.

 

- Uçma ve final sahnesi için dev bir platoya kurulan, en son teknoloji mekanizmalar sayesinde çok başarılı greenbox çekimleri yapıldı.

 

- Filmin ses efektleri için insan kulağının en az duyduğu ve bilinçaltına en çok ürperti veren sesler tespit edildi ve özel bir miksle kurgulandı.

             Son olarak;

Çoğu zaman yıkıcı eleştiriler alan filmimizin aslında yapıcı eleştirilere de ihtiyacı bulunmaktadır. Çünkü efektleri, miksleri ve sahneleriyle kendi kulvarımızda çoğu filme taş çıkartacak yapıdadır. Ki artık Hollywood filmlerinin tasfiye edilip Türk yapımı filmlerin Türk sinemaseverlerin önüne konmasında büyük fayda vardır. Tabiî ki de bu varlıkların cismi ve sureti bilinmediği için 3D efektler çoğu sinemaseverimize saçma gelebilir bir yerde. Fakat asıl anlatılmak istenen yine gündelik yaşamımızdaki gerçek olgulardır. Bir korku filminden ziyade, korkulacak değil ibret alınacak bir film olabileceğini de umuyorum. Okurlarıma da şüphesiz bu filmi izlemelerini tavsiye edebilirim. Yine beğeninin izleyiciye kalmış bir bakış açısı olduğunu düşünerek yine de izlemekle bir şey kaybetmeyeceğinizi vurgulayabilirim.

Kâinatta yalnız değiliz!



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
 
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir: Girdap!
CoskunISIKDEMIR
Pazartesi, 25 Ekim 2010 23:35

 

"Görünen, bilinmesi istenendir..." sloganıyla vizyonlara giren filmimiz için aslında "Hiçbir şey göründüğü gibi değildir." aforizmamız daha uygun düşeceğe benzemektedir.

Filmden bahsetmeye başlayacağımız üzere aklınızın bir köşesine dipnot bırakmakta fayda var. Yazımız dahil din ve dindarlık düşmanlığı değildir meselemiz. Tavsiyelerimizin bir önemi ve faidesi bulunur da filmi izlerseniz şayet filmdeki konuya takılmaktan ziyade günlük hayatımızın içerisinde daha nice kulvarlarda aynı şeyin yaşandığını görecek olmamız ortadadır. Yanlış anlaşılmaların meyyal bulmamasını temenni etmekten başka söylenecek söz tabiki de okurlarımıza kalmıştır.

Onur Aydın'ın gerçek bir hikayeyi senaryolaştırması (bahsedilen olaydaki kişilerle bizzat görüşülmüş ve senaryo buna göre aynı kronolojide yazılmıştır. bunun hakkında film ekibinin röportajlarını araştırarak daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz), Talip Karamahmutoğlu'nun yönetmenliğiyle; Ozan Bilen, Fuat Saka, Ali Sürmeli gibi oyuncuların yer aldığı filmimiz gerçekten de artık günümüz dahil hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını göstermekle birlikte, yaşanan bir olaydan alınan kesitlerin olduğunu da belirterek bu tarz olayların yaşanılabilirliğini bir nebze kanıtlamıştır. Bıçak sırtı bir konunun harmanlaştırılıp bir Türk filminde izleyicinin önüne konulması cesaret isteyen fakat bir o kadar da arkasında durulabilecek bir davranıştır.

Olumlu ve olumsuz bir çok eleştiri alan filmimiz -ki tabiki bu doğal bir olgudur- aslında göründüğü gibi durmasına rağmen, fundamentalizmden daha çok farklı kulvarları da örnek gösterecek niteliktedir. İstanbul Üniversitesi'ni kazanan kahramanımız, Antalya'dan gelip kayıt olmuştur. Yaşadığı şehrin özelliklerini taşımaya çalışılmış olan kahramanımız ilk kez geldiği İstanbul'da kantindeki ilanlardan kiralık ev ya da ev ortağı bulmaya çalışır. Kader, tesadüf, şans kavramlarının çatıştığı bu durumda öyle bir arkadaş bulur ki zaten filmin konusunu ortaya çıkaran durum budur. Evde yaşadığı bazı mistik, metafizik olarak algıladığı olaylar onu konunun içine sürüklemektedir. Kız arkadaşıyla gece kulüplerinde eğlenen kahramanımız mistik olarak algıladığı olayların altındaki oyunla birlikte farklı bir yönde sürüklenmektedir. Bilgilenme kaynakları onu siyasi bir duruma sürüklemekle birlikte, eski hayatından, arkadaşlarından ve sonrasında seçimi yüzünden çatışacağı ailesinden uzaklaştırıp; odasındaki Atatürk posterinin yerini Çözüm Hilafet afişlerinin yer almasına kadar ilerletir. Ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının örneğini; süren zamanın sonunda belki asıl gerçeği göreceğimizin örneğinin verilmesini de bu yazıyı okuduktan sonra filmi izleyen okurlarımız için verebiliriz.

Tarafsızca işlenmiş konuların bahsedildiği filmimizi artık biraz daha açıp konudan net bir şekilde bahsedersek olayın nasıl gündemimize oturabileceğini de görebiliriz aslında. Fundamental bir çetenin bir üniversite öğrencisini çeşitli oyunlarla kandırarak onu siyasal dine ve günü gelince de din için bir intihar bombacısı olmasına neden olması anlatılmaktadır.

