Edebiyat Dostlarından Arkeolog Ayşegül Ümran ABAKAY'ın "Mitanniler" başlıklı oldukça önemli ve emek ürünü sempozyum bildirisini, tarihe meraklı okurlarımıza, aracılığımızla sunuyoruz
Çanakkale Savaşı`nın kahraman gazilerinden İvrindi Mallıca Köyü`nden Hacı Azman Dede anlatıyor :
"Cepheye gönderilen askerler arasında 15-17 yaşlarında çocuklar dikkatimi çekti.Bu gençler İstanbul GALATASARAY Lisesi öğrencisi,gönüllü delikanlılardı..
Çoğunun sakalı ,bıyığı bile çıkmamıştı.Hayatlarında tüfek görmemiş ,silah kullanmamış gencecik çocuklar. O gün çok sınırlı saatler içersinde onlara tüfek tutmayı ,nişan almayı , ateş etmeyi öğrettim..
Ertesi gün mevzilerde ateş altındaydık. Mermiler vızıldıyor, makineli tüfek tarakaları kulakları çınlatıyor ,patlayan bombalar etrafı cehenneme çeviriyordu...
GALATASARAY`lı 15-17 yaşındaki gençler birbirlerine sokulmuşlar ,korku dolu gözlerle bakışıyorlardı ki içlerinden biri bir zafer şarkısı söylemeye başladı...
" Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı...
Al sancağı teslim etti ALLAH`a ısmarladı..."
Bu marşa yanındaki , onun yanındaki derken hepsi bir ağızdan katıldılar..Kurşunlar vınlıyor , bombalar patlıyor ecel tırpanı yaralıların acı feryatlarının yükseldiği mevzilerde ölüm dağıtırken GALATASARAY`lı gençler bu siperlerde ne için bulunduklarını sanki dünyaya ilan ediyorlardı...
" Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı...
Al sancağı teslim etti ALLAH`a ısmarladı...
Boş oturma , çalış dedi , hizmet eyle vatana...
Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana..."
GALATASARAY`lı gençler o gün ölüme böyle meydan okudular...
Arkadan "ALLAH ! ALLAH !" nidalarıyla birer yırtıcı panter gibi düşman mevzilerine saldırarak şehadet şerbetini içtiler...
İstanbul`a gidip yolu Beyoğlu`na düşenler GALATASARAY Lisesi`nin bahçesindeki anıtta bu kahraman çocukların isimlerini görebilirler...
Balıkesir Lisesi son sınıf öğrencileri de Çanakkale`ye asker oldular.O sene Balıkesir mezun vermedi .
İstanbul Tıbbiye mektebi de mezun vermedi .
Bu vatan için , din için, bayrak için ; milletin namus ve şerefini korumak için çarpışan ve CAN veren gençler !
Biliyor ve inanıyoruz ki sizler ölmediniz .
İlahi bir ikramla yaşıyorsunuz ..
Sizi hiç unutmadık ve unutmayacağız ..
Yüce Allah , Kur’an-ı Kerim`de şehitleri bakınız nasıl övüyor;
‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rablerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar. Allah`ın lütf-u kereminden ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine katılmayan müstakbel şehit dindaşlarına da kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine dair de müjde vermek isterler.’
Yıl 1989 .. Gazeteciliğe yeni başlamış olduğum bir dönemdi .
Balıkesir’in yetiştirdiği kahraman evlatlar kimlerdir diye araştırırken karşıma kocaman cüssesiyle Çanakkale kahramanı Koca Seyit çıktı .
Tarih kitaplarında mermiyi sırtlamış bir askerin resmi vardı ama nerede yaşamış , nasıl yaşamış , nerede yatıyor bilen yoktu . O da diğer kahramanlarımız gibi unutulmuş ve sefalete terkedilmişti .
İki üniversiteli genci muhabir olarak görevlendirip Havran yakınlarındaki Çamlık köyüne gönderdim .
Koca Seyit’in yaşlı kızı babasını anlattı :
“ Babam geçimimizi temin etmek için odun kömürü satardı . ‘Ceylan’ isimli eşeğine kömür çuvallarını sarar . sabah namazından sonra kasaba yoluna düşerdi . Bazen yağan yağmurlardan dere coşup sular kabarırdı . Yüklü eşek karşıya geçemiyordu . Babam , Ceylan’ı koltuğunun altına alarak karşı kıyıya geçirdi . Çok fakirdik , geçim zorluğu çekiyorduk . Babam zeytin mevsiminde bir yağhanede zeytin çuvalı taşıyarak rızkımızı çıkarmaya çalışıyordu . Beş vakit namazını hiç bırakmadı . Devamlı Kur’an okurdu ; sonra bir gün çok hastalandı . Hayırsever yağhane sahibi , babamı ateşler içinde bir peyke üzerinde kıvranırken görüp doktora götürdü . Devlet bizimle hiç ilgilenmedi . “
Koca Seyit , Çanakkale Boğazı’nın Rumeli Mecidiye Tabyasındaki çakılı toplardan birinin sıra eriydi . 18 Mart 1915 tarihinde İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan muazzam müttefik donanması Boğaz’a girdiğinde iki yakadaki müstahkem mevkilerimizi hallaç pamuğu gibi atmaya başladı . En yoğun bombardımana uğrayan yerlerden birisi de Mecidiye’nin karşısında , Anadolu yakasındaki Dardanos Tabyası idi . Tabya Kumandanı Yüzbaşı Hasan ve gözetleme subayı Üsteğmen Mevsuf (Libya’lı ) telefona ulaşmak için yer değiştirirlerken bir top mermisi önlerindeki toprağı kaldırarak üzerlerine yığdı . İki subay da diri diri gömülmüşlerdi . Kuzeydeki düşman gemileri bütün topları Dardanos Tabyası’na yönelttiler .
Boğaz’ın karşı kıyısındaki Mecidiye Tabyasında ise tam bir can pazarı vardı . Havran’ın Manastır (Çamlık) Köyünden Abdurrahman oğlu Seyit ve Niğde’li Ali Çavuş da patlamanın şiddetinden bayılmışlardı . Pehlivan Seyit mezarında dirilen bir şehit gibi üzerindeki toz toprağı silkeleyerek yerinden doğruldu . Ali ile ikisinden başka ortada kimse görünmüyordu . Sanki kıyamet kopmuş ve çevre bir mahşer yerine dönmüştü .
Düşman gemileri iyice yaklaşmışlar ve sahildeki mevzilere ölüm yağdırıyorlardı . Bir top hariç diğerleri toprağa gömülmüştü. Koca Seyit sıra eriydi ve nişancılığı yoktu . Seyit , önce düşman gemilerine sonra topa bakıp kendine gelmeye çalışan Çavuş’una seslendi :
- Ali Çavuş topu ateşleyelim .
- Seyit , vinç arızalı .. mermiyi süremeyiz .
- Ben kaldırırım Çavuş’um .
- Kaldıramazsın Seyit .
Seyit yerdeki 215 okkalık ( 276 kg) mermilere baktı :
-Hele bir deneyelim Çavuş’um . Sen sırtıma ver .
Bu arada arka taraflarında üç düşman mermisi daha patladı . Seyit yere eğilip yağlı mermiyi kavramak istedi , elleri kaydı . Sonra ellerini toprağa bulayarak Ali’nin yardımıyla ‘ Ya Allah ‘ deyip mermiyi sırtladı . Bacakları titriyor, beli kırılacak gibi zorlanıyordu . Basamaklardan ağır ağır çıkıp Ali Çavuş’la beraber mermiyi namluya sürdüler . Ali Çavuş namlu nişangah ayarlarını yaptıktan sonra ‘ Ya Allah ! Bismillah ! ‘ deyip topu ateşlediler . Mermi Ocean zırhlısının ilerisine düştü . Koca Seyit yine Ali’nin yardımıyla ikinci mermiyi de sırtlayıp getirdi . Korkunç bir bombardıman altında ikinci mermiyi de ateşlediler . İsabet yok . Ali ile Seyit , şehit arkadaşlarının ve kumandanlarının intikamını almaya azmetmiş , gemiyi batırmayı kafaya koymuşlardı . Üçüncü mermiyi de bin bir zahmetle namluya sürüp besmele ile ateşlediler . Bu son mermi Ocean zırhlısının kıç tarafında patladı . Geminin dümen tertibatı zarar görünce koca zırhlı bulunduğu yerde daireler çizerek dönmeye başladı . Ocean zırhlısının ölüm dansı devam ederken kıyıya iyice yaklaşan gemiye sahil bataryaları isabetli atışlarla bindirmeye başladı. Koca zırhlı bu arada bir mayına çarparak korkunç bir patlamaya sulara gömüldü.
18 Mart 1915 Tarihinde dünyanın en muazzam donanmasının Türk topçusu karşısında aldığı yenilgi çok ağır oldu .
Agamemnon zırhlısı yara alıp çekildi . İnflexible amiral gemisinin komuta köprüsünde yangın çıktı . Gaulois zırhlısı aldığı yaralar sebebiyle savaş dışı oldu . Bouvet zırhlısı ağır yara alıp bir mayına çarparak battı . Bu arada mayına çarpıp hasar gören amiral gemisi İnflexible İmroz adasına dönerek karaya oturdu . Koca Seyit’in mermisiyle dümeni parçalanan Ocean zırhlısı bir mayına çarparak denizin dibini boyladı .
Bu zaferin kahramanlarından biri Nusret mayın gemisinin kumandanı Tophane’li Yüzbaşı Hakkı diğeri ise Havran’lı Koca Seyit’tir . Maalesef Yüzbaşı Tophane’li Hakkı mayın döşediği gecenin yorgunluğuyla üç gün sonra kalbine yenik düşerek vefat etti . İstanbul’daki ailesi yıllarca fakirlik içinde yaşadı .
Anadolu sahilindeki Dardanos tabyasında ise daha birkaç gün önce kızının doğum haberini alan ve yapılan izin teklifini reddeden Üsteğmen Hasan ve Libya’lı Mevsuf Teğmen görevlerini kahramanca yerine getirerek akşama doğru şehit düşüyorlardı .
Koca Seyit , 276 kg.lık mermileri nasıl taşımıştı ? Çanakkale Kumandanı Cevat Paşa merak etmiş , yanında bir de fotoğrafçı getirtmişti . Koca seyit onbaşılığa terfi ettirildi . Poz vermek üzere mermiyi kaldırması istendi . Seyit Onbaşı olanca gücüyle mermiyi yakaladı fakat yerden kesemiyordu . Zorlandı, ıkındı , sıkıldı ama mümkün değil mermiyi kaldıramıyordu . Kıpkırmızı olmuştu . Cevat paşa “ Bırak evladım “ dedi . “ O zaman nasıl kaldırdın ? “
Seyit Onbaşı mahcup ve sıkılgan bir halde “ Paşam , karşımda düşman olsun gene kaldırırım .” “ Aferin evladım ! “
Cevat Paşa , mucizelerle yardım aldıklarının bilincindeydi . Mermi şeklinde , ağaçtan bir maket yapılmasını ve resmin o şekilde çekilmesini emrederek gitti . Tarih kitaplarındaki fotoğraf , ağaçtan yapılmış maket mermi ile çekilmiş halidir .
Koca Seyit onbaşılığa terfi ettirilip arkadaşlarının, kumandanlarının göz bebeği oldu ama bir sıkıntısı vardı . Alman subaylarının da bulunduğu bir yerde kumandanı sordu
“ Ne arzu ediyorsan söyle yapalım .” deyince Koca Seyit bir çocuk mahcubiyetiyle başını önüne eğip “ Kumandanım ; istihkakım olan bir tayınla karnım doymuyor . Mümkünse tayınımın (küçük asker ekmeği ) ikiye çıkarılmasını istiyorum . “
İstihkakı iki tayına çıkarıldı ama Seyit o ekmeğin tamamını utancından yiyemiyor birkaç parçaya bölüp arkadaşlarına dağıtıyordu .
Savaşlar bitti. Koca Seyit onbaşı olarak köyüne döndü ama yıllarca onun yaşadığının farkına kimseler varmadı . Yoksulluk içinde yaşadı .
Sadece bir defasında Edremit’te askeri gazinoda konaklayan Mustafa Kemal Paşa eski silah arkadaşını hatırlamış , bulunmasını isteyince bulundukları yörede Seyit Onbaşı’nın farkında bile olmayan devlet görevlileri epey araştırdıktan sonra Jandarma Komutanı eliyle köyü öğrenip yatsı namazından çıkarken görevli jandarma neferleri Koca Seyit’i yakalamışlardı .Ürkerek sebebini soran Seyit’e verilen tek cevap “ Kumandan seni istiyor “ idi . Jandarmanın bir insanı sorgusuz sualsiz götürüp de bir daha getirmediği bir devirde , daha 15-20 yıl önce düşman bombardımanından korkmayan Seyit , doğrusu biraz tedirgin olmuştu . Üst baş perişandı . Hamama götürdüler . Giydirecek elbise aradılar Cüssesine uygun bir elbise bulamadılar . Sonra en kalıplı Nüfus Müdürünün elbisesini giydirdiler . Mustafa Kemal eski silah arkadaşını görünce memnun oldu ve hal hatır sordu . Ama paşa bile Koca Seyit’in üzerindeki iğreti elbiseyi daha salona girerken fark edip gülmüştü .
Gazi Koca Seyit ağzı dualı , eli Kur’an’lı , alnı secdeli , unutulmuş , kaderine terkedilmiş bir kahramanlık abidesiydi ., Maaşı , madalyası yoktu . Zeytin çuvallarının hamallığını yapar , kömür satardı . Bir yağhane peykesinde kan kusarak yoksulluk içinde ölmüştü .
Koca Seyit’in ailesiyle yaptırdığım ropörtaj ilk defa Zaman Gazetesinin 19 Mart 1989 tarihli nüshasının ilk sahifesinde yayınlandı .
Birkaç sene sonra Havran ilçesinin meydanına Kaymakam Murat Bey’in gayretleriyle Koca Seyit’in heykeli dikildi . Köyünün adı Çamlık’tan Koca Seyit’e çevrildi .
Kaymakam ve Paşa , aileyi ziyaret edip mezarını yaptırdılar .
Bizler genç Cumhuriyet’in evlatları olarak , sırtında elbisesi , cebinde parası olmayan unutulmuş Koca Seyit’i geç de olsa hatırlayabildik .
1857 Diyarbakır doğumlu-1924 İstanbul’da vefat eden Ali Emiri ticaretle uğraşan nezih bir ailenin evladıdır. Ailesi Diyarbakır’ın köklü ve aydın bir ailesi olup, seyyid ve şerif soyundan gelmektedir.Diyarbakır’ın ünlü şairlerinden Saim Mehmet Emiri Çelebi’nin torunlarından Seyyid Mehmet Şerif Efendi’nin oğludur. İyi bir öğrenim görmesinde ve yetişmesinde ailesinin büyük rolü olmuştur. İlk öğrenimini Sülûkiyye Medresesi’nde tamamlamıştır. Babası onu tüccar olarak yetiştirmek istediyse de başarılı olamadı hep kitap okumakla meşguldü.müşteri geldiği zaman satış yapmak için başını kitaptan kaldırmıyordu.Bunu fark eden babası kendisini rahat bıraktı katip olarak memurluk hayatına başlayan Ali Emiri daha sonra maliye müfettişliğini yaptı Selanik’ten Yemene kadar dünyayı yokladığı gibi bir süre defterdarlıkta yaptı. ……………….. Memuriyet hayatı boyunca zamanını hep kitaba ve kitap okumaya verdi 15 bin çeşit kitap barındıran kütüphanesi oluşmuştu bunlar arasında okumadığı kitapta yoktu Kürtçe Türkçe Arapça Farsça dillerini iyi derecede biliyordu.İşin ilginç tarafı Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-it Türk eserini de kendisi keşif etmiştir.Bir gün yoksul bir bayana yardımcı olmak için birkaç kitabını satmak için Sahafa(kitap evi) uğruyor bir kitap dikkatini çekiyor gözden geçirince kitabı beğeniyor ama üzerindeki para yetersiz, satılmasın diye Sahafın kapısını üzerine kilitleyip eve para almaya gidiyor daha eve varmadan yolda karşılaştığı bir ahbabından gerekli parayı alarak dönüp kitabı alıyor rivayete göre namaz vakti hariç yemek dahi yemeden üç gün boyunca inceliyor inceleme sonucu kitabın Divan-ı Lüğatüttürk olduğunu fark ediyor(Maalesef bunu ifade eden edebiyatçı hiç görmedim) Bu şaheser kitabı ne Ziya Gökalp’a ne de Fuat köprülü’e göstermiştir.Yani sevmediği insanlara karşı çizgisini korurdu.İnsanlarla öylesine bir araya gelmezdi. …………………… Rivayete göre bir grup vatandaşlar ziyaretine gitmiş.Ali Emiri sormuş siz kimlerdensiniz onlardan biri demiş ki biz müslümanız o da demişki yazık verdiği cevaba bak. Hepimiz Müslümansız ben dilinizi kültürünüzü sordum ki ona göre size cevap vereyim sizlerle konuşayım. …………………… Amcası Fethullah Feyzi Efendi’den ve büyük amcası Şaban Kâmil Efendi’den alet ilimleri ve hat dersleri , Şirvan Kaymakamı olan dayısından Farsça dersleri aldı. Kısa zamanda Arapça ve Farsça’sını ilerletti. Bu arada eski tarzda şiirler kaleme almaya başladı. Küçük yaştan itibaren okumaya ve öğrenmeye olan merakı yaşamı boyunca da devam etmiş ve hayatının gayesi haline gelmiştir. …………………… 1916 yılında büyük bir özveriye bir araya topladığı eserlerle kendisine tahsis edilen Feyzullah Efendi Medresesinde bir kütüphane kurmuş ve bütün ısrarlara rağmen kütüphaneye kendi ismini değil de “Ben bu kitapları Milletim için topladım ve Milletime vakfediyorum “ diyerek kütüphanenin adını “Millet Kütüphanesi “ koymuştur. Kitaplara olan ilgisinden dolayı Kendisine KİTAPLARIN EFENDİSİ unvanını yakıştırmışlardı bazen kitap okuma uğruna uykusuz kalıp sabahladığı da olmuştur. ……………………………. 17 Nisan 1916 tarihinde kurup 23 Ocak 1924 yılına kadar, yani ölümüne kadar yaşadığı sürede kurduğu kütüphanesinin müdürlüğünü de yapan Ali Emîrî Efendi’nin ölümü üzerine birçok meşhur edebiyatçı ve şair yazı yazmıştır. Ancak O’nu en iyi anlatan, ebedileştiren şiir, şüphesiz Yahya Kemal’in yazdığı şu gazeldir. Muhtâc isen füyûzuna eslâf pendinin Diz çök önünde şimdi Emîrî Efendi’nin Diyarbakır’da bir cadde, bir semt ve bir ilköğretim okulu Ali Emiri adıyla anılmaktadır.Ama ne yazık ki Diyarbakır insanı kendisini yeterince tanımamaktadır.
Bu eleştiri konusu olan çalışma, “Diyarbakır Kabartmalar ve Kitabeler Açık Hava Müzesi” adıyla 2006 Senesinde İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından yayınlanmıştır. Tanıtım amaçlı bu eserin metinleri, daha önce yayınlanan broşürlerle kitapçıklardan aynen alınmıştır.
Amacımız, şehri tanıtmak gayesiyle kaleme alınan bu tarz çalışmaları gölgelemek değildir. Amaç, şehri tanıtma için hazırlanan bu şekildeki basılı materyalde yanlış bilgilendirilmelerin olmamasını sağlamak, eksik ve hatalı bilgilendirmelerin önüne geçmektir.
Her basılı materyalde yer alan bilgilere artık bakmaktan, kimi zaman elimizdeki şehir konulu kitapları okumaya fırsat bulamamaktayız. Bu alanda çaba gösteren olmadığı için mi bunca mesai harcamamız? Doğrusu bunu teyid etmek istemiyoruz. Kısaca bu alanda çalışmaların olmadığını söyleyelim.
Bu çalışmadan aldığımız kısımları “Metin”, hataların tashihini de “Düzeltme” olarak veriyoruz:
Metin:” Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Siirt, Mardin, Şanlıurfa, Batman ve Adıyaman illeriyle çevrelenmiş olan Diyarbakır,…”(s.1)
Düzeltme:”Batman il olduktan sonra Siirt, Diyarbakır’ın komşu ili olmaktan çıkmıştır. Bu konuda siyasî haritalara bakılabilir. Siz en iyisi ilköğretim kitaplarının son sayfasına bakarak, şehrin hangi illerle çevrili olduğunu görün ve kararınızı verin.”
Metin:” Surlar, 5 km uzunluğunda, duvar yüksekliği 12 m.dir. Genişliği 3-3.5 metre arasında değişen surların 82 burcu vardı.”(s.3)
Düzeltme:” Surların beş kilometre uzunluğunda olduğunu kabul etmiyoruz. Tekrar ölçülerek doğrusunun herkes tarafından bilinmesi gerekir. Hali hazırda Kale’nin yıkılan ve yıktırılan burçları hariç, mevcut burç sayısı 82 burçtan fazladır. “Surlar”, yerine Diyarbakır Kalesi daha uygun bir ifade değil midir? Yoksa Diyarbakır Kalesi denilen bir kale na-mevcut mudur? Hakikatten bunu artık dile getirmekten usanma noktasına geldik.”
Metin:” Eskiden tapınak olarak kullanıldığı sanılan burcun son bölümünde bir kuyu ve yer altı geçidini andıran bir dehliz bulunmuşsa da üzeri bir beton blokla kapatılmıştır.”(s.4)
Düzeltme:”Bahsedilen Keçi Burcu’na dair daha önceki tespitlerimize bakılabilir. Tapınağın Mar-İstefanos Kilisesi olduğunu beşinci kez yineliyoruz. Perslerce Mecusî –Ateşgede-Tapınağı olarak düzenlenen burç içinde o döneme ait kalıntılar halen yerinde görülebilir.
Bu kuyu ve dehliz açılırsa, belki tapınağın dışa açılan bölümü veya diğer burçlarla olan bağlantısı ortaya çıkabilir.
Bir beton bloku ortadan kaldırmanın zor olmadığını bilmekteyiz. Madem bu husus sabittir. O halde bir ayıbı ortadan kaldırmamız gerekir. Bu gibi açıklamaların böylesi tanıtım amaçlı çalışmalarda yer bulmaması gerekir.
Borsa 21 Dergisi Sayı 6’da yer verdiğimiz açıklama:
“Diyarbakır Kalesi’nin en eski burçlarından olan Keçi Burcu, onarım sonrası sergiler için kullanılıyor.
Peki bu en büyük burç, geçmişte hangi amaçlarla işlevini sürdürüyordu?
Sasanî Hükümdarı Kubad, Diyarbakır’ı işgal edip her şeyi talan ettiği zamanda tahrip edilen kiliselerden biri de Mar İstefanos’tu. Keçi Burcu’nun girişinde tam karşıda bulunan son bölümdeki değişiklik, Burcun ateş-gede tapınağı biçiminde kullanıldığını gösteriyor. Kaynaklarda Mar-İstefanos’un yeri ve yıkılış tarihi gösterilmemektedir. “(2004)
Bu açıklamalar yanında mekânın daha önce Şemsîler tarafından da kullanılmış olabileceğine dair yaklaşımımız olmuştur. Çünkü Şemsîlerin kaya tapınağına en yakın yapı oluşu sebebiyle Keçi Burcu, daha önce bu amaçla da kullanılmış olabilir.”
Bu açıklamamızın sonucunda 2004’te şu :”Keçi Burcu’ndaki mahzene ya da gizli geçide açılan bölümün niçin kapatıldığı da bilinmemektedir.” ibaresine de yer vermişiz.
Metin:”Sağlam kara taştan yapılmıştır. Yalnız Anadolu’nun değil bütün İslam Dünyası’nın da en eski camilerindendir. M.S. 639 Yılında İslam Orduları Diyarbakır’ı fethedince Mar-Toma Kilisesinin camiye çevrilmesiyle kurulmuştur. Bir ara yanan cami, Selçuklu ve Artukoğulları zamanlarında yapılan çeşitli onarma ve eklemelerle bu günkü şeklini almıştır. Duvarlarında birçok uygarlığın kitabesi bulunmaktadır.”
Düzeltme:” Öncelikle sormak gerekir. Sağlam ve kara taş denilirken ne anlaşılabilir? Taşın sağlam olması ne demektir? Gerçekten biz bir mana vermekten uzağız, bu ifadeye.
Ulu Cami, Anadolu’nun ilk Camiî değildir. Bu bilinen yanlış bilgiyi düzeltmek gerekir. Anadolu’daki il Camiî, Antakya Habîb-i Neccar Camiî’dir.
Ashab-ı Kehf’e dair araştırmalarımız esnasında bu mekânın Zalim Dakyanos’un kaldığı saray-hükümet merkezi olduğuna dair tespitlerimiz ortaya çıkmıştı.Yapı, miladın öncesine endekslenmektedir. Dakyanos’un saltanatından sonra Hz. İsa (a)’a iman eden muvahhit inanca bağlı olanlarca “Mabed” olarak inşâ edilmiştir. Bu iddiayı doğrulayan Mar Toma Kilisesi’dir. Ashab-ı Kehf’ten birisinin yapıyı görünce şaşırması ve Ulu Camiî’nin üç katlı, kubbeli, iki yüz taş sütun üzerindeki konumu önemli ip uçlarındandır. Nasır-ı Husrev’in kısa fakat özlü anlatımı, yapının sıra dışı olduğunu gösterir. Yıkılma sebebinin deprem olması muhtemel yapı için yangın- yıldırım iddiaları da söz konusudur.
2007 Ekimi’nde Sultan Sa’sa’a bin Abdî’nin inşâ ettiği Diyarbakır’ın ilk İslam İbadethanesi’nin temel kazıları, Ulu Camiî yanında ortaya çıkarılmıştı. Biz, bu yapının temellerini, Ulu Camiî önünde yapılan ve tarihe saygısızlık olarak nitelendirdiğimiz yer altı çarşısının temel kazma çalışmaları esnasında kareler halinde almıştık. İslam’ın şehrimizdeki ilk Valisi Sultan Sa’sa’a’nın mezar fotoğrafını ve mescidi 1995’te gündeme getirmiştik. Konu hakkında yaptığımız çalışmalar, o dönem yayınlanan Güneydoğu Mesaj Gazetesi’nde yer almıştı. Ne yazık ki bu gereken sesi getirmemişti. Bu yapının yol genişletme bahanesi ile ortadan kaldırıldığını bilmekteyiz. Sultan Sa’sa’a’nın mezarının da kaldırılma hikâyesine başka bir yayınımızda yer vermiştik.
Halkın havuza kıymet vermesinin gereksiz olduğu, bu kazı çalışmaları ile ortaya çıkmıştı. Bundan bahsetmemizin sebebi şudur: Mar Toma Kilisesi, Camiî olarak ilk etapta faal biçimde kullanılmamıştır. Sultan Sa’sa’a Mescidi, bunun tespitidir.
İddia edildiği gibi Mar-Toma Kilisesi, bu alanda kurulan ilk yapı değildir. Önceki yapının değişime uğramış halidir. Ulu Camiî ise yapının aldığı şeklinin yıkıldıktan sonra kalan enkazın değerlendirilmesi ile tamamlanmıştır. Bu gün kimse bu yapının kilise ile bağlantısını doğrudan kuramaz. Harap halde olan yapıyı siz yıktırmamışsınız. Bu yapıyı yüzyıllarca onarmak istemişsiniz. Doğu Roma İmparatoru, buna karşı çıkmıştır. Ancak, deprem veya yıldırım-yangın(?) sonrası yıkılan yapı, kısmen Alp Arslan Oğlu Melik Şah tarafından yaptırılmıştır.”
Metin:”Bina önce medrese olarak yapılmıştır. Bu yüzden küçük tutulmuştur.”(s.9)
Düzeltme:” Husrev Paşa, Camiî yapma amacıyla hareket etmemiştir. Medresenin ibadet edilebilecek küçük bir bölümünü mescid olarak tedrisat gören talebeler için yaptırmıştır. Medrese namaz amaçlı bölüme “mescid” bile denilmemektedir, çoğu yerde. Medresenin ünlü oluşu sonrası, dışına 1728’de minare eklenmiştir. Bu gün Husrev Paşa Camiî olarak bilinen yapı, esasında medresedir. Vakıfların kaydında da bu şekilde geçmiş olması gerekir.”
Metin:” ….Caminin ayrıntıları Selçuklu tarzındadır. Cumhuriyet devrinde onarılan caminin yanında bir de türbe vardır.”(s.10)
Düzeltme:” Bahsedilen Fatih Paşa Cami için Selçuklu Tarzı’ndan söz edilemez. Bu yapı, Osmanlı’nın ilk Camiî olma özelliğini taşımaktadır. ‘Türbe’ olarak bahsedilen alan, Özdemiroğlu Osman Paşa kabridir. Ne yazık ki Şehrin ilk Osmanlı Valisi ve Şehrin Fatihi Bıyıklı Mehmet Paşa’nın Kabrinin üzerindeki yapı yıktırılmış olup, mezarı hakkında bir tabela da bulunmamaktadır. Hazirede yer alan mezarlar da bakımsız olup, kısmen tahrip olmuştur.”
Metin:” Minaresinde Hazreti Muhammet’ten (Kalen Nebî) diye bahsedilen kitabelerin çoğunluğundan dolayı Nebî ya da Peygamber Camiî diye anılmaktadır.”(s.11)
Düzeltme:”Akkoyunlu yapısı Camiî minaresi, daha önce cadde ortasındaydı. Yıktırılan Süveyka (Su akar) Hamamı sonrası, çöken tavanın yapılmaması sebebiyle daha önemli olan bölümler, 1950’lerde yola katılmıştır. Elbette hadisler, minare gövdesine taşındığı için “Kaalen Nebî” ifadesi kullanılacaktır. Bu, “Nebî dedi” manasındadır. “Kitabe” denilenler, hadislerdir.
Metin:” Mesudiye Medresesi, içinde öğrenim yapılan Anadolu’daki ilk üniversitedir.”(s.12)
Düzeltme:” Her şeyi Diyarbakır’a mal etme hastalığı, daima nüksetmektedir. Güneydoğu’daki Harran Üniversitesi ne anlama gelmektedir? Mesudiye Medresesi’nde dinî ve aklî alanlarda derslerin verildiği, astronomiden tıbba uzayan çizgide birçok alanda bilim adamı yetiştirildiği bilinmektedir. Fakat bu medreseyi olsa olsa Anadolu’da İslamî açıdan “İlk Üniversite” olarak kabul edebiliriz. Fakat bunun genellenmesinde bulunmak, oldukça büyük bir iddiadır. Bunun doğru olmasını isterdik. Lakin bu mümkün görünmemektedir. Daha önce yazdığımız yazılarda da sık sık tekrarladığımız, ‘Her iyi ve güzel olanı şehrimize mal etmek, büyük haksızlıktır.’ Bu nedenle mevcut ve bilineni ifade etmede bile abartıya kaçmamak gerekir.”
Metin:” 3. Yüzyıldan kalmadır. Zamanla birçok onarım görmüş olup, Bizans devrinden kalma mihrabı, Roma biçimi Kapısı ilginçtir. Kilisede bazı Azizlerin türbesi bulunmaktadır. Şehrimizin en güzel Süryanî Kâdim Yakubî Mezhebi Kilisesi’dir.”(s.14)
Düzeltme: Yapı, bilinen şekliyle Şemsîlerin ibadethanesi üzerine bina edilmiştir. Kimileri bunun yerine havra demektedir. Şemsîler, Süryanîlerce ced olarak kabul edilir. Kilisede bulunan o dönemlerden kalma mermer kaideler bulunmaktadır.
Doğu Roma İmparatorluğu zamanında inşâ edilen yapı için “Şehrimizin en güzel Süryanî Kâdim Yakubî Mezhebi Kilisesi’dir.” ifadesini aynen bir çok kitapçık veya broşürde gördük. Bu cümle yerine başka bir ifade kullanılabilirdi. Tekrar edilen cümlelerden anlaşılan şudur: Hazırlayan hazır metni aynen kullanılmıştır. Fakat, fotoğrafların yeni oluşu, bu istenilen tanıtımı sağlamaktan uzaktır.
Kiliselerde Azizler için türbe yapılmaz. Kalın duvarlarda özel olarak yapılan bölümlerde naaşlar korunmaktadır. Horepiskopos Aziz Günel’in Diyarbakır eksenli Süryanileri konu alan araştırmasına ve son yıllarda kaleme alınan eserlere bakılabilir.
Mihrab, İslamî bir terimdir. Yazar, Süryanî terimi bilmediği için orijinal ifadeyi kullanmamıştır. “
Metin:”3. yüzyıla tarihlenen kilise, 13. Yüzyılda Artuklular döneminde hamam olarak kullanılmış olup, günümüzde sanat galerisi olarak işlevlendirilmiştir.” (Sayfa 15)
Düzeltme:”Bu yapı, Roma eseridir. Günümüze gelmiş ender yapılardandır. Saint George’nin kim olduğu esaslı biçimde ispatlanmamıştır. Yapının o dönemde şehrin hükümdarına ait sarayın bir bölümü olduğu muhtemeldir. Elbette zaman içinde farklı amaçlarla işlev kazanmıştır. Fakat, bir çok yazar ve araştırmacı, bu yapının kilise ol0arak0 inşâ edilmediğini ifade etmekte ise de bu yapının kilise olarak kabul ettirilmek istenmesi ilginçtir. “
Metin:”Üzerindeki kitabesi hicri 457 (Miladî 1065) tarihinde Mervaniler zamanında inşa olunduğu ve mimarının Übeydoğlu Yusuf isimli biri olduğu anlaşılmaktadır.”(s. 25)
Düzeltme:” On Gözlü Dicle Köprüsü, Doğu Roma eseridir. Sasanî Kuşatmasını engellemek için yarısı yıktırılan köprünün tamamlayıcısı Mervanî olmuştur. Günümüzde yıktırılan bölüm ile orijinal olan kısım arasındaki fark belirgindir. “
Metin:” Ziya Gökalp’in doğduğu ev müze haline getirilerek, şahsi eşyaları sergilenmektedir.”(s.29)
Düzeltme:” Ziya Gökalp’in evinin müze olduğu doğrudur. Fakat yıllardır, kendisine ait eşya, kitaplar ve özellikle Diyarbekir Gazetesi Kolleksiyonu sergiden kaldırılmıştır. “
Ayrıca bu çalışmanın arka iç kapağında bir şehir haritası yer almakta olup, Dakyanus harabeleri, 6 nolu ibare ile Kulp İlçesi’nde gösterilmektedir. Gittiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla Lice’ye giderken bu harabelerin olduğu, aynı ismi taşıyan dağ bulunmakta olup, ilerisinde Der-Kam/Deyr-i Rakıym / Köyü ve ilerisinde Ashab-ı Kehf Mağarası bulunmaktadır.
Özetle her elimize geçen ve ulaşan kitapları, bu titizlikle okumakta ve değerlendirmekteyiz. Birçok kitap ve özellikle dergi-gazete makalesi vardır ki yazılanları düzeltmeye kalkarsak, okunan yazının en az beş misli kalemi yormak gerekir. Ondan dolayı bazen elimize geçen kitapları çoğunlukla erteleriz, yeri geldikçe okumaya çalışırız.
Değerlendirmelerimizi sizinle paylaşmamızdaki amacı bilmektesiniz. Yer yer yazıların uzun olduğunu, okunmadığını belirten okurlarımız kendilerince haklıdır. Fakat biz, bu tarz değerlendirmelerin fazla uzun olmaması için birçok söylenmesi gerekeni de bir kenara bırakmaktayız. Yine de bu tarz yazıların okunmasını, okutulmasını istiyoruz. Çünkü ileride şehir konulu araştırma yapacak olan gençler için önemli ayrıntıları anlatmaktayız. Yazılarımızın bu yönüyle ele alınması halinde eleştirilerin haksız olduğu ortaya çıkartacaktır.
Şehr-i Diyarbekir’de el-âlemin ağzı torba değil ki büzüle..Her kes şehri tanıdığını ima ederek bir şeyler söyler durur. Bu toz-duman içinde esas yapılması gerekenler daima arka plânda kalmaya mahkum olunca, gün popüller açıdan mevkiî makam sahibi olanlara doğar.
Bu şehrin Tarih Kültür ve Folklor Araştırmaları Merkezi’ne ihtiyacının olduğunu yıllardan beri söylemekteyiz. Tarih beni yanıltmıyorsa 2000 yılında bunu gündeme getirmiştik, İl Kültür Müdürlüğü’nün yayını olan Diyarbakır Kültür Sanat Bülteni’nde. Zaman su gibi akıp giderken geçtiğimiz makalede bunu gündeme getirmiştik. Daha önce de yerel yayınlanan gazetelerimizde buna yer vermiş, sesimize yankı bulamamıştık.
Günlerden bir gün elimize geçen bir şiir kitabının önsözünde fikirlerimizin aynen iktibas edildiğini, dile getirildiğini görünce şaşırmıştık. Demek ki dört sayfalık bir bülten de olsa bunu okuyan var ve kabul görülmesi gerekenler kimilerince ciddiye alınmaktadır.
Diyarbakır’da bu tarz bir merkezin kurulmasının gündeme alınmasında yazdığımız birkaç makalenin ne derecede etkisi vardır, bilinmez. Fakat bu merkez kurulacaksa çok geniş bir yelpazede görüşler alınmalıdır. Yazdıklarımızın okuru bilgilendirme amaçlı olduğunu, kimi düşüncelerimizi paylaşma amaçlı yazdığımızı tekrar etmeye gerek var mı? Görünen bir çok hususun herkes tarafından bilinmesi için sık sık tekrar edilmesi gerektiğidir.
Bu makalemizde şehrimizin tarihî eser envanterinin çıkarılıp çıkarılmadığını sorgulamak istiyoruz: Diyarbakır’ın Tarihî Eser Envanteri, bu güne kadar çıkarılmış mıdır?
Umarız çok iddialı olan söylemlerimizin bazılarında yanılmışızdır. Bu bahsi geçen envanter çıkarılmıştır. Lakin gönül rahat olmayınca, insanın içinden geçeni dışa vurması kadar doğal olanı yoktur. Biz, şahsen böyle bir envanterin çıkarıldığını zannetmiyoruz. Çıkarılmış olsa idi en azından haberdar olur, bilmediklerimiz konusunda bilgilenirdik. Bu şehrin muhtarı olma gibi bir derdimiz olmasa bile şehir hakkında araştırma kabilinden kimi bilgilere sahip oluşumuz, bazen konuşma tarzımızı değiştirir hale bürünmektedir. Özetle böyle bir envanterin çıkarılmadığını söylememiz, bizi şehir konusunda söz sahibi olduğunu iddia edenlerin huzurunda umarız ki mahcup çıkarmaz.
2000’li yılların başında bize tevdiî edilen göreve binaen ilçe-köy demeden aylarca süren araştırmalarımızda gördük ki kimi konularda yer alan bilgiler yanlıştır ve bu yanlışlıklar zinciri araştırıldığında çoğu kitaplara da yansımıştır.
Kendi ilçem olan Çınar’da Zerzevan Kalesi bulunmaktadır. Yıllıklarda bu kalenin temel taşlarının bile yer almadığı bilgisi yer alırken, Zerzevan Kalesi’ne çıkarken önemli kalıntıların ve kale bölümlerinin ayakta durduğunu gözlemleyip fotoğrafladık. Konu hakkında Yeni Yurt ve Öz Diyarbakır Gazetesi’nde yer alan söyleşilerimizde bunu gündeme getirdik. Güneydoğu Ekspres’te açıklamalarımız yer aldı. Ne yetkili ne etkili kimseden bir cevap alamadık. İnsan bir şeyi iddia ederken karşı görüşün olmayışı akla iki soruyu getirmektedir:
1-Ciddîye alınmama
2-Muhattap seçilenlerin konu hakkında çok duyarsız olmaları
Biz iki arada bir derede kendimizi sorgularken birinci maddeye daha uygun olduğumuzdan yana oyumuzu kullandık. Yıllardır bilinen bu kalenin yok sayılmasının sebebinin bir kitap-yıllıkta yer alan açıklama olduğunu kavradık.
Ergani yolu üzerinde bulunan köprü yıllardır” Deve Geçidi” olarak bilinir. Deve Geçidi Köprüsü’nün bu köprü olmadığını ispatlamak kadar zor bir durum yok. Esas köprü ortada iken, kitabeleri ile dururken kalkıp Osmanlı Padişahı IV. Murad Dönemi’nde yapılan köprüye bu yakıştırmayı kabullenmek, araştırmacılıkla ne denli bağdaşır? Ayrıca bu iki köprü arasında bulunan Roma Dönemi köprünün içler hali durumu ayrı bir konu. İşin en ilginç yönü bu üç köprünün aynı biçimde özellikler göstermesidir. Bilmekten uzağız, kimi konuları. Okuduğumuz kitaplarla makalelerde rastladığımız bilgi yanlışlıklarına ne kadar değinirsek değinelim, sonuçta ciddiye alınmamak kadar acı bir sonuç ve cezalandırma metodu yoktur.
Şehri, şehir merkezi ile sınırlı tutan ve bu alanda temcit pilavı gibi aynı bilgileri tekrar etmenin kime ne faydası bulunmaktadır? Esasında bu işle ilgili olanların duyarsızlığı, sonuçta önü alınamaz hatalar ve yanlış bilgilendirmelere yol açmaktadır.
Bu alanda yazmış olmamız, tarihî eserlerin kayda geçmemiş kimilerini gün ışığına çıkarabilecek mi? Daima Evliya Çelebî’yi kaynak olarak alanlar, on beş günlük sürede tespiti mümkün olabilecek tarihî eserlerin envanterini çıkarabilir.
Kalkıp bu iş için Avrupa Birliği’ne projeler sunma yolu ile bu envanteri oluşturma gibi bir kurnazlığın içine girenler de olabilir ve bu mümkündür.”Arkadaş, sen şehrinde bulunan eserleri bilmiyorsun. Önce bunları öğrenip, sonra bize proje sunun.” Açıklaması ile karşı karşıya kalırsak ne olur?
Eğil’de Selman Kalesi’ni görüntülerken bunları düşündüm. Bir iki fotoğraf makinesi ile işin gereğini bilenlerle birçok tarihî eseri ortaya çıkarmak mümkün iken, olması gereken yapılmıyorsa, insanın kendisini sorgulaması gerekmez mi?
İşimiz gücümüz Diyarbakır Kalesi’nin Surları oldu. Muzip adamın biri sitesinde bir anket açar. Türkiye’nin Dünyanın Sekizinci Harikası olmaya aday eserlerini belirleme amaçlı anket için neler yapılmadı? Yerel basınımızda ve yerel televizyon kanallarında üst üste yapılan açıklamalar, vatandaşı internette oy kullanmaya davet eden sivil toplum kuruluşlarının ve resmî kurumların çalışmaları, surların ara sıra birinci olduğunun ortaya çıkması unutulur değildir. En sonunda bunun –yanlış olmasam Kütahyalı bir zatın sitesinde yer alan şahsî girişimi olduğunun ortaya çıkması üzerine- ciddiye alınır bir durum olmadığına dair açıklamalar birbirinin arkasından geldi. Anlaşıldı ki yapılanlar, bir bardak suda kopartılan fırtınadan ibaretmiş. Sonuç kara mizaha dönüşünce yapılan konuşmalar, verilen demeçler unutulmaya yüz tuttu. Fakat gazete kupürleri arşivlerde yerini aldı. Bu traji-komik tanıtım adına çırpınanların samimiyetini saygıyla karşılıyorum. Lakin ciddîye alınmaktan uzak bir anketi çok önemli gösterenlerin, iş ortaya çıkınca yaptıkları açıklamalar ne derecede bilgiye sahip olduğumuzu ortaya çıkartmak adına bir ibret vesikasıdır.
Bu konuda ders almamış olanların Mardin’i kıskanmalarını da anlamsız karşılıyor, Mardin’in bulunduğu özel konumu görmezlikten gelmelerine bağlıyorum. Elbette Mardin ve Diyarbakır kıyaslaması ayrı bir makale teşkil eder. Şanlıurfa’ya kaptırılan GAP Merkezi tartışmalarını da garip karşılıyorum. Kendi içinde dinamizmini yitirmiş, plândan ve projeden yoksun bir anlayış, yapamadıkları karşısında kimseyi karalamamalı, suçu kendinde araması gerekirken başkasını hedef tahtası olarak göstermemelidir.
Konuyu dağıtmak istemiyorum, kimi makalelerimizde olduğu gibi. Çünkü şehir konulu makalelerde konuyu sınırlandırmak mümkün değildir. İster istemez bir konuyu ele alma ve açıklama beraberinde beş-altı konuya da değinmeyi zorunlu kılmaktadır.
Ashab-ı Kehf’in Lice’de bulunması üzerine makalelerimiz oldu. Elbette bizden önce konu hakkında yazanlar vardı. Bizim bunu gündeme taşımamız, gerektiği kadar yankı buldu. Bu tarihî mekâna ev sahipliği yapan Deyr-i Rakîym Köyü’nün (Şimdiki ismi Duruköy) araştırılmamış olması ayıplardan bir ayıp değil midir? Tarsus ve Afşin arasında oluşan çekişme basına yansıyınca Afşin Ticaret Odası’nın Başkanı’ndan davet alıp Afşin’e gittim. Sayın Başkanın misafirperverliğine diyecek söz yoktu. Ne yazık ki mekânı görünce hayal kırıklığına uğradım. Kendilerini davet etmemize rağmen davetimiz icabetsiz kaldı. Afşin Belediyesi’nin katkıları ile basılan konuya ilişkin bir kitapta Diyarbakır’da ısrarla üzerinde durduğumuz mekânın isminin geçmemesini yadırgadık. Madem ki bir araştırma yapacaksınız, o halde her şeye bilim adamı kimliği ile mesafeli durmak gerekir. Diyarbakır’da Ashab-ı Kehf’in varlığını konu alan makalemizi okuyan bir eğitimcinin yazdığı yazıda bizimle alaya varan açıklamalarını çok arzulamamıza rağmen yerel gazeteden ve o zatın şahsından temin etmemiz mümkün olmadı.
Şimdi bu mekânın varlığını ortaya çıkartan kaynakları ve iddiaları araştırmak, üniversitelerde bulunan akademisyenlerin işi değil midir? Bizim gibi esas mesleği farklı olan, şehre bağlılığı sebebiyle fedakârlık edenlerin sırtına yüklenecek iş ise ve destek verilmiyorsa biz bu işi ne zamana kadar sürdürebiliriz? Ashab-ı Kehf için Ankara’dan bir heyet getirilerek Afşin’de yer tespiti yapılmış. Sormazlar mı” Siz bu konu hakkında yetkiyi kimden aldınız?” Kur’an-ı Kerim’de yeri belli edilmeyen, bazı ipuçlarıyla ortaya çıkarılabilecek mekânın tespitini yaparken neye göre hareket ediyorsunuz?
Bu şehir, Dakyanus Kenti’ne de Sarayı’na da sahiptir, Diyarbakır. Hatta Ulu Camiî bile tespitlerimize göre Dakyanus’un ilâhlık taslarken yıkılan sarayına mekânlık yapmıştır. “Mar-Toma” adı verilen Kilise’nin muvahhid olanların inşa ettiği yer olduğu ortada iken. Lice ve çevresinde mağara ehli olanların isimlerini taşıyanların varlığı söz konusu iken bu araştırılmaya değer bir konu değil midir? Yüzyıllardır aynı tarihte on binlerce insanın bu mağarayı ziyareti ortada iken vicdan ehli olanlar, bunu niçin görmezlikten gelir?
Şayet esaslı bir envanter ortaya çıkartılsa bu mekân başlı başına şehrimizin önemini ortaya çıkarmaya birebirdir. “Diyarbekirim” adını taşıyan televizyon programının ilkini bu konuya ayırırken yalnız bırakılmamız, işin ne derecede olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Eğer bir şeyleri birisi söylemekteyse bunun yanlış veya doğru olduğunu birileri söylemelidir. Şayet bizim ısrarla kurulması gerektiğini belirttiğimiz merkez olsaydı, şehrimizin tanıtımı bu derecede olmazdı.
Biz daima birinci tekil özne ile kendimizi ifade etmedik, bunun yanlış olduğunun üzerinde durduk. Fazla alçak gönüllü olmanın da zaman içinde değerinin olmadığını görüyoruz. Bir şey doğru ise zaman iyi seçilerek doğru olan ortaya konulmalıdır. Biz de zamanın müsait olduğu kanısındayız.
Kültüre, sanata ve folklora dayalı araştırmaların kısırlılığı, bazılarının” Diyarbakır, tarih kültür sanat şehridir” kabilinden üst perdeden açıklamalarının artık içinin boş ve kof olduğunu söylemek, insanın bu şehre dair bilinmesi gerekenleri ulu-orta söylemesinin kişiyi zor duruma düşüreceğine dair işaretler fazlalaşmıştır. Sahibi olunması gereken bu zenginliğin sahiplenilmemesi, ister istemez bu tarz yazılarda kırılan kolun yen dışına taşmasına neden olmaktadır.
“Şimdi sağlıklı bir envantere sahip olmadığını kabullenmek zorunda kaldığımız şehrimize ilişkin neler yapılabilir?” sorusuna cevap vermenin zamanıdır. Eğer bu envanter sağlıklı bir biçimde oluşturulmak istenirse bizim burada yer vermediğimiz bilgileri de paylaşabiliriz, kimileriyle. Yok, envanter oluşumu eski tas-eski hamam misali olacaksa kendimizi yormanın bir manası ve ehemmiyeti var mıdır? Kişi eksikliklerini bilince arif olacakken, mevcut eksikliklerinin ortaya çıkmamasını arzuluyor ve inatla bardak olan eski çamların nostaljisi ile avunuyorsa ne demeli?
Bu gün dünyanın ilk su ile çalışan robotlarının anavatanı olan Şehr-i Diyarbekir’de bu robotların temsili bir örneği yoktur, bu robotların yer aldığı Ebu’l-İzz el-Cezerî’ye ilişkin ciddî bir çalışma da söz konusu değildir.
Bu gün dönemine göre dünyanın en büyük kütüphanesine sahip olan şehrimizde bu kütüphaneden bir eser yoktur.
Bu gün ticarette ve üretimde Osmanlı Dönemi’nde ilk beş içinde yer alan şehrimizin durumu ortadadır.
Bu gün Diyarbakır’da bir bankanın kurulduğunu kaç kişi hatırlar, Cumhuriyetin ilk yıllarında? Bir çok ilde banka yokken bizim bir bankamız vardı. Hem de bu gün bu bankanın varlığı resmiyette söz konusudur.
Kimseye ne diyet borcumuz var ne de yalan söyleme mecburiyetimiz söz konusudur. Bu şehrin kültürel alanda eser vermiş olanlarının eserlerinin bir araya getirildiği kâmil bir kütüphane var mıdır?
Tüm sorduğumuz soruların bir tek kelimede şekillenen cevabı vardır:”Yok.” Madem bu soruların cevabı” yok “ ise bu makaleyi uzatmanın ve dahi gereksiz zaman almanın anlamı söz konusu mu? Bu sorumuzun cevabı da elbette ”yok.” olacaktır. Bu makaleyi uzatmanın kimseye bir yararı olmayacağına göre, kelime israfına girip, gereksiz cümlelere takla attırmanın, kendimizi çok bilgili gösterip, ağzımızın fazla iş yaptığını söylemenin gereği söz konusu değildir.
Ne demeli? İnsan ne çekerse dilinden çeker. Biz de dilimize sahip çıkarak artık yazılarımızda böylesi önemli konularda söz düellosuna girmemeliyiz. Bakarsınız ileride gelmemizin söz konusu olabileceği mevkiî ve makamların yolunu kendi elimizle kapatırız. En iyisi bu tarz yazılar yerine aşağıda klişeleşmiş açıklamaları hamasetle yapmak ve ortalıkta fazla görünmemek. Bakın ve görün o zaman köyde nohut bilinen şehirde nasıl leblebiye dönüştüğünü. Fakat inanınız ki yapamıyoruz, yapmaktan uzağız inanmadığımız şeyleri dile getirmekten. Yine de böyle bir yöntemin nasıl olduğunu size –aramızda kalmak şartı ile- açıklayalım:
“Efendim, Diyarbakır bir tarih, kültür ve sanat şehridir.
Diyarbakır, asırlardan bu güne gelen tarihî, kültürel, sanat ve folklor zenginliği ile Anadolu’nun en kadîm şehirlerinden biridir.
Diyarbakır Kalesi 82 burcuyla dünyanın ayakta kalan en eski ve en muhteşem kalesidir.
Diyarbakır Karpuzuyla ünlüdür.
Karpuzunun adı ve tadı büyüklüğü ile dillere destandır.
Dicle Nehri, Diyarbakır’ın yanı başında akar.
Üzerinde on gözlü köprü yer alır.
Bizim mutfağımız oldukça zengindir.
Kibe mumbarımızın tadı enfestir.
Biz, şehrimizi dünyaya tanıtacağız.
Beş yılda yüz binlerce turisti şehrimize getireceğiz.
Bizim şehrimiz, 33 medeniyete beşiklik etmiştir.
Diyarbakırspor hakkettiği yere gelmelidir.
Diyarbakır, dinler mozayiğidir.
Bir dönem Mecusî, Musevî, İsevî ve Muhammedî olanların bir arada kardeşçe yaşadığı şehirdi.
Bizim misafirperverliğimiz dünyaca ünlüdür.
Yabancıya karşı saygımız sonsuzdur.
Diyarbakır Türküleriyle adından söz ettirir.
Karacadağ’ın pirinci meşhurdur.
Siz, hiç kaburga dolması yediniz mi?
Dört ayaklı minareyi gördünüz mü?
Diyarbakır’ın üzümleri en güzel şaraplık üzümlerdir.
Diyarbakır’a geldinse surlara çıkmadan , meyan şerbeti içmeden, Ulu Camii görmeden, üzümünü tatmadan, mutfağına uğramadan, Dört Ayaklı Minarenin sütunlarının altından yedi defa geçmeden, Karpuzunun bir dilimini yemeden sakın gitme!...
Diyarbakır’da Japon Pasajı’ndan bir şeyler almadan şehri terk etme!...
Sahabeler ve Peygamberler Diyarını gez dolaş.
Meryem Ana Kilisesi, en güzel Süryanî Kadîm Kilisesi’dir.
Kırklar Dağı’na mutlaka çık. Yedi kardeş ve Ulu Bedeni gör!..
Diyarbakır Puşisi 1974 yılında Almanya’da ödül almıştır.
…..
Sanki mübarek belde, bir Hac Merkezi’dir. El sanatlarının mevtâ olduğu şehirde alacağınız kilim İran, aldığınız bakır eşya Antep veya Maraş patentlidir. Kuyumculuk zaten sizlere ömür.
Haydi tüm bu açıklamaları okudunuz ve bıyık altından tebessümle karşıladınız. Peki bu açıklamaya ne demeli:
“Biz var ya biz, öz be öz Diyarbakırlıyız.”
Diyarbakır’da yalanın dolanın talanın sonrasında unutulan, yüz üstü bırakılan, önemsenmeyen, adam yerine konulmayan, kısacası –bizim gibi ciddiye alınmayanlar- itiraz ederken şunu söyler:
-Ula oğlım biz ‘ako p...yiz!..*
-----------------------------------
Bu makalemiz 2008'de Haberdiyarbakır.com'da yayınlandı. Haberdiyarbakır.org sitesinde İl Valisi Sayın Mustafa Toprak'ın yer alan bir açıklamasını sunuyoruz:
KÜLTÜR ENVARTERİMİZ MAALESEF YOK Diyarbakır’ın içerisinde eşsiz eserleri barındırdığını kaydeden Toprak, “Öyle üç tane beş tane on tane 20 tane değil, binlerce geçmişten bugüne kadar gelen tabiat varlığı olan tescilli olan vakıf eseri olan bir ilimizin henüz kültür envarteri yok. Bana birisi sorsa kaç inanç eserleri var tescilli, ya da tescilli olmayan, kaç tane medeniyet eseri var tescilli veya tescilli olmayan, kaç tane vakıf eseri var. Ben bilemiyorum. İnternet denen bir şey var evet giriyorsun istediğin her şeye ulaşıyorsun ama bilimsel manada alt alta sıralanan bir envanterimiz yok. Bu güzellikleri eleştirmek adına söylemiyoruz ama hepimiz yapıyoruz. Geçmişten yapılan bu güzellikleri görmezden de gelmiyoruz ama şunu ifade etmek istiyorum bizim çok hızlı çalışmamız ve iyi işler yapmamız gerekiyor. Hak ettiğimiz bir noktaya gelmeliyiz” diye konuştu."13-07-2010
Surlarda yapılan araştırmada tespitine çalışılan motiflerle kabartmalar, sınıflandırılmıştır. Farkında olunmayan motiflerle kabartmalar olabilir. Geniş, oldukça büyük bir alanı içine alan surlarda, burçlarda saptanan motifler ve kabartmaların sınıflandırılmış şekli:
Akrep: Sonradan açılan Tek Kapı yanındaki Eyyubi Burcu’nda akrebi elinde tutan bağdaş kurmuş insan kabartması akrebe ilişkin tek örnektir.
Aslan: Burçlarda oldukça rastlanan arslan kabartması, insan başlı, kanatlı, ejder kuyruklu olmak üzere farklı biçimlerde yer almaktadır. Ulu Beden, Yedi Kardeş, Nur Burcu, Melikşah Burcu, İç Kale Saray Girişi, Eyyubi Burcu(Akrep Burcu yanı), Dağ Kapı, Mardin Kapı, Urfa Kapı değişik kabartmaların bulunduğu burçlardır. Nur Burcu ve Melikşah Burcu’ndaki arslan kabartmaları, kompozisyon olarak farklılık arzeder. Arslanlar, gülen simaya sahiptir. Ulu Beden’deki iki arslan kabartması insan başlıdır.
Boğa-Öküz: Burç dışındaki yapılarda sıklıkla rastlanan kabartmalar, genelde arslanın avı biçimlidir. Ulu Camii ana kapısında karşılıklı yer alan arslan-boğa mücadelesine, kiliselerde de rastlanır. İç Kale Saray Girişi’nde aynı kabartmalar görülür. Dağ Kapı ve Mardin Kapı kabartmaları genel kabartmalardan estetik olarak farklıdır. Kaplan kabartması şeklinde düşünülecek biçimler, kimi araştırmacılarca’’Dicle Kaplanı’’ismiyle adlandırılmıştır.
Yırtıcı Kuşlar: Urfa Kapı, Melikşah Burcu, Nur Burcu, Ulu Beden, Yedi Kardeş, Dağ Kapı yırtıcı kuşların bulunduğu burçlardır. Çift başlı kartal, Urfa Kapı, Ulu Beden ve Yedi Kardeş’te egemen kabartmadır. Kartal beraberinde Şahin’i anımsatan yırtıcı kuş kabartması yanında güvercin kabartması görülür. Melikşah ve Nur Burcu’ndaki Kuş tasvirlerinde kuyruk ve kanatlar açıktır. Bu, güç gösterisini andırmaktadır.
Hayvan Figürleri: Mardin kapı ve Dağ Kapı’da Abbasilere ait kabul edilen boynuzlu hayvan (Keçi, öküz) figürleri bulunmaktadır. Selçuklu (Melikşah) Burcu’nda mücadele eden iki keçi kabartması, burcun kitabesinin birinci satırının altında orantılı yer almıştır. Nur Burcu’nun kitabesinin son satırının üstünde iki dağ keçisi kabartması, Melikşah Burcu’ndaki kabartmalardan daha ustalıklı işlenmiştir.
Kadın Figürü: Giyinik olmayan iki kadın figürü, Kitabenin son satırının sağında ve solunda yer alır.
El Figürü: Dağ Kapı burcunda el figürü işlenmiştir. Bu figür, el içinden oluşmuştur.
At Figürü: Nur Burcu’nda eğerli fakat binicisiz iki at hareketli biçimde yer alır. At figürü sadece Nur Burcu’nda görülür.
Konsollar: Ulu Beden Burcu’ndaki konsollar, tarzıyla Yedi Kardeş’teki konsollardan ayrılır. Ulu Beden konsolları görülmeye değer biçimiyle orijinalliğini korumaktadır.
Nişler-Çıkmalar: Dağ Kapı’da ana kapı yanlarında işlenmiş, mini sütunlu iki niş bulunur. Bu nişlere diğer kapılarda rastlanmaz. Sadece Yedi Kardeş Burcu’nun Alt Kısmında küçük bir niş bulunmaktadır.
Geometrik Şekiller: Dağ Kapı’da, Mardin Kapı’da bu tarz şekillere rastlanır.
Anlamlandırılamayan Şekiller: Kalenin ilk yapılışına ait düşünülebilir. Çünkü bu şekiller inançla ilgili olabilme ihtimali yüksektir: Gamalı haçlar, güneş kursları, çok köşeli yıldızlar ve diğer çizimler. Mardin Kapı surlarında bu tarz geometrik şekiller yaygındır.
Okunamayan Kitabeler: Dağ Kapı’daki Roma ve Mardin Kapı Kitabeleri tümüyle okunmuş kitabeler değildir. Dağ Kapı’daki bir kitabenin yazı karakterinin hangi dile ait olduğu bilinmemektedir. Hilar Kitabeleri’ndeki yazıların çözümlenmeyişi gibi okunması gereken kitabelerden bazıları da Küfi yazılardır. Bu tarz yazıların beyaz taşa (Malta taşı)yazılanları, zaman içinde bozulmuştur.
Bitki Figürü: Dağ Kapı’da yer almaktadır.
SURLARDA KİTABELERİ BULUNAN DEVLETLER BEYLİKLER
Surlarda kitabeleri incelerken Diyarbakır’da egemenlik kuran devletleri, beylikleri hükümranlık yıllarına göre belirtmek lazımdır. Şehre hakim olan birçok beylik, kitabe bırakmazken bazı devletlerin de kitabelerine rastlama söz konusu değildir.
Yengi-yenilgi durumlarında mevcut kitabelerin ortadan kaldırılması, tahribe uğrayan burçlarda kitabelerin kaybolması mümkündür. Birçok kitabe onarım sürecinde yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Burçlarda kitabelerin, figürlerin çeşitliliği bunu gösterir. Dağ Kapı onarım bu husustaki varsayım güçlenmektedir.
Diyarbakır’a Egemen olan Devletler ve Beylikler: Sümerler, Akadlar; Babiller, Etiler, Mittaniler, Komuklar (Kumuklar), Asurlular, Tiglat Plasar ve Mildişler, Kurhiler, Urartular, Medler, İskitler, Kımriler, Medyalılar, Elamlılar, Lidyalılar, Persler, İskender Dönemi, Selösitler, Partlar, Trajan Dönemi, Sasaniler, Roma Dönemi, Doğu Romalılar, İran-Doğu Roma Ara Dönemi, Dört Halife Dönemi, Emevi-Abbasi Dönemi, Şeyhoğulları, Handanoğulları, Büveyhoğulları, Mervaniler, Selçuklular, Yınaloğulları, Nisanoğulları, Artuklular, Cengiz Ara Dönemi, Eyyubiler, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Timur Ara Dönemi, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Osmanlılar. Surlarda kitabeleri günümüze ulaşan egemenlikler :
Çözülemeyen kitabeler (kabartmalar-şekiller), Roma, Doğu Roma, Abbasi, Mervaniler, Büyük Selçuklu, Suriye Selçukluları, Yınaloğulları, Nisanoğulları, Artuklular, Eyyübiler, Akkoyunlu, Osmanlı.
SURLAR HAKKINDA ÇÖZÜME İLİŞKİN GÖRÜŞLER
Osmanlı’ya kadar bu kitabelerin ortadan kaldırılması, kitabelerin yer değişimi olmuştur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar kitabelerle ilgili değişikliklerin yapıldığına dair kayıtlarda bilgi mevcut değildir. Kanuni’nin Saray Kapı, Arbedaş Kitabesi dışında Osmanlı Kitabelerine rastlanmamıştır. (Diğer yapılarda bulunan kitabeler de Ulu Camii ile sınırlıdır. Valilerin adlarına yaptırdıkları yapılar, konumuz dışıdır.) Diyarbakır’ın sur içindeki yapılaşmanın önüne geçmek, sur dışındaki yapılaşmayı teşvik eden Vali Karslı Hatunoğlu İsmail Paşa’dır. Paşa’nın girişimleri sonucu şehirdeki yeni yapılaşma için hükümet konağı olmak üzere resmi daireler şehir dışına çıkartılmıştır. İlk şehir dışı camii de Paşa’nın kardeşi Meded Bey adına yaptırdığı camiidir. Paşa’dan sonra gelen Vali’ye ulaşımın zorluğu ve havaların sıcak oluşuna dair itirazlar, bu olumlu gelişmeyi durdurtmuştur. 1930’dan sonrası yerleşim planı yapılmamış, tarihi doku bu yüzden zarar görmüştür. Özellikle Harput ve Mardin Kapı Surlarının yıkımı yerel yönetimin bilgisi dahilinde olmuştur. Vali İsmail Paşa’nın başlattığı girişim devam ettirilmiş olsaydı, Diyarbakır Kalesi Surlarıyla bu denli tahribata, yıkıma maruz kalmaz, bırakılmazdı.
Cumhuriyet Dönemi’nde surlarla ilgili kitabeler söz konusu değildir. Dağ Kapı, Mardin Kapı bölümlerinin yıktırılmasını dönemin belediye başkanı Nazım Önen tarafından gerçekleştirildiği bilinmektedir. Bazı kaynaklarda da bu yıkımın valilerce yapıldığı yer alır. Bu dönem valileri olarak Nizamettin ve Faiz Ergün gösterilir. Cumhuriyet Dönemi’nde meydana gelen yıkıma karşı tepkiler, yıkımı durdurtur ve Cumhurbaşkanı, aynı zamanda bu şehrin fahri hemşehrisi Mustafa Kemal Paşa, tarihi surların korunmasına yönelik tedbirlerin alınmasını ister.
1960’lı yıllara kadar Şehir dışı yapılaşma görülmez. 1970’lerden sonra İç Kale Surlarının yapılan evler sebebiyle birer taş kaynağına dönüşmesi söz konusudur. Çarpık yapılaşmayı teşvik eden anlayış, imara açık tutulmayan alanlarda çalışmalar başlatmayınca ilçelerden, köylerden şehre göç eden ailelerin gecekondulaşmaya gitmesine zemin hazırlamıştır. İç Kale’den Keçi Burcu’na kadar iç kısımlarda tamamıyla oluşan gecekondulaşma, zamanla Mardin Kapı’nın üç-dört burç üstünden Melikşah Burcu’na oradan da Urfa Kapı civarına ulaşmıştır. İç Kale'nin Dicle’ye bakan yönündeki gecekondulaşma, Yeni Kapı’ya kadar olan bölümde küme evlerini oluşturmuştur. Gecekondulaşmayla yapılan evlerin büyük bir bölümünde yer yer sur taşlarının kullanımı, tahribatı artırmıştır.
Oy kaygısı, nazım planından yoksun şehrin gerek yerel gerek diğer idarecilerin çarpık kentleşmeye göz yummasını sağlamış, surların bir bölümünün asliyetini kaybetmesine yol açmıştır. Gabriel’in 1932’deki gözleminde Ulu Beden için taş ocağı saptaması, tarihi eserlere duyarsızlığın işaretidir.
1980 sonrası artan göçler, gecekondulaşmayı artırmış, dolayısıyla surlarda olumsuzluklar artmıştır. Sadece Turistik Cadde ve kısmen Keçi Burcu iç bölümü, yerleşime açılmamıştır.
1990 sonrası surların onarımının gündeme gelişiyle yeni yapılaşmaların önüne kısmen geçilerek, onarımların yer yer yapılmasına başlanmıştır.
Onarımlar daha çok merkezi alanlarda başlatılmıştır. Yapılan onarımların tarihi dokuya ne kadar uygun olduğu tartışılmamıştır. Dağ Kapı‘daki burcun onarımı yıllarca sürmüştür. Ortaya çıkan sonuç, yerel ve ulusal basında bir ucube olarak eleştirilmiştir.
2000’li yıllarda yapılan onarımlarda ise asıl yapıya uymayan, plan dışına çıkan, onarımdan çok ihale şartlarını yerine getirme amaçlı görünen üslûp ile davranış görülmektedir. Kullanılan ana malzeme olan Bazalt’ın fabrikasyon imalat ile üretimi, surlardaki orijinal biçime uyum sağlamaktan uzaktır. İnşaatvari anlayış, onarımlar sonrası’’Keşke eski-yıkık hali devam etseydi de’’eleştirisine dayalı sonuca götürmüş, birçok insanı, konuya duyarlı olanları.
Surların onarımının durdurulmasına yönelik kararın alınmasıyla birlikte çalışmalar durmuştur. Birer tarihi zenginlik olan burçların İç Kale’yle bir arada onarımının yapılması, beklenen en önemli husustur. Çünkü bu çalışmanın devamı ile bir çok çalışacak olana iş kapısını açacaktır. Bunun yanında turizme kazandırılacak burçlar, aynı zamanda ekonomiye sürekli bir canlılık getirecektir.
Diyarbakır burçlarından sadece Dağ Kapı ile Tek Beden kültürel açıdan kullanılmaktadır. Bu iki burcun, diğer burçlardaki onarımların tamamlanmasıyla özel kuruluşlara kiralanması gerekir.
İç Kale Kültür Merkezi bir kaç yıl içinde faaliyete geçtiği zaman, özellikle merkezi alanda bulunan bu iki burç, ticari amaçları ön planda bulunmayan, kültürel çalışmalara yönelik faaliyet gösteren vakıf ve derneklere tahsis edilebilir. Cafe-Restaurant gibi istihdam sağlayacak işletmelere tahsis edilecek burçlar, el sanatlarının, küçük çaplı işletmelerin de yer alacağı Urfa Kapı’dan Tek Kapı’ya ve Mardin Kapı’dan -Yedi Kardeş ile Ulu Beden Burcu hariç- Urfa Kapı’ya kadar burçlar gereken şartlar hazırlanarak, turizme kazandırılmalıdır. Kitabe taşıyan burçların kullanımına dair özel şartlar konulmalıdır;Fındık, Eyyûbi ve Mervani Burcu gibi. Bu tarz burçların daha çok görselliği ön plana çıkartılması gerekir.
Burçların kullanımına dair çalışmalar yapılırken, projelerin istihdama yönelik oluşuna önem verilmelidir.
Bu tarz çalışmalarda kullanım alanı büyük olan burçlar, birden çok küçük iş yerlerine dönüştürülmelidir. Kitapçılara, zücaciyecilere, hediyelik eşya satıcılarına yönelik burçların da sınıflandırılması gerekir. Zamanla her iş kolunun yer aldığı alanlar belirginleşir. Surların Dünyaca kültür mirası kabul edilmesi, bu alandaki çalışmalar ancak düzenli ve programlı çalışmayla mümkündür. Bu sebeple çok katılımlı komisyonlar oluşturulmalıdır. Sadece mimari alanlardaki oluşumlarla yetinilmemeli, konuyla ilgili çalışmaları bulunan araştırmacılar da komisyonlarda görev almalıdır. Bu güne kadar surlarla ilgili kitaplar, makaleler, eski fotoğraflar bir araya getirilmeli, kitabeler yayınlardan araştırılarak tercüme yapabilecek kurul oluşturulmalıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ülke tanıtımında surlara da yer verilmelidir.
Öncelikle yapılan çalışmalar ve devam eden hazırlıklar olumludur. Her ne kadar halkta tarihi eserleri koruma bilinci söz konusu ise de bu bilinç, yerel basında ve yerel televizyon ile radyolarda yapılacak çalışmalarla pekiştirilmelidir.
Surlarda çevre düzenlenmesi yapılmış ise de iç mekânların temizliği sağlanmamıştır. Bu temizliğin yapılarak, halka özellikle surlara yakın olan mahallelerdeki sakinlerle görüşülmelidir.
Kitabelerin ve sur alanlarının tarihi eser kaçakçılarına karşı korunması, tedbirlerin alınması, var olan tedbirlerin gözden geçirilmesi şarttır. Birçok kitabenin tahrip edildiği, bazılarının olmadığı, onarımlar esnasında kayıpların olduğu söylenenler arasındadır. Yapılacak bir çalışma ile mevcut bütün kitabeler, figürler envanter çalışması ile tespit edilmeli, önceki yayınlardan bu konuyla ilgili bilgiler bütünleştirilmelidir.
İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortak bir çalışmaya yönelerek okullarda tarihi eserlerin önemi vurgulanmalı, konferanslar verilmeli, surların okul gezi planlarında yer alması sağlanmalıdır. Bu amaç doğrultusunda şehrin diğer tarihi eserlerini, şairlerini, yazarlarını tanıtmayı içine alan özellikle ilköğretim-lise öğrencilerine, halka yönelik kitap, broşür yayınlarında bulunulmalıdır.
Sivil toplum kuruluşlarının bu çalışmalar esnasında fikirleri raporlar şeklinde alınmasına, yerel yönetimlerle konu uzmanları arasında iş birliği kurulmasına dair toplantılar yapılmasına rağmen ödenek olmadığı için çalışmaların devamlılığının sağlanmadığı söylenmektedir. Bizce yapılan çalışmaların verimli olmayışı, onarımlara düşen güvensizlik gölgesi bu alanda yapılması düşünülen, yapılacak çalışmaları etkilememelidir. Surların bir gün şehrin dünyaya tanıtımını diğer eserlerle bütünlük içinde yapacağını anlamanın şevkiyle hareket edebilir, çalışır, emek sarf edersek...
Objektif anlatımdan ayrılmadığımızı gösterdiğimiz olumsuz tablolarla yansıttık. Unutulmamalıdır ki, Diyarbakır Kalesi, burçlarıyla eşsiz yapıdadır. Bu güne kadar yapılan onarımlar yine koruma amaçlıdır, öyle düşünülebilir. Bundan sonraki çalışmalarla hakkı olan konuma gelerek, yıllardır onarımsız kaldığı halde bulunduğu şehrin ekonomik-sosyal canlanmasında katkı sağlayacağını umduğumuz Diyarbakır Kalesi ve Surları, şehrin dünyaya açılan penceresi olduğu zaman, dünden bugüne miras gelen Kale’yle Surlar’ın yarına miras kalacağından kimsenin şüphesi olmasın. Tüm mesele budur, dünden bu güne uzayıp çözülemeyen bilmece.
SURLARLA İLGİLİ YAYINLAR
Yaptığımız incelemede surlarla ilgili oldukça önemli gördüğümüz, araştırmamızın bu bölümünde surları sekiz başlık altında toplayarak yapılmış olanları, yapılması gerekli olanları ve acil yapılması gereken çalışmaları yetkililerin dikkatine sunmak istiyoruz. (‘’Diyarbakır Kalesi ve Surlarının Günümüzdeki Durumu‘’ bölümünde konu ele alınmıştır.)
Surlarla ilgili günümüze kadar konu bütünlüğüne sahip bir araştırma ve inceleme çalışması yapılmadığı için anlatılanlar daima makalelerde kalmış, hazırlanan raporlar yayınlanmamış, yapılan onarımlarla ilgili bilgiler paylaşılmamıştır. Sadece basında yer alan kimi açıklamalar, haberler dışında gerektiği gibi konuya açıklık getirilmediğinden yapılanların ne olduğuna dair kamuoyu yeteri oranda bilgilendirilmemiştir. Surlara ilişkin medyatik hale getirilen Keçi Burcu, yapılan sergiler, daima basında ve televizyonlarda gösterilen surların orijinal kalmış burçlarıdır. Bazı kitap ve katalog ile broşürlerde Yedi Kardeş, Ulu Beden gibi sağlamlığı dış görünümüyle sınırlı burçlarla Urfa Kapı, Dağ Kapı yer almıştır. Aysberg gibi sadece gösterilen bu görüntü, surların sağlam olduğunu ve onarımların yapılmasıyla, birkaç gecekondunun yıkımıyla işlerin bitirilerek surların kurtarılacağı, ’’Dünya Kültür Mirası’’olarak, dünyanın sekizinci harikası seçileceği belirtilse de çalışmalar yapılmadıkça sonuca ulaşılamaz... Duyulanla görünenin, okunanla bilinenin oldukça farklı olduğunu açıklamaya gerek var mı? Basında yer alan kupürlere bakıldığında birkaçı hariç diğerleri surlardaki yıpranmanın çok boyutlu olduğunu göstermemektedir.
Yapılan açıklamalar, basın boyutuyla tatmin olunmaktan uzaktır. Çünkü surlardaki ve burçlardaki son yirmi yılda artan tahribat oldukça fazladır. Basındaki haberler, tarafsız gözle ele alındığında muhabirlerin bir kısmının surlar hakkında bilgi sahibi olmadığı görülür. Yeteri kadar araştırma yapılmadığı, var olan makalelere ulaşılmadaki zorluk ve sınırlı sayıdaki eserlere müracaat, yapılanın yetersizliğine işarettir. Daha çok başvurulan sayın Beysanoğlu’nun eserleri de konuyu geniş biçimde ele almaktan uzaktır. O halde yapılanların çoğu, çalışmaların yansıtılmasıyla surlarla ilgilenenlerin demeçleri içerir. Bu, yerel basının yaptırım gücünün sınırlı olmaktan öte yeteri kadar bilgi sahibi olmayan çalışanlarının önemli bölümünün haber sıkıntısını surlarla gidermesi şeklinde düşünülmelidir. Diyarbakır ile ilgili derneklerin, vakıfların sayıca az oluşu, var olanlarının çoğunun Anadolu’da ve İstanbul’da bulunanların hemşehrilik bağını kuvvetlendirme amaçlı kurulması, surlarla ilgili çalışmalarda Ankara merkezli şubesi Diyarbakır’da bulunan Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı’nın etkinlikleriyle sınırlı kalmıştır. Vakıf, bu alanda üçü Prof. Dr. Halil Değertekin imzalı biri çeviri olmak üzere dört kitap yayınlamıştır:
Değertekin’in Diyarbakır Kitabeleri, surlardaki yazıtlarla figürlerin bir bölümünü içine alan fotoğrafik çalışmadır. Diğer eserleri surlara ilişkin kitapçık ebatında önemli bilgiler içeren çalışmalardır. Araştırmamızda Gabriel’in surlarla ilgili görüşleri, Özsezgin’in çevirisinden alınmıştır. Vakfın surlarla ilgili fotoğraf arşivi de bulunmaktadır. Bir kısım makalelerde surlarla ilgili atıflar yapılmış ise de alıntılar genelde aynı kaynaklardandır. Kısır bir döngü içerisinde surları anlatan yazılarda sebep-sonuç ilişkisi irdelenmeden, surların korunması gerektiği üzerinde durulmuştur. Dicle Üniversitesi'nin bu hususta ne gibi çalışmalar yürüttüğü surları ana konu alan yayınlar olmadığı için bilinmemektedir.
Prof. Dr. Zülküf Güneli’nin araştırmalarının bir bölümünde surlar ele alınmıştır. Ayrıca Prof. Dr. Orhan Cezmi Tuncer’in kimi eserlerinde surlar ele alınmış ise de müstakil manada bir kitap çalışması yayınlanmamıştır. Dicle Üniversitesi’nde tez amaçlı hazırlanan çalışmalar bulunmakta ise de bu tezleri incelememiz mümkün olmamıştır.
Ulusal yayında bulunan gezi-seyahat dergileri hakkında düşüncelerimiz sınırlı biçimde yapıcı bir eleştiriyle ayrı bölümde ele alındığı için Surlar Hakkında Yayınlar’a alınmamıştır.
DİYARBAKIR KALESİ VE SURLARI İLE İLGİLİ GÖRSEL MALZEME
’Diyarbakır Kalesi ve Surları ile İlgili Görsel Malzeme’’başlığı altında konuyla ilgili fotoğraf çeken isimler ele alınacaktır. Bu çalışmalarda bulunarak ‘’Kale ve Surlar’’hakkında önemli etkiler bırakan isimler az olmasına rağmen çalışmaları bu gün de yer yer kitaplarda değerlendirilmektedir.
Fotoğraf arşivimizde çalışmaları bulunan isimler-kitaplar:
1- Amida: Fransız Generali Beyliye’nin çektiği, çektirdiği, Diyarbakırlı fotoğraf çekenlerden temin ettiği fotoğraflar, ilk kez bu kitapta bir araya getirilmiştir. Kitapta yer alan bazı fotoğrafların orijinalinin de arşivimizde bulunduğu tüm fotoğraflar, şehre ilişkin önemli birer belgedir. Amida’dan bir bölüm fotoğraf, araştırmamızda yer almaktadır.
2- Voyage archeolojik dans la Turquie Oriental: Gabriel’in bu eserinin ikinci cildini oluşturan fotoğrafların bir bölümü Diyarbakır’la ilgili tarihi eserler oluşturmaktadır. Bu fotoğraflardan araştırmamıza örnekler alınmıştır.
3- Süleyman Sezgin: Ziya Gökalp Lisesi Resim Öğretmeni Sezgin’in Prof. Dr. Selahattin Yazıcıoğlu’na verdiği fotoğraflar, ’’Dünden Bugüne Diyarbakır Fotoğrafları’’ismiyle 1995’te yayınladığımız ‘’Diyarbakır Folklorundan Kesitler, ’’Kitabımızda ilk kez yer almıştı. Bu fotoğrafların surlarla ilgili olanları, araştırmamız içinde değerlendirilmiştir.
4- Adil Tekin: Yerel alanda Diyarbakır ile ilgili Kale ve Sur konulu fotoğraflarıyla sergiler açan, fotoğrafları albümleştiren Tekin’in surların tanıtımında önemli etkisi vardır. Fotoğraflarından yaptığı son kitap albümü ‘’Tarihin Taşlara Yazıldığı Kent’’ adıyla vefatından önce yayınlanmıştır.
5- Abdulkadir Çetin: Çalışmaları kitaplaşmamış olsa da son dönemde çektiği kareler önemlidir.
6- Bir Zamanlar Diyarbakır: Kentbank’ın yayınladığı fotoğraf albümünde arşivlerde kalan önemli fotoğraflar yer almaktadır.
7- Bir Zamanlar Diyarbekir: Şefik Korkusuz’un yayınladığı karma fotoğraflar arasında Sezgin’in daha önce yayınladığımız fotoğrafları da bulunmaktadır.
8- Müze Şehir Diyarbakır: YKY’nin yayınladığı şehri farklı açılardan ele alan akademik eserde arşiv fotoğrafları kullanılmıştır. 9- Atatürk Diyarbakır’da: K. Kadri Kop’un yayınladığı eser, Atatürk’ün 1937’de Diyarbakır’ı ziyaret konu almaktadır. Bu eserde Mehmet Danyal Tuncer’in, Adil Tekin’in Atatürk ve dolayısıyla surlarla ilgili fotoğraflar bulunmaktadır.
10- Karacadağ: Diyarbakır Halkevi’nin yayın organı olan Karacadağ’da yer alan fotoğraflar, baskı kalitesi düşük olmasına rağmen önemlidir.
11- Anadolu Türk İslam Mimarisinde Sanatçılar: Zeki Sönmez’in önemli araştırmasında Kale ve Surlarla ilgili fotoğrafları yer almaktadır.
12- Anadolu Artuklu Devri Türk Mimarisinin Gelişmesi: Ara Altun’un Diyarbakır’ı da içine alan araştırmasında İç Kale, Ulu Beden ve Yedi Kardeş Burcu fotoğrafları, konumuz açısından açıklamalarıyla önem kazanmaktadır.
13- G. Bel: İngiliz Görevli. 1900’lü yıllarda İngiltere adına sık sık bölgeye gelip fotoğraflar çekmiştir. Arşivimizde kendisine ait oldukça zengin kareler bulunmaktadır.
Görsel yönden mevcut bulunan fotoğraflar, sürekli kullanıldığı için araştırmamızda gerekmedikçe arşive dayalı çalışmalara yer verilmemiştir. Belirtilen eserlerle, fotoğraf sanatçıları, konu hakkında araştırma yapacak olanlar için ön bilgi olmak üzere ele alınmıştır.
DİYARBAKIR KALESİ VE SURLARININ GÜNÜMÜZDEKİ DURUMU
Diyarbakır Kalesi ve Surlar , bu bölümde aşağıdaki çerçevede ele alınmıştır:
1- Urfa Kapı-Ulu Beden Sur dizisi
2- Ulu Beden-Yedi Kardeş Sur Dizisi
3- Yedi Kardeş-Mardin Kapı Sur Dizisi
4- Keçi Burcu-Leblebikıran Burcu Sur Dizisi
5- Fındık Burcu-Yeni Kapı Sur Dizisi
6- Yeni Kapı-İç Kale Sur Dizisi
7- İç Kale-Dağ Kapı Sur Dizisi
8- Dağ Kapı-Urfa Kapı Sur Dizisi
Adlandırdığımız bölümler, yapılan incelemenin, belirtilenlerin okuyucu ve araştırmacı tarafından sağlıklı biçimde değerlendirilmesi amaçlıdır. Amida’da, Gabriel’de, Savcı’da, Sönmez’de verilen burç numaralandırılma sistemi ile burçlar ancak yakından bilen, konu uzmanı olanların anlayabileceği sistematik tarzda ele alınmıştır.
URFA KAPI - ULU BEDEN SUR DİZİSİ
Urfa Kapı’da yapılan iş yerleri ve barakalar kaldırıldıktan sonra çevre düzenlemesine gidilmiştir. Düzenleme, gecekondulaşmanın başladığı alana kadar devam etmektedir. Yapılaşmanın başladığı alandan Ulu Beden’e kadar olan dizide surlardaki onarımlar dış cephede Ulu Beden ile Selçuklu Burcu hariç, kısmen-tamamen yapılmış durumdadır. Urfa Kapı arasında yer alan sur duvarı ile dizi boyunca devam eden onarımlarda duvarlar üzerindeki ‘’dendam’’olarak adlandırılan, kale savunmasında önemli olan orijinal şekil yerine düz biçimde taş döşeme yapılmıştır. Dendamlar, sadece bazı burçlarda yapılmış, surların diğer bölümlerinde de bu uygulanmamıştır.
Dizide yapılan onarımlarda kullanılan taşlarla orijinal taşlar arasında uyum sağlanmadığı gibi simetrik uyum da gözetilmemiştir. Diğer onarım alanlarında da bazı çıkmalar beraberinde estetik şekli bozan görünümler mevcuttur.
Surlar arasındaki payandalar ile burçların altındaki payandaların onarımına yeteri oranda önem gösterilmemiştir. Bazı onarımlarda kaldırım taşlarının bile kullanıldığı fotoğraflanmıştır.
Dizinin içe dönük onarımı, Turistik Cadde’den başlatılmamış, bir ara fidanlık olarak kullanılan bölümden başlatılarak Ulu Beden’e kadar olan kesimde çalışılmıştır. Ulu Beden’in rolüve ve restorasyon projesi, kabul edilmemesine rağmen içe bakan yüzü aynı biçimde yapılmıştır. Burcun dayanıklılığını artırma amaçlı , sadece Ulu Beden’de görülen temelden iki metreyi aşan eğik düzenlemenin üst taşları ve dolgu kısmı tamamıyla alınmıştır. Öncelikle burcun mukavemetini sağlayan destek alanın yapılması gerekmektedir. Tahribata uğrayan alanda yer alan kitabenin kalan kısmının korunması şarttır. Burcun içinin dolaşılmayacak kadar harap olması, temizlenmesinin önünde engel değildir. Burçta yer alan iç kısım kitabelerin tahribi, bir bölümünün sökülmek istenmesi ve kaçak kazıların yapılması koruma tedbirlerinin sağlanmasını gerekli kılmaktadır. Burcun üst katında yapılmış bulunan kaçak kazılardan alt katın tavanı diğer burçlarda olduğu gibi zarar görmüştür.
Gecekondulaşmanın 1930’lu yıllarda yıkımın başlamasıyla özellikle -Urfa Kapı hariç- bu dizide oldukça tahribatlar yapılmıştır. Gabriel, Ulu Beden’i taş çıkartılan ocak biçiminde yansıtır, araştırmasına.
Urfa Kapı’dan sonra gelen dizi başlangıcının içe dönük kısmı onarılmadığı için her an çökme tehlikesiyle baş başadır. Bu kısım onarılmadığı için çevre düzenlemesi de gerçekleştirilmemiştir. Oldukça sağlıksız, bakımsız görüntü arz eden dizinin başlangıç noktasında Sarı Sadık Mescidi (Gülşeni Tekkesi) karşısında da ticari bir kuruluş bulunmaktadır. Yapılan genel düzenlemede sadece bu özel işletmenin tahliyesi kalmıştır.
Ulu Beden’e varılan noktaya kadar birçok gecekonduda ve ara yollarda kullanılmış sur taşlarının ana malzeme olarak kullanıldığı görülür.
ULU BEDEN-YEDİ KARDEŞ SUR DİZİSİ
Ulu Beden’den Yedi Kardeş’e uzayan alanda gecekonduların arka duvarlarını surlar ve burçlar oluşturur. Ulu Beden’den dizi sonuna kadar gidebilmek mümkün değildir. Nur Burcu ile Yedi Kardeş Burcu’nun fotoğraf çekimleri, gecekonduların burçlara bitişik oluşu sebebiyle genel olarak alınamamıştır. Gecekondularda kalanların açıklamalarına göre, kaldıkları evler en az (40) yıllık yapılardır. Gecekonduların ikinci ve diğer sıraları 70’li, 80’li ve 90’lı yıllarda yapılmıştır. Kimi yapıların iki katlı oldukları görülür.
Titizlikle yaptığımız çekimlerde bu burçların görünümlerini alamadığımız için, arşiv fotoğraflarını kullanma zorunluluğunda kaldık. Kitabelerle figürleri kullanırken burçların aşağı kısmında yer alan bölümlerdeki küçük bir mihrap ile diğer işaretleri incelememiz mümkün olmadı. Birinci dizide de belirttiğimiz gibi onarımlar, sur duvarlarının üstü ile içe bakan yüzde yaygındır. Ulu Beden’in doğuda kalan duvarla belirgin biçimde ayrıldığı gözlemlenmiştir. Bu duvarda geçişi sağlamak için açılan kapı , burç için tehlike ar ettiği gibi, burçtan düşebilecek konsol ve taşlar yayalar için de tehlikelidir. Gecekondu alanında 1970’lerde ve birinci dizide ilçe minibüs durağı olarak kullanılmış alanda surlardan düşen taşların birçok vatandaşın hayatını kaybettiği unutulmamalıdır.
Bu dizide düzenlemeler, Mardin Kapı’da bulunan Ömer Şeddad Camii noktasına kadar yapılmıştır. Görülen birçok burçtaki taş basamak düzeneği, kalbi çağrıştıran oval biçimde onarım sonrası şekillenme kazanmıştır. Bazı basamak düzenekleri de birinci dizide görülmektedir. Bir kısmı tamamlanmayan düzenekler, estetizmi bozmaktadır.
Dış kısımda hendek duvarlarının temelleri ve bir kısım duvar yükseltileri korumasız biçimdedir ki asıl onarımlar dururken bu duvar kalıntıları ile temeller ikinci planda kalsalar bile önem arz etmektedir.
Yedi Kardeş Burcu’nda farklı zamanlarda yaptığımız incelemelerde ikinci katta var olan kitabelerin tahrip edildiği, bazı kitabelerin yerinden söküldüğü fotoğraflanmıştır. Mevcut olan durum yazdığım bir yazı ile bir bölge gazetesinde haber konusu olmuştur. Ulu Beden gibi Yedi Kardeş Burcu da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Bölge Müdürlüğü’nün projeyi kabul etmemesi sebebiyle onarım dışı tutulmuştur. (Dikkat çeken bir husus, Ulu Beden ile Yedi Kardeş için verilmeyen iznin, diğer sur bölümleri için hangi ölçüler uygulanarak verildiğidir. Elbette, araştırmacılar teknik-mimari alanda uzmanların uyguladıkları kriterlerin ne olduğunu, nelerin olması gerektiğini bilmeleri oldukça zordur. Fakat daha önce onarımı yapılan Dağ Kapı’da PTT karşısındaki burcun onarımı yıllar sürmüş, ihaleyi alan firma yasaklı listesine alınmıştı. Mardin Kapı’nın onarımı da yasaklı olan firmanın sahibi tarafından Ankara merkezli bir firma vasıtasıyla gerçekleştirilmiş olduğu bilinmektedir. İhalelerde belirtilen sözleşme maddelerinin dışına çıkma durumlarında ne gibi bir işlem yapıldığı konusunda bilgi sahibi değiliz.) Dizide ambar-depo olarak kullanılan bazı burçların önünde demir aksamların olduğu görülür.
YEDİ KARDEŞ-MARDİN KAPI SUR DİZİSİ
Bu dizinin dışa bakan bölümü gecekondulaşmaya uğramamış ise de alınan taşlar sebebiyle tahribata uğramıştır. Belediyelerin araç parkı ile diğer işler için hala kullanılmaya devam edilen alana yakın oluşu, gecekondulaşmayı önlemiştir.
Alanın Mardin Kapı Asri Mezarlığı’nın yolu önünde oluşu, taşların zaman zaman mezar yapımında kullanılmasına sebep olmuştur. Bu hususu açıklayan dönemin Sur içi Belediye Başkanı, bunu medyaya açıklamış, haber kupürlerini de başkanlık sonrasında yazdığı kitabına almıştır.
Yedi Kardeş’ten geçtikten sonra Mardin Kapı’ya yakın, sur üstü galerisi dikkat çekicidir. Kuşatmaların sık sık eksik olmadığı alanlardan biri olan bu sur dizisinde askerin zayiat vermemesi için yapılan galeri, diğer bölümlerde bulunmakta mıydı? Bunu bilmiyoruz. Ancak, Keçi Burcu’nun batı bölümünde daha itinalı görünen ikinci bir galeri mevcudiyeti, surlarda galerilerin varlığı hakkında kanıt sayılabilir. İleri sürdüğümüz bu görüşün yaptığımız araştırmalarda yer almadığını da belirtelim.
Galeride bazı bozulmalar olmuşsa da yapısını korumaktadır. İki kişinin rahat şekilde geçebileceği geçiş yolunun yüksekliği dikkat çekicidir. Keçi Burcu’ndaki galerinin yüksekliği, Mardin Kapı’da son bulan galeriden düşüktür. Galerinin Mervanlılardan ya da şehrin imarına önem veren Eyyûbilerden kaldığını söylemek mümkündür. Mardin Kapı’nın onarımı yapılmış olsa da doğu kesimindeki tek burcun iç yüzdeki onarımsızlığı, dikkat çekmektedir.
Turistlerin yoğun şekilde odaklandığı Keçi Burcu hizasında ki burcun onarımda öncelikli burçlar arasında olması gerekir. Burcun önündeki basamaklardan oluşan burçtan ayrı olan kısmın burca çıkmak amacıyla mı yoksa kuşatma ve tehlikeli zamanlarda komutanların askerlere hitap etmek üzere yapılmış yükselti olduğu hakkında bir bilgiye ulaşılamamıştır.
KEÇİ BURCU-LEBLEBİKIRAN SUR DİZİSİ
Keçi Burcu’na varmadan sıralanan burçların dış biçimi tahribe maruz kalmamıştır. Bunun sebebi, gecekondulaşmanın olmayışı ile akarsuların toplanma noktası oluşudur. Değirmenlerin sıra sıra kümelendiği, Keçi Burcu’nun kuzeydoğusunda da değirmenlerin varlığı, bizi tahribatın neden az olduğuna dair sonuca götürmektedir.
Keçi Burcu’na kadar olan burçlar, 1900’lü yıllara kadar değirmenlere yakınlığı sebebiyle zahire ambarı olarak kullanılmıştır. Yakın zamana kadar da depo olarak kullanılmıştı. Bu burçlarda kitabelere onarımlara ihtiyaç duyulmadığı için -kendi tespitimiz- rastlanılmamaktadır. Daha çok kuşatmaların eksik olmadığı, savaşların sonrası tahribatların oluştuğu düzlük alanlarda kitabe yoğunluğu artar; Dağ Kapı, Urfa Kapı, Yedi Kardeş ve Esfel’e bakan burç dizisi. Dicle’ye bakan cephe, yüksek olduğu için surların mukavemetinin fazlaca önemsenmediği, hendek duvar kalıntılarının çok olmadığı görülmektedir.
Keçi Burcu’nun kitabesi hakkında ileriki karşılaştırmalı bölümde bilgi verilmiştir. Burcun onarımı üzerinde çok durulmuş, sanat aktivitelerine uygun genişliği ile üst kısmının şehre ve Dicle’ye, Esfel Bahçelerine hâkimiyeti ’’Surlar ‘’denince Keçi Burcu’nu çağrıştırır hale getirmiştir. Burcun üstünün onarımında kullanılan malzemenin ağırlığını kaldırması için iç kısımlarda kullanılan çelik konstrüksiyonlar, olabilecek çökmeler için düşünülmüştür. İç kısmın nemden dolayı olabilecek olumsuzluklar için tedbir alınmadığı, yağışlarda artan rutubetin yapıda onarım sonrası ne gibi değişiklikler oluşturacağı hususunda cevap bekleyen sorular bulunmaktadır. Onarım sonrası, yapı Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca halen teslim alınmamıştır.
Sur dizisindeki Keçi Burcu’ndan sonra gelen ilk burçta kitabe bulunmaktadır. Burcun kitabe üstünde küçük bir mihrap yer alırken iki satırlık kitabe sonunda iki mihrabın simetrik olarak sıralandığı, burcun ön kısmının alt köşe ilk temel taş dizi başlarında birer işlemeli taşın yerleştirildiği görülür. İkinci burçta da bazalt taş üzerinde iki satırlık kitabe mevcuttur. Üçüncü burcun dışındaki taşların söküldüğü, taşların gecekondu yapımında kullanıldığı çevre sakinlerince belirtilmiş, yapılardan burca yakın olanlarda taşların kullanılmış olduğu görülmüştür. Dördüncü burç üzerinde kitabe bulunmamaktadır. Burç, diş yapısıyla sağlam iken, içe dönük kısmının taşları çoğunlukla alınmıştır. Beşinci burcun ortasında iki satırdan oluşan beyaz taş dizisinde kitabe yer alırken altıncı burçta kitabe bulunmamaktadır. Altıncı burç ile yedinci burç arasında temel taş dizgisinden yaklaşık bir metre yükseklikte satır başları düşmüş ya da sökülen taşlarla birlikte alınmış üç satırlık, satır sonları toprak yığını altında kalmış Mervani kitabesi yer alır. İnceleme ve araştırmalarımızda yer mesafesine en yakın yerleştirilmiş kitabenin bu sur duvarında olduğunu görmekteyiz. Dizide son burç, ’’Leblebikıran ‘’olarak adlandırılan burçtur. İsim kaynağını araştırmış olmamıza rağmen kesinlik arz eden bilgilere ulaşılmamıştır. Burçta kitabe yer almaktadır. Fakat iç kısmının yarısından çoğu yıkık durumda bulunmaktadır. Leblebikıran’a kadar olan burç ve sur dizisinde onarımların yeteri oranda yapılmamış olduğu yerinde gözlemlenmiştir.
FINDIK BURCU-YENİ KAPI SUR DİZİSİ
Fındık Burcu, Sultan Melikşah tarafından yapılmıştır. İsmini yapının yuvarlaklığıyla az yer kaplamasından aldığı söylenen, küçük oluşu sebebiyle’’Fındık ‘’olarak adlandırılan burç, kitabelidir. Leblebikıran ile arasındaki on metreye yaklaşan açıklığın sebebi dereme, duvarların dayanıksızlığına bağlanmaktadır. 1900’lü yıllara kadar sur duvarının mevcut olduğu, daha sonra yıktırıldığı söylenmektedir. Fındık’ı takip eden üç burçta da kitabe yer almamaktadır. Üçüncü burç içinde ve iç kısımda sur duvarında tandırların olduğu saptanmıştır. Bu dizide yer alan gecekondulaşma, İç Kale’ye kadar devam eder. Halkın çoğu, Dicle, Hani, Bingöl civarındandır.
Üçüncü burçtan sonra iki sur payandası yer alır. Payandalardan sonrası yıkıklar başlar. Burçlar yer yer evlerin ya duvarları ya da konduların üzerinde sıralandığı temeller konumundadır. Görmezlikten gelinen, burçlarla surların esamesinin okunmadığı, gecekonduların sıra şeklinde yer aldığı bu dizide onarım söz konusu değildir. İnceleme ve araştırmalarımızda gecekondulardan içeri girilerek bazı fotoğraflar çekilebilmiştir. Surların onarımını bekleyen sakinlerin tedirginliği, kendilerine konut alanlarının verilip verilmeyeceği hususunda sorularla karşı karşıya kalınmıştır. Daha çok iki gözden oluşan, küçük avlunun mutfağa, tuvalete ayrıldığı gecekondularda bazen aynı avluyu iki ailenin paylaştığı söz konusudur.
YENİ KAPI-İÇ KALE SUR DİZİSİ
Yeni Kapı’da surları incelemek iç kısımda tümüyle imkânsız gibidir. Yeni Kapı yanı Direkhane Sokak’ta gecekondular arasında taşlarının çoğu alınmış, dolgu kısmı kalmış sur kalıntısı bulunmaktadır. Yeni Kapı’nın onarımı sonrası halkta surların taşlarını kullanmanın cezai müeyyidelerinin olduğuna dair çekingenlik görünmektedir. Tapusu bulunmamasına rağmen elektrik ve su abonmanlığının alıcı adına çevrilerek 1990’lı yıllara kadar yapılmış gecekondu satışları, günümüzde her an yıktırılabilir endişesiyle durmuştur.
Kral Kızı Burcu’nun iç kısmı kaçak kazılarla harabeye dönüştürülmüştür. Dış kısmın Yeni Kapı’ya bakan yüzünde kitabe yer alır. Ayrıca burcun ön yüzü -Dicle’ye bakan- tarafında ikinci kitabe bulunmaktadır.
Yeni Kapı dizisinin ikinci burcunda kitabe bulunmamaktadır. Bu burcun yanındaki sur duvarı yerleşim alanına dönüştürülmüş, surkondudur. Sur duvarının ortasında açılan pencere ile düzenlenen odaya aydınlatma sağlanmıştır. Surkondunun sokak dışında bir kapısı da sonradan payanda- burç arası özelliğe dönüşen duvarın sağında açılmış olduğu görülür.
Üçüncü burcun kitabesiz olduğu dizide gecekondulaşma başlar. Surları Dicle tarafından takip etme imkânı kalmadığı, patikanın son bulduğu alanda bir gecekondunun arka kapısından Direkhane Sokağı'na çıkma zorunluluğu sebebiyle çoğu yıkılmış, yer yer temelleri bile kalmamış burçlar, ancak aynı sokağın 1. Çıkmaz’ında bulunan toprak damlı gecekonduya merdivenle çıkılarak görüntüleme sağlanmıştır.
Elçi Sokak’ta gecekondulaşma devam ederken, ara geçide dönüştürülmüş sur duvarının iki yanda kalan bölümünden basmakla inilen Özdemir küme evlerinde dikkatimizi kitabesi alınarak, kalan boşluğun ustalıkla eski taşlarla örüldüğü burç çekti veya bu görünüm, bize kitabesi çıkarılmış burç izlenimini verdi. Küme evlerden Hz. Süleyman (Meşhed) Camii alanına ulaşan cadde yaya gidildiği zaman yapılaşmanın surların yer yer önüne geçerek veya surlar üzerine kurularak tarihi dokuyu ortadan kaldırdığı görülür.
İÇ KALE-DAĞ KAPI SUR DİZİSİ
Dicle’ye açılan Yeni Kapı-İç Kale arası sur duvarının yaklaşık 30 metreyi bulduğunu söylemek mümkündür. İç Kale ve Yeni Kapı Sur Dizisi hakkında konuştuğumuz İç Kale altında kırk yılı aşkın değirmen işleten bir mahalle sakini ’’Bu bölüm sağlamdı. Geçit dar olduğu için kelekle odun ve kum taşımacılığı yapanlarla kerpiç evlerde oturanlar zamanla temel taşlarını sökerek, kalan bölümün yıkılmasını sağlamıştı. Şehrin alınışında kullanılan gizli su yolu da Fis Kayası’nda değil Hz. Süleyman’ın hemen altında komşumuzun evinin arkasındadır. Bu gizli geçit, Vali İhsan Dede zamanında bulunup kapatıldı. ’’açıklamasında bulununca, geçidin bulunduğu alanın Fis Kayası’nda olmadığı sonucuna varmış olduk.
İç Kale’de yaptığımız incelemede sur içinde kitabelere rastlanmadı. Diğer yapılardaki kitabeler fotoğraflanmasına rağmen surlar hakkında bir ilgi kurulamadı. Dicle’ye bakan cephede mermere hakk edilmiş kitabe beraberinde bir satırlık üç bölümden oluşan kitabe tespit edildi. Daha önce yer alan bir kitabenin sur duvarının yıkılmasıyla kaybolduğunu belirten mahalle sakinleri Kilise olduğu kaynaklarda tartışmalı olan yapıdaki kitabenin de bir bölümünün dökülmesi üzerine yerinin örüldüğünü söyleyince, mevcut kitabe yerinde görülüp görüntülenmiştir. İç Kale’nin Fis’te bitimi...
Dağ Kapı’ya kadar uzayan dizinin devamında bazı şekillerle kitabe taşlarının gelişigüzel burçlarda yerleştirilmesi herhangi bir açıklama yapmamıza, yorumda bulunmamızı güçleştirmektedir.
İş yerlerinin yıkımı ve düzenleme sonrası dizide yapılan onarımlar durdurulmuştur. Diyarbakır Surlar’ında iç alanda kitabeler sadece İç Kale’de görülür. Kanuni, Arbedaş, Hastanelere açılan yoldaki eski un fabrikası alanında yer alan kitabe ve parçaları ile Dağ Kapı’ya varan dizinin küçük kapı içe dönük alandaki birkaç kitabe, ’’Sadece surların dışında kitabeler bulunur. ’’iddiasını asılsız kılmaktadır.
DAĞ KAPI-URFA KAPI SUR DİZİSİ
İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bulunduğu Fis Kayası’ndan Dağ Kapı’ya uzanan sur dizisinde burçların bir bölümünün onarımı zamanında tamamlanmadığı için yarım kalmıştır. Bu alan uzun zaman lokanta, kahvehane, büfe amaçlı kullanılmıştır. Büyükşehir Belediyesi’nin Hastaneler Caddesi’nde modern üslupla iş yerlerine getirdiği yapı değişikliği benimsenmiş, iş yerleri şekil olarak değişime uğramıştır. 1, derecede sit alanı olan iş yerlerinin yıkım kararı alınınca bu bölümde çevre düzenlemeleri yapılmış, günümüzdeki şeklini almıştır. Dizinin Dağ Kapı’ya kadar olan kısmında 2000’de başlayan onarımlar kapsamında yer yer küçük çaplı çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların iç cephede yapılmadığı görülür. Saray Kapı’nın diziyle birleşen bölümünde çevre düzenlemesi yapılmış ise de sıra boyunca onarımı yapılmamış burç girişleri dikkat çeker.
Dağ Kapı’nın 1930’lu yıllarda yapılan yıkımdan zarar görmesine rağmen ana kapının yıktırılmamış olması sevindiricidir. Dağ Kapı’ya varmadan önce, uzanan dizinin son burcunun dış ve iç onarımı yapılmıştır. Dağ Kapı’nın 1980’li yıllara kadar atıl vaziyette durması sonrasında işlev kazanması, sergilere mekân oluşu, şehrin merkezi alanında kültürel çalışmaların yansıtılması açısından bir farklılık oluşturmuştur. Dağ Kapı’nın daha önce itfaiye hizmetlerine mekan oluşu, bazı tahribata sebebiyet vermiştir. Şehir içi minibüs durağı olarak kullanılan alt kısmı, durağın kaldırılması ile yeşil alan ve yaya geçişi şeklinde düzenlenmiştir. Dağ Kapı Burcu’nun üst katında bulunan Mervani Mescidi, Mervani hükümdarı Ebû Nasır Muhammed bin Muhammed bin Cehir tarafından Kitabesine göre hicri 447 yılında yapılmıştır.
Yapının iç giriş yolu değiştirilmiş, giriş yandan verilmiştir. Kapının iç cephesinde fark edilemeyen katsalı (çeşme) faal değildir. Kastal yanında bulunan kabirler, eski özelliğini korumaktadır. Dağ Kapı’nın üç yanının koruma amaçlı demir parmaklıklarla çevrilmiş olması, ilk etapta gerekli zannedilse de yapının rahat biçimde gezilmesini engellemekte, estetik görünümünü bozmaktadır.
Üst kata çıkılan taş basamaklar, asıl biçimi korumak endişesiyle onarılmamıştır. Girişte sağda kalan basamaklarda düzenlemeye gidilirken soldaki basamaklardan çıkış oldukça zordur. Bu ikilemin ortadan kaldırılması gerekir.
Tek Beden, Dağ Kapı ile Urfa Kapı sur dizisi arasındaki boşlukta yer alır. Bu burç ta resmi amaçlı kullanılmaktadır. Kültür Bakanlığı-DÖSİM yayınlarının üst katta satışa sunulduğu burcun alt katı atıl durumdadır. İç Kale Kültür Merkezi Projesi, uygulamaya geçtiği zaman bu burçların kültürel amaçlı kullanım hakkı, kültürel çalışmaları bulunan kuruluşlara verilmelidir. (Bu konu, Surlar Hakkında Çözüme İlişkin Görüşler’de irdelenmiştir.)
Tek Beden’den Hindli Baba Kapısı’na kadar olan kısmın çevre düzenlemesi yapılmış ise de onarımın yapılmayışı, merkezi alanda olması sebebiyle dikkat çekmektedir. Çift Kapı’ya uzanan ara mesafeden Urfa Kapı dizisine kadar olan kısımda yeşil alan uygulaması yer alır.
Dağ Kapı-Urfa Kapı sur dizisinde kitabeler, farklı dönemleri gösterir. Bu çeşitlilik, şehrin tarihi zenginliğinin ölçüsüdür. Yalnız, Fis’ten Dağ Kapı’ya gelen dizide gerek surlarda gerek ön yüzü sağlam burçlarda tek yazılı taşlar dışında kitabelere rastlanmamıştır. Bunun sebebi de kuşatmaların, savaşların düz olan bu alanda yoğunlaşmasıdır. Sık sık onarımların yapılması, kitabelerin kalıcılığını ortadan kaldırmıştır. Tek Kapı (Hindli Baba )ile başlayan kitabeler, Urfa Kapı’ya kadar aralıklı yer alır. Şehir ulaşımını oldukça rahatlatan Tek ve Çift Kapı, sadece otomobil geçişine açık tutulmalıdır. Şehir içi minibüs ve otobüs geçişleri de Ali Emirî Caddesi-Dağ Kapı güzergâhında olmalıdır.
Turizme Yönelik Yayın-Tanıtım Yolları
Diyarbakır Kalesi ile Surları’nın tanıtım levhaları bulunmamaktadır. Surları, burçları gezen, dolaşan yabancı-yerli turistlerin bulundukları alanı tanımaları, dolaştıkları, gezdikleri burçların hangi döneme ait olduklarını, hangi hükümdar döneminde yapıldıklarını bilmeleri, bilgi yanlışlıklarına düşmemeleri için bulunan noktayı tanıtan bilgi levhalarının olmasında yarar vardır.
Şehir içinde önemli burçları gösteren yön işaretlerinin bulunması zorunluluk haline gelmiştir. Camii, han, hamam ve kiliseler için de uygulanmalıdır.
Diyarbakır ile ilgili tanıtım broşürlerinin turistik yatırım yapan kuruluşlarca yeteri kadar hazırlanması dağıtımının sağlanması gerekir.
Toplu taşımacılığın olduğu alanlarda firma sahiplerinin hem kendi kuruluşlarının hem de şehrin tanıtımını broşür ve kitapçıklarla yapmaları şarttır. Gönüllü kuruluşların bunu yaygınlaştırması gerekmektedir. Kültür-Turizm Müdürlüğünün ve ilgili birimlerinin tanıtım amaçlı çalışmaları yaygınlaşmalı, il çapında gezilerin düzenlenmesi sağlanarak, tarihi ve kültürel değerlerin korunması, tanıtılmasına yönelik kompozisyon, şiir, makale, fotoğraf yarışmaları düzenlenmelidir.
Okullar arası bilgi yarışmaları düzenlenerek, tarihi ve kültürel zenginliklerin öğrencilerce küçük yaşta bilinmesi hedeflenmelidir.
Sponsor Kuruluşların desteği ile bu çalışmalar yaygınlaştırılmalı, fuar ve festivaller tanıtım açısından iyi bir şekilde değerlendirilmelidir.
Açıklama:"Bu araştırma, 1999-2003 Yılı içinde yapılmıştır.
Hazırladığımız "Diyarbakır Kalesi" isimli kitabın bir bölümünü oluşturmaktadır.
12 Eylül Darbesi veya 1980 İhtilali, Türkiye'de, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale. 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi.1 Bu müdahale ile Süleyman Demirel'in Başbakan'ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü.12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye'de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu, siyasi gelenekler de, geçici de olsa alt-üst edıldi.
DARBENİN GEREKÇELERİ NEYDİ?
Siyasi iktidarsızlık
12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı'nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya'da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği Kudüs Mitingi gösterildi.
Ekonomik iktidarsızlık
12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel'in "70 sente muhtacız" sözü ile özetlenen dış ticaret açığındaki artış ve döviz darboğazı ve işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile yoğunlaştı.
Siyasal ve toplumsal şiddet olayları
Sağ - sol gerginliği bireysel ve kitlesel siyasi cinayetleri besledi.Emniyet Teşkilatı bile mensupları arasında kurulmuş olan Pol-Bir ve Pol-Der dernekleri diye ikiye bölünmüştü. Sağ ve sol siyasi hareketin önde gelen temsilcileri ve tanınmış birçok kişi sağ ve sol gruplara mensup militanlar tarafından öldürüldü. Darbe öncesinde siyasi cinayetlerin sayısı her gün 30'a yaklaşıyordu.
Dış siyaset etkenleri
NATO güney kanadının en önemli üyelerinden olan Türkiye'nin siyasi ve ekonomik iktidarsızlığı özellikle ABD tarafından gözleniyordu. 1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi, ardından aynı yıl içinde Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi üzerine Türkiye'nin ABD politikaları için istikrarlı hale gelmesi önem kazandı.2
TSK'NIN UYARI MEKTUBU...
(27 Aralık 1979)
27 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, kendisinin ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülend Ulusu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’un imzalarını taşıyan ve ülkede yaşanan siyasi ve sosyal çalkantılar karşısında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşünü içeren bir uyarı mektubunu, ön yazısı ile Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sundu.
Başta siyasi partiler olmak üzere tüm kamuoyu, mektubu, 2 Ocak 1980 tarihinde Hürriyet Gazetesi'nde Cüneyt Arcayürek'in haberiyle öğrendi.
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, 1 Ocak 1980 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı'nı Çankaya Köşkü'ne davet ederek görüştü.
2 Ocak 1980 tarihinde, Başbakan ve Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Bülent Ecevit’i Çankaya Köşküne birlikte davet eden Cumhurbaşkanı Korutürk, iki lidere, kendisine sunulan "Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü" başlıklı uyarı mektubunun suretini verdi.
Cumhurbaşkanı Korutürk, aynı gün Millet Meclisi Başkanı Cahit Karakaş, Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil, Cumhuriyet Senatosu Milli Birlik Grubu Başkanı Fahri Özdilek, Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu Başkanı Zeyyat Baykara ile Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Cumhuriyetçi Güven Partisi Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu ve Demokratik Parti Genel Başkan Vekili Faruk Sükan’a da mektubun birer örneğini gönderdi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, 27 Aralık 1979 tarihli Uyarı Mektubu'nun ön yazısı şöyle:
" Sayın Cumhurbaşkanım,
Ülkemizin içinde bulunduğu ortamda Devletimizin bekası, milli birliğin sağlanması, halkın mal ve can güvenliğinin temini için; anarşi, terör ve bölücülüğe karşı parlamenter demokratik rejim içerisinde anayasal kuruluşların ve özellikle siyasi partilerin, Atatürkçü milli bir görüşle müştereken tedbirler ve çareler aramaları kaçınılmaz bir zorunluk olarak görülmektedir.
Milli Güvenlik Kurulunun muhtelif toplantılarında bu konuda alınan kararların muhalefete mensup siyasi partilerin kısır tutum ve davranışları yüzünden olumlu sonuçlara götürülemediği yüksek malumlarıdır.
Kuvvet Komutanları ile beraber yaptığım son gezilerimde Ordu ve Kolordu Komutam seviyesindeki general ve amirallerle görüşmelerimde milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu dönemde süratle bir sonuca ulaşabilmek için gerekli tedbirlerin müştereken tespiti amacı ile tüm anayasal kuruluşlar ve siyasi partilerin bir kere daha uyarılması bütün komutanlarca müştereken dile getirildi.
Bu karar ışığında Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı olarak zatıalilerine sunuyorum.
Gereğini yüksek takdirlerine arz ederim.
Saygılarımla. "
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü
Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli siyasi, ekonomik ve sosyal ortamda her geçen gün hızını biraz daha artıran anarşi, terör ve bölücülüğe karşı milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için; Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke yönetiminde etkili ve sorumlu anayasal kuruluşları ve özellikle siyasi partileri göreve davet etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Kahramanmaraş olaylarınn yıldönümünde henüz ilk ve orta-öğretim çağındaki evlatlarımızın örgütlü eylemciler tarafından zorla sürüklendikleri anarşik olaylar ibretle müşahade edilmektedir.
Anayasamızın getirdiği geniş hürriyetleri kötüye kullanarak İstiklal Marşımız yerine komünist enternasyonali söyleyenlere, şeriat düzeni davetçilerine, demokratik rejim yerine her türlü faşizmi getirmek isteyenlere, anarşiye, yıkıcılığa ve bölücülüğe milletimizin tahammülü kalmamıştır.
İktidar olan siyasi partilerin bütün devlet kademelerini kendi siyasi görüşleri doğrultusunda hareket edecek kişilerle doldurması, kamu görevlilerinin ve vatandaşların bölünmesini zorunlu hale getirmektedir. Siyasi partilerce yaratılan bu bölünme giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen iç kaynakların şekillenmesine, himayesine; polis, öğretmen ve diğer birçok kuruluşların birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; ülkemizin siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlarına bir çözüm getiremeyen, anarşi ve bölücülüğün ülke bütünlüğünü tehdit eden boyutlara varmasını önleyemeyen, bölücü ve yıkıcı guruplara tavizler veren ve kısır siyasi çekişmeler nedeni ile uzlaşmaz tutumlarım sürdüren siyasi partileri uyarmaya karar vermiştir.
Bölgemizdeki gelişmeler Ortadoğu’da her an sıcak bir çatışmaya dönüşebilecek durumdadır. İçte anarşist ve bölücüler yurt sathında genel bir ayaklanmanın provalarını yapmaktadırlar.
Ülkede birlik ve beraberliğin, vatandaşın can ve mal güvenliğinin süratle sağlanabilmesi için gerekli kısa ve uzun vadeli tedbirlerin Yüce Meclislerimizde en kısa zamanda kararlaştırılması bugünkü ortam içinde hayati bir önem taşımaktadır.
Diğer yandan Meclislerin açılışından birbuçuk ay sonra komisyonların ancak teşkil edilebilmesi ve ülkenin acilen çözüm bekleyen konuların müzakere için bugüne kadar müşterek bir gündemin saptanamaması üzüntü ile izlenmektedir.
Atatürk milliyetçiliğinden alınan ilham ve hızla vatandaşlarımızı kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde milli şuur ve ülküler etrafında toplamanın; iç barış ve huzurun sağlanmasında temel unsur olduğu apaçık bir gerçektir. Ülkenin içinde bulunduğu bu durumdan bir an evvel kurtulması hükümetler kadar diğer siyasi partilerimizin de görevleri arasındadır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; İç Hizmet Yasası ile kendisine verilen görev ve sorumluluğun idraki içinde ülkemizin bugünkü hayati sorunları karşısında siyasi partilerimizin bir an önce milli menfaatlerimizi ön plana alarak, Anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi Devleti çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almalarını ve diğer anayasal kuruluşların da bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedir.
12 EYLÜL'ÜN İLK BİLDİRİSİ...
12 Eylül 1980 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri, "Emir ve komuta zinciri içinde ve emirle" ülke yönetimine el koydu.
Yasama ve yürütme yetkilerini kullanacak bir Milli Güvenlik Konseyi kuruldu. Konsey, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşuyordu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi Başkanlığı'nın yanı sıra Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi.
12 Eylül 1980 Cuma günü saat 03.59'da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşı'nın çalınmasıyla birlikte yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye Marşı çalındı. Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan Milli Güvenlik Konseyi'nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi.
Türkiye yeni bir döneme giriyordu...
Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 Numaralı bildirisi şöyle:
Yüce Türk Milleti;
Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.
Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür.
Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.
Aziz Türk Milleti:
İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.
Girişilen harekatın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.
Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.
Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05’den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.
Bu kollama ve koruma harekatı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00’deki Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükunet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.
PARTİ LİDERLERİNE TEBLİĞ...
(12 Eylül 1980)
12 Eylül bildirisinin radyoda okunduğu saatlerde (04.00), parti liderlerine, "geçici süreyle ikamet edecekleri" yerler tebliğ ediliyordu.
Tebliğde, Adalet Partisi (AP) Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Bülent Ecevit'in Gelibolu-Hamzakoy, Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in İzmir-Uzunada'da "geçici süreyle ikamet edecekleri" belirtiliyordu.
Türkeş dışındaki parti genel başkanları, tebliğden hemen sonra evlerinden alınarak Etimesgut Askeri Havaalanına getirildiler. Ecevit ve Demirel, önce uçakla İstanbul'a, daha sonra helikopterle Çanakkale'ye, Erbakan ise uçakla İzmir'e götürüldüler.
Nazmiye Demirel ile Rahşan Ecevit de eşleriyle birlikte Hamzakoy'a gittiler.
MHP Genel Başkanı Türkeş ise, evinde bulunamamıştı. Milli Güvenlik Konseyi, 13 Eylül'de yayınladığı bir bildiri ile Türkeş'in teslim olmaması halinde suçlu duruma düşeceğini bildirdi. Bu bildiriden sonra Türkeş, 14 Eylül sabahı Ankara Merkez Komutanlığı'na teslim oldu. Türkeş, aynı gün Uzunada'ya gönderildi.
Erbakan ve Türkeş'in "geçici süreyle ikametleri" 9 Ekim 1980, Demirel ve Ecevit'in de 11 Ekim 1980 tarihlerine kadar sürdü.
Erbakan ve Türkeş, Ankara'ya getirildikten sonra Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı'nca gözetim altına alındı.
Parti genel başkanlarına tebliğ edilen yazı şöyle:
Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları uzlaşmaz tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak ülkemizi parçalanma noktasına getirmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek Devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak maksadıyla, İç Hizmet Yasasının kendisine tevdi ettiği Cumhuriyeti kollama ve koruma yetkisine dayanarak yüce Türk Milleti adına ülke yönetimine el koymuştur.
Parlamento ve Hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler durdurulmuştur.
Parlamento üyeliği sıfatınız kaldırılmıştır. Hiçbir konuda beyanat vermeye yetkiniz yoktur.
Can güvenliğiniz Türk Silahlı Kuvvetlerinin teminatı altındadır. Bu maksatla, emniyet içinde evinizden havaalanına götürülecek, oradan uçakla (Hamzakoy/Gelibolu'ya) (Uzunada/İzmir) (*) gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenliğiniz için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz.
Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışınız suçtur.
Rica ederim.
Kenan EVREN
Orgeneral Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı
(*) Demirel ve Ecevit'e verilen metinde adres Hamzakoy/Gelibolu olarak gösterilirken, Erbakan'a verilen metinde adres Uzunada/İzmir idi.
TÜRKEŞ İÇİN YAYINLANAN BİLDİRİ...
(13 Eylül 1980)
Milli Güvenlik Konseyi, 13 Eylül'de yayınladığı 13 numaralı bildiriyle MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in, teslim olmadığı takdirde suçlu durumuna düşeceğini açıkladı.
Türkeş, 14 Eylül sabahı, Ankara Merkez Komutanlığı'nı arayarak, "Gaziosmanpaşa semtinde bir evde olduğunu, teslim olmak istediğini" belirtti. Türkeş, aynı gün Uzunada'ya götürüldü.
Konsey Bildirisi şöyle:
1. Milli Güvenlik Konseyi Başkanının 12 Eylül 1980 günü Türkiye Radyo ve Televizyonlarında yaptıkları konuşmada belirttikleri gibi dört siyasi parti liderinin emniyetlerinin Silahlı Kuvvetler güvencesi altında tutulmak amacıyla geçici bir süre için belirli bir yerlerde ikametleri istenmiştir.
2. Bu çağrıya üç parti liderinin uymasına rağmen Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in uymayarak evinden uzaklaştığı, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın bildirileri ile de en yakın Garnizon Komutanlığına müracaat ederek yukarıdaki bildiri doğrultusunda hareket etmesi istenmesine rağmen, şu ana kadar buna da icabet etmediği görülmüştür.
3. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş, 14 Eylül 1980 günü saat 13.00'e kadar en yakın Garnizon Komutanlığına müracaat etmediği takdirde kendisinin Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı bildirilerine ve Milli Güvenlik Konseyi emirlerine uymadığından dolayı suçlu duruma düşeceği açıklanır.
Kenan Evren
Orgeneral Devlet Başkanı, Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı
12 EYLÜL DÖNEMİ SIKIYÖNETİM...
12 Eylül'de tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi.
12 Eylül 1980 tarihinden önce, 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş olayları nedeniyle 13 ilde (Adana, Ankara, Bingöl, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Sivas, Şanlıurfa) sıkıyönetim ilan edilmişti. 13 ilden Sivas (26 Şubat 1980) ve Erzincan'da (20 Nisan 1980) sıkıyönetim daha sonra kaldırılmıştı.
Ancak "yaygın şiddet olayları" nedeniyle
26 Nisan 1979 : Adıyaman, Diyarbakır, Hakkari, Mardin, Siirt ve Tunceli,
20 Şubat 1980 : Hatay, İzmir,
20 Nisan 1980 : Ağrı
illerinde sıkıyönetim ilan edilmişti.
12 Eylül 1980'e gelindiğinde 19 ilde sıkıyönetim uygulanıyordu.
12 Eylül'de diğer illerde de (48 il) sıkıyönetim ilan edildi. Uygulama, 19 Mart 1984 tarihinden başlayarak aşama aşama 19 Temmuz 1987 tarihine kadar tüm illerden kaldırıldı.
Tarihlere göre sıkıyönetim uygulamasının kaldırılması:
19 MART 1984 : Bilecik, Bitlis, Burdur, Çanakkale, Çankırı, Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, Muş, Sinop
19 TEMMUZ 1984 : Afyon, Amasya, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çorum, Muğla, Nevşehir, Niğde, Rize, Sakarya, Tekirdağ, Yozgat
Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı"na 24 Ekim 1982'de radyo-televizyon konuşması ile başladı.
Evren, tanıtma programı çerçevesinde 11 ili kapsayan yurt gezisine çıktı. Evren, 11 ildeki konuşmalarının yanı sıra 29 Ekim 1982'de Cumhuriyet Bayramı törenleri sırasında Ankara Hipodromu'nda halka hitap etti.
Devlet Başkanı Orgeneral Evren'in Anayasayı tanıtma programı, 5 Kasım 1982'de radyo-televizyon konuşmasıyla sona erdi.
7 Kasım 1982'de, 1982 Anayasası için halkoylamasına gidildi.
Devlet Başkanı Orgeneral Evren'in 24 Ekim'deki radyo-televizyon konuşmasından...
"Ben, sizlerin vatan ve millet sevginize güvenerek, Devlete bağlılığınıza, Cumhuriyete sadakatinize güvenerek, bu Anayasaya kefalet ediyorum, kefil oluyorum. "
"Bu Anayasa pek çok haksız, yersiz ve insafsız tenkitlere hedef olmakta, beri taraftan da vatandaşın zihnini çelmek için bazı çevrelerce elden gelen bütün gayret gösterilmektedir. "
"Bazıları, bu Anayasayı halkın gözünde küçük düşürmek ve neticede halk oylamasında reddettirmek suretiyle, 12 Eylül Hareketinin meşruiyetini de reddettirmek ve Türk Silahlı Kuvvetlerini sanki bozguna uğratarak akıllarınca memleketi sahipsiz bıraktırmaya çalışmaktadırlar."
"Anayasanın reddi şöyle dursun, bu aziz topraklar üzerinde, bir tek vatansever Türk evladı kaldığı müddetçe dahi, bu 'Türklük düşmanları' ve bu beyinleri yıkanmış ve 'satılmış' hain ve soysuzlar, Türk vatanının bir karış toprağına dahi ellerini süremeyeceklerdir. Bunu, iyice zihinlerine yerleştirmeli ve hain emellerini terketmelidirler. "
"Güçlü iktidarlar devri açılır ve tarafsız ve güçlü bir Cumhurbaşkanının yönetimi başlarsa, eski soygunculuklar, eski vurgunculuklar eskiden olduğu şekliyle devam edemeyecektir. "
"Bu Anayasanın onda birini dahi hayalinden geçiremeyen, böyle bir Anayasayı rüyasında dahi görse inanmayacak olan siyasetçiler zümresinin bir süreden beri başlattıkları ve el altından gizlice, sinsice yürütmeğe çalıştıkları muhalefet kampanyasının asıl hedefi, bu Anayasa değildir, bu Anayasayı ortaya koymuş olan Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Bunlar, aslında bu Anayasanın reddini istemiyorlar, istedikleri şey bu Anayasanın kabulü, fakat bizim reddedilmemizdir. "
"Biz, Devletin, memleketin ve bu Anayasanın kaderini, Türk milletinin hayatını ve istikbalini, bir takım kötü niyetli kişilerin ve memleket düşmanlarının keyiflerine ve başıboşluğuna terkedecek değiliz. Çünkü onların arzu ettiği ve özlemini duydukları Anayasayı yapmamız mümkün değildir. "
"12 Eylül öncesinin olayları yeniden yaşanmak istenmiyorsa, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmesi arzu edilmiyorsa, her vatandaşın güven ve huzur dolu günler yaşaması bekleniyorsa ve netice olarak Devletçe güçlü, milletçe mutlu olmak ve rejimce demokratik hakları fert, millet ve Devlet kavramları ile bağdaşır bir biçimde ve ölçüde kullanmak isteniliyorsa, yarınlara umutla bakmak ve emin olmak ihtiyacı duyuluyorsa Anayasa'ya (Evet) denilmelidir. "
Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, "1982 Anayasası'nı Devlet Adına Tanıtma Programı"nı başlattığı radyo-televizyon konuşması şöyle: (24 Ekim 1982)
Aziz Yurttaşlarım,
12 Eylül 1980 günü sizlere hitap ettiğimden bu yana iki yılı geride bırakmış, üçüncü yıla girmiş bulunuyoruz. Bu süre içinde çeşitli yer ve zamanlarda açıkladığım "Demokratik parlamenter düzene geçiş" takvimindeki aşamaları, tespit ettiğimiz tarihlerden de önce gerçekleştirdiğimizi gördünüz. Ne vaad etmiş isek hepsi teker teker yerine getirilmiştir. Şimdi de halkoyuna sunulacak yeni Anayasa ile aziz milletimizin huzurunda bulunuyoruz. Bu Anayasanın Türk milleti tarafından kabul ve tasvibini müteakip, yeni partiler kanunu hazırlanacak ve böylece memleketimizde tekrar siyasi partiler teşekkül etmiş olacaktır. Hemen arkasından çıkarılacak yeni seçim kanunu ile de 1983 yılının sonbaharında veya 1984 ilkbaharında genel seçimlere gidilerek, Türkiye Büyük Millet Meclisi teşekkül edecek ve bu suretle milletimizin hayatında, yeni bir demokrasi dönemi başlayacaktır.
İki yıl önce 12 Eylül 1980 günü sizlere bu mikrofon ve ekrandan söylediklerim, hiç şüphesiz, hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Gerek o konuşmamda, gerek ondan sonraki basın toplantısı ve yurt gezilerimdeki konuşmalarımda, millet ve memleketimiz için ne kadar korkunç bir gelecek hazırlandığını, iktidar boşluğu yaratılarak Türk Devletinin ne kadar vahim bir hayati tehlike ile karşı karşıya bırakıldığını izah etmiştim. Vatansever her Türk, göz göre göre içine düşülmüş bulunan o kan ve ateş deryasından yegane çıkış ve kurtuluş ümidini, Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekete geçmesinde aramıştı.
12 Eylül öncesinde, zamanın iktidarlarını bu konuda uyardık ve korkunç gidişi her vesile ile tekrarladık. Uyarılarımız, zamanın Cumhurbaşkanına 27 Aralık 1979'da benim ve Kuvvet Komutanı arkadaşlarımla, Jandarma Genel Komutanının imzasını taşıyan bir muhtıranın verilmesi ile doruğuna ulaştı. Fakat bu uyarının bile Devlet ve memleketin kaderini elinde tutanlar üzerinde en küçük bir etkisi görülmedi. Bilakis memlekette anarşi ve terör gittikçe yaygınlaştı ve yoğunlaştı. Nihayet bu tehlikeli ve korkunç durum o noktaya geldi ki; vatandaşlarımız, bizim, yani Silahlı Kuvvetlerin duruma müdahalede geç kaldığını bile açık açık yazıp söylemeğe başladılar.
Hepinizin çok iyi bildiği gibi her gün ortalama yirmi vatandaşımız anarşik olay ve terör hareketleri yüzünden hayatını kaybediyordu. Verdiğimiz kurbanların sayısı çoktan beş bini aşmış, yaralanan ve sakat kalanlar ise onbeş bine ulaşmıştı. Hayat felce uğramış, vatandaşın can ve mal güvenliği tamamen ortadan kalkmıştı. Başta Parlamento olmak üzere Devlet organları çalışamaz bir hale gelmişti. Devlet altı aydır Cumhurbaşkansız kalmış, ne zaman seçileceği de belirsiz idi. Siyası partiler ise hala kısır bir çekişme içerisinde, sen-ben kavgası ile çok kıymetli ve sayılı günleri heba etmekte idi. ideolojik sebeplerle, vatan topraklarını parçalamak ve Türk Milletini mezhep ve türlü kışkırtmalarla birbirine kırdırmak hesaplarıyla, Devletimiz Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en hain suikastına uğramak üzereydi.
12 Eylül Hareketinin hangi sebepler ve ne gibi şartlar içerisinde bir mecburiyet halini aldığı bir an bile unutulmamalıdır. Zira geçmiş unutulursa, bugünü yeterince anlamak mümkün olamaz. Geçmişten, tarihten ibret alınmazsa, geçmişin derslerinden yararlanılamazsa, geleceği düzenlemek imkanı da bulunamaz. Tarih iyi bilinmeli ve ondan ibret alınmalıdır. Tarihten ibret alınmazsa, o tarih elbette tekerrür eder. Geçmişin tekrarlanmamasını, tarihin tekerrür etmemesini isteyenler, geçmişten, tarihten ders ve ibret almağa mecburdurlar. Aksi halde tarihin ve onun tekerrürünün elinden kurtuluş yoktur.
Fakat, maalesef öyle gözüküyor ki, içimizden bazıları, 12 Eylül öncesinin felaketlerini unutmuş görünüyorlar.
Evet sevgili vatandaşlarım, bazıları, bugünün sulh ve sükun, nizam ve asayiş ortamı içinde, huzura kavuştuklarından beri, 12 Eylül öncesini unutmuş gibidirler. Bunların bir kısmı, herhalde hafızalarının zayıf olması yahut 12 Eylül öncesinde bizzat bir felakete uğramamış bulunmaları sebebiyle "Geçmişi" unutmuşlardır. Gene bunların bir kısmı, memleket tekrar bir kan ve ateş deryasına düşse bile Türk Silahlı Kuvvetlerinin nasıl olsa, memleketi bir kere daha o felaketten kurtaracağına güvenerek, Devlet ve toplum hayatında tarihin tekerrür etmesini önlemek için almağa çalıştığımız tedbirleri, kendi kişisel yahut zümre çıkarları doğrultusuna yöneltmeğe uğraşmaktadırlar. Bazıları da, Türk vatandaşlarına, 12 Eylül öncesinde yaşadığı cehennem hayatını ve çektiği elem ve kederleri, içine düştüğü çırpınış ve ümitsizliği unutturmak suretiyle, Devletin, millet ve memleketin geleceği için almağa çalıştığımız ve tarihin tekerrürünü önleyecek tedbirleri, vatandaşlarımızın gözünden düşürmeğe çalışmaktadırlar ki, Türkiye'yi yeniden aynı noktaya getirsinler.
Fakat siz, aziz vatandaşlarım, sizler!.. O geçmiş, kanlı, ateşli, ölümlü, ıstıraplı, üzüntü ve ümitsizliklerle dolu, can korkusu altında ve "Memleket elden gidiyor" çırpınışlarıyla, eviniz, evlatlarınız, kendiniz ve vatanınız için endişe ve korkular içinde yaşadığınız o kara günleri eğer bir daha yaşamak istemiyorsanız, geçmiş zamanın sebeplerini unutmamalısınız.
O kara günleri, o kan ve ateş içindeki günleri unutmayınız ki, o günler bir daha yaşanmasın. O ümitsizliklerle dolu felaketli günleri, o her gün bombaların, silahların patladığı, kahvelerin, lokantaların, bankaların, sokakların, evlerin makineli tüfeklerle tarandığı, o her gün ortalama 20 anarşi kurbanının cenazesinin kaldırıldığı günleri unutmayınız ki, o günlere karşı tedbir bulunabilsin ve o günler bir daha geri gelmesin.
Aziz Vatandaşlarım,
Kanunen, Türk Silahlı Kuvvetlerinin birinci vazifesi, Türk Yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır. Ancak son 12 Eylül Harekatı da dahil olmak üzere, Silahlı Kuvvetlerimizin görevi sadece kardeş kavgalarını önlemek veya ülkenin ve milletin bütünlüğüne yahut düpedüz Devletin varlığına yönelen hayati tehlikeyi ortadan kaldırmakla sona ermemiştir. Devlete yeni bir Anayasa vermek, veya mevcut Anayasada esaslı bir takım değişikliklerin yapılmasını istemek mecburiyeti, geçmişte de doğmuştur. Nitekim şimdi de, 1961'de meydana getirilen Anayasanın 1971 sonlarında Silahlı Kuvvetlerin de temennileriyle gerçekleştirilen fakat bir takım oyunlarla tam olarak yapılamayan değişikliklere rağmen bir türlü başarılı olamadığı görülmüş ve 1961 Anayasasının ortadan kaldırılmasına ve yeni bir Anayasanın meydana getirilmesine kesin ihtiyaç hissedilmiştir.
Aslında, bir Anayasanın yaşama gücünü, herşeyden önce onu yorumlayacak ve uygulayacak olanların tutum ve anlayışlarında bulacağı doğrudur. Hatta yeryüzünde demokrasinin beşiği sayılan fakat yazılı Anayasası bile bulunmayan büyük bir ülke bile vardır. Ve o ülkede, yazılı olmayan o Anayasanın hukuk kitaplarında derlenmiş bulunan esaslarını, hiç kimse anlamından ve amacından saptırmağa yeltenmediği halde, pek ayrıntılı olarak ve son derece dikkatle kaleme alınmış yazılı Anayasaların sık sık amaçlarından saptırıldığı ve kurallarının çiğnendiği yahut hükümlerinin kötüye kullanılmış olduğu ülkeler de vardır ve hatta daha da çoktur. Bununla beraber, geçirdiği siyasi hayatın ve tecrübelerin bizimki gibi, yazılı bir Anayasaya mutlak surette ihtiyaç hissettirdiği bir ülkede, "Her iş insanın kendisinden başlar ve gene kendisinde biter" diyerek, Anayasa meselesini bir tarafa bırakmak imkanı yoktur. özellikle, hür demokratik rejimi, başka bazı ülkelere göre yeni kurmuş sayılan ülkemizde, yaşanan tecrübelerden ders almamak ve Anayasaların nerelerden ve hangi noktalardan açık vermekte ve aksamakta olduğunu tespit ettikten sonra, daha iyi, daha mükemmel ve milli bünyeye daha uygun bir Anayasa arayışının peşini bırakmak, şüphesiz mümkün değildir.
Geçirilen acı tecrübelerin ışığında Anayasadaki nelerin hangi aksaklıktan ve milli bünyeye hangi noktada uyumsuzluktan ileri geldiği, şüphesiz aranarak tespit edilmelidir. Cumhuriyetimizin bizzat Atatürk tarafından konulmuş temel özellikleri, en önde gelen nitelikleri, Anayasada açıkça ve bilerek veya bilinmeyerek meydana gelecek her türlü yanlış anlamaya mani olacak surette ifade edilmelidir. Milletimiz, Cumhuriyet ile birlikte siyasi ve hukuki hayat tarzı olarak "Hür demokratik rejimi" seçmiştir. Bu rejimin Anayasadaki ifadesi tam mıdır? Esasları açık seçik biçimde konulmuş mudur? Hür demokratik rejim için gerekli devlet düzeni, Anayasada icabettiği şekilde tespit edilmiş midir? Hür demokratik rejim için varlıkları şart olan Devlet organları, sağlam ve dayanıklı bir biçimde kurulmuş ve bunların bir taraftan kendi görev ve yetkileri, diğer taraftan birbirleriyle ilişkileri olumlu ve verimli bir Devlet faaliyetine uygun surette düzenlenmiş midir? Fertlerin doğuştan sahip bulundukları bir takım temel hak ve hürriyetler ile, Devletin idaresine katılma yolundaki siyasi hakları ve gerçekleştirilmesini azami imkanlar dahilinde Devletten bekleyecekleri sosyal haklar ve münasebetler, uygun bir biçimde tanzim edilmiş midir?
Hiç şüphesiz bir Anayasada göz önünde tutulması gereken ilk hedefler, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü, Devletin güçlü varlığı ve fertlerin mutluluğudur. Bizim nazarımızda bir Anayasa ülkenin ve milletin bütünlüğünü, Devletin varlığını ve gücünü, vatandaşların azami mutluluğunu gerçekleştirmeğe elverdiği ölçüde başarılıdır. Fakat bu böyle olmayıp da, Anayasa, ancak bir kısım vatandaşların işine geliyorsa, bazı hürriyetler, vatandaşların ancak bir kesimi için gerçekleşip diğer kesimler bundan yeterince yararlanamıyorsa, türlü açık kapılardan geçilerek Anayasanın öngördüğü ilkeler zümreler lehine çiğneniyor veya ihmal edilebiliyorsa, Anayasanın Devlet için tespit ettiği nitelikler mahiyet ve maksatlarından saptırılabiliyorsa, Anayasanın kurduğu Devlet organları birbiriyle çekişiyor ve bunların görevleri birbirine karışarak memleket ve vatandaş bunun ıstırabını yaşıyorsa, o Anayasaya iyi bir Anayasa demek mümkün değildir.
Yönetenlerden ve yönetilenlerden milletçe beklediklerimizin yerine getirilebilmesi için, evvela Anayasamızı bünyemize uydurmalı ve onun kötüye yorumlanıp kötü uygulanmasını önleyecek bütün tedbirleri almalıyız.
Üzülerek söylemek mecburiyetindeyiz ki, 12 Eylül öncesinde, memleketimizin kaderini nöbetleşe eline alan veya bu kaderin tayinine katılan siyasi partilerimiz, zamanın Anayasasındaki bazı aksaklıkları gördükleri halde, elbirliği ederek bunları giderememişlerdir. Anayasayı memleketin gerçek ihtiyaçlarına uygun, hürriyetleri kötüye kullandırıcı değil bilakis herkesi aynı hürriyetlerden eşitlikle yararlandırıcı; Devleti güçsüz bırakıcı değil, halkın mutluluğu namına bilakis güçlendirici çareler üzerinde görüş birliğine varamamışlardır. Daha açıkçası, 1961 Anayasasının aksaklıklarını ve boşluklarını, bu Anayasanın, amaçlarından saptırılarak kötüye yorumlanan ve uygulanan birçok esaslarını, birbirlerine karşı "Muhalefet konuları" olarak istismar etmeyi tercih etmişlerdir. 1961 Anayasası 12 Mart döneminde Silahlı Kuvvetlerin temennileri doğrultusunda hemen hemen üçte bir ölçüde değişikliğe uğramış iken, siyasi partilerin, bu dönem dışında ve kendi aralarında mutabık kalarak yaptıkları Anayasa değişiklikleri ancak 5 maddeye inhisar edebilmiş, bunların ikisi siyasi af, biri orman suçlarının affı ve gene, ikisi de, seçim ertelenmesi gibi usul ve şekil değişikliklerinden öteye geçememiştir.
Siyasi partiler, artık açıkça zaruret ve mecburiyet haline gelen asgari bir Anayasa değişikliği üzerinde dahi hiçbir zaman kendi aralarında anlaşamamışlardır. Hatta 12 Mart döneminde gerçekleştirilmesi mümkün olabilmiş Anayasa değişiklikleri bile neticede verimsiz ve işlemez bir hale getirilmiş, bu değişikliklerin hiçbirinden, Devlet ve memleket namına olumlu hiçbir sonuç alınabilmesine imkan bırakılmamıştır.
İşte bu sebepledir ki, 12 Eylül Harekatını gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketi 12 Eylül öncesi ortamına sürükleyen sebepler arasında görmekte bulunduğu Anayasa meselesini, kökünden ele almak mecburiyetinin idrakı içinde işbaşına gelmiştir. Zira bilinmelidir ki, Silahlı Kuvvetlerimizin asli görevi olan "Türkiye Cumhuriyetini Kollamak ve Korumak" ancak felaketlerden sonra, yani sadece iş işten geçtikten sonra ifa olunacak bir zabıta görevi telakki edilemez.
Türkiye Cumhuriyeti, bugünkü Türk Devleti demektir. Bu Devlet, ülke ve milletiyle, Anayasası ve rejimiyle, 12 Eylül Harekatının vuku tarihinde, son 30 yıl içinde üç defa hayati tehlike karşısında kalmış ve hele üçüncü ve son tehlike hepsinden de vahim olmuştur. Bu durumda Silahlı Kuvvetlerimizin görevi, memleketin üzerine çökmekte olan felaketi bertaraf ettikten sonra, artık dördüncü bir müdahaleye ihtiyaç ve mecburiyet bırakmayacak bütün tedbirleri de alıp tamamlamaktır. işte bu yönde, tedbirlerin en önemli olanlarını, şimdi bir Anayasa metni halinde aziz milletimizin tasvibine sunmaktayız.
Gereken tedbirleri vaktiyle kendileri alabilmek gücünde olmayanlar, şimdi kalkıp da, "