Dinle kandırılan bir çocuğun anlatıldığı filmde asıl belirtmem gereken konu ise, bunun sadece filmdeki anlatıldığı şekilde değil; Türkiye'de daha nice farklı kulvarlarda oynanan oyunlarda insanlığımızın nasıl kandırıldığıdır. Ki en büyük yem gençler olmaktadır. Bir nebze ben de bir üniversite genci olarak, filmde anlatılan konunun din olması mesele değildir diyebilirim... Eğer bir izleyici olarak o konuya takılan birinin eleştirileri mutlaka olumsuz yönde olacaktır. Buna emin olabiliriz. Fakat filmde asıl anlatılmak istenilen şeyin ülkemizde çok örneğini yaşadığımız ortaya sunulan, kutsalite kazandırılan çoğu değerin uğruna insanların kullanılmasıdır. Hangi konuda olursa olsun insanlığımızın edindiği değerler yem olarak atılmakta ve elinde belirli gücü bulunduran kişiler kârına artı pay katmak için çoğu zaman gözden çıkarabileceği kişileri kullanmaya çalışmaktadır.

Türkiye'nin '80 öncesini, bizzat 1980'i ve sonrasını görmüş olması yazımı daha anlaşılır kılmak için fikir vermiş olacaktır aslında. Buna örneklerimizi arttırabiliriz tabi ki de... Pusulanın yönlerinin bir ülkeyi nasıl bir ortama götürdüğü, gündemimiz ve üniversitelerimizin durumu bize dahası örneklerinin oluşabileceğini göstermektedir.

Ayrıca filmimizin 2008 yapımlı bir film olduğunu düşünürsek aradan iki yıl geçmesine rağmen gündemlerin aynı kaldığını görebiliyoruz. Tabi 2010 ile 1980'i kıyaslamıyoruz daha.

Neyse ki filmin dışına çıkmadan söyleyeceklerimize gelirsek; filmi izleyen bir sinemaseverin bakış açısı aslında filmin tavsiye edilebilirliğini ortaya koyacak gibi görünüyor aslında. 

Kültür Bakanlığı'nın da ikiyüz bin TL (ikiyüz milyar) destek yaptığı filmimiz, tarafsız bir bakış açısıyla, gündemdeki bir çok bıçak sırtı konuyu tek bir kulvarda ele alarak Türk filminin perdesine yansıtmıştır. Filmi izleyen ve yansımalarının geldiği ışık kaynağını düşünen bir sinemasever olarak sizlere de izlemenizi tavsiye edebilirim.

Son olarak belirtmek isterim ki gerçekten de kainatta "Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!"

 

Coşkun IŞIKDEMİR



Bu yazıyı paylaş
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Son Güncelleme: Salı, 26 Ekim 2010 01:05
 
BaşlangıçÖnceki12SonrakiSon



Sayfa 1 / 2

Bunları biliyor musunuz?

Aspirin, ilk defa 1897 yılında Felix Hoffmann adında bir Alman kimyager tarafından üretilmiştir.

Bugün Doğanlar

En çok hangi tür kitapları okursunuz?
 

Kültür Sanat Haberleri

Demirkubuz Sevenlerin Beklediği Haber Demirkubuz Sevenlerin Beklediği Haber
Zeki Demirkubuz, merakla beklenen filmi Yeraltı'nın gösterim tarihini Twitter'dan açıkladı.
Yaşar Kemal Herkesi Barışa Çağırıyor Yaşar Kemal Herkesi Barışa Çağırıyor
Yaşar Kemal, yeni kitabı Bu Bir Çağrıdır’da 20 yıldır yaptığı barış çağrısını yineliyor.
Aydın Doğan Ödülü'nün Sahibi Selim İleri Aydın Doğan Ödülü'nün Sahibi Selim İleri
Bu yıl 'öykü' dalında verilen Aydın Doğan Ödülü'nün sahibi, Türk edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle Selim İleri oldu.
7. Dağ Filmleri Festivali 7 Mart`ta Başlıyor 7. Dağ Filmleri Festivali 7 Mart`ta Başlıyor
Dağ Filmleri Festivali`nin ödül rekortmeni filmleriyle maceraya hazır olun.
En İyi Film 'The Artist' En İyi Film 'The Artist'
Sinema dünyasının en prestijli ödülleri Oscarlar sahiplerini buldu.

Kültür Sanat Etkinlikleri

Kış Karma SergisiSergi Kış Karma Sergisi
Evin Sanat Galerisi, İstanbul Avrupa, 7 Şubat- 6 Mart 2012
Sezen Aksu 10.000 Genç Meşale İçin SahnedeKonser Sezen Aksu 10.000 Genç Meşale İçin Sahnede
Congresium Ankara, Ankara, 07 Mart 2012, Saat 21:00
Sezen Aksu Acoustic Band KonseriKonser Sezen Aksu Acoustic Band Konseri
Bostancı Gösteri Merkezi, İstanbul Anadolu, 17 Mart 2012, Saat 21.00
İncesaz KonseriKonser İncesaz Konseri
Türker İnanoğlu Maslak Show Center, İstanbul Avrupa, 3 Mart 2012, Saat 21.00
Arzu Başaran & Ruth Biller 'Transfigurative' SergisiSergi Arzu Başaran & Ruth Biller 'Transfigurative' Sergisi
Art350, İstanbul Anadolu, 23 Şubat – 28 Mart 2012
'No.1' Sergisi Sergi 'No.1' Sergisi
Nesrin Esirtgen Collection, İstanbul Avrupa, 8 Şubat - 28 Nisan 2012
'Işığın Ressamı' Nazmi Ziya Güran Resim SergisiSergi 'Işığın Ressamı' Nazmi Ziya Güran Resim Sergisi
Rezan Has Müzesi, İstanbul Avrupa, 18 Şubat-17 Nisan 2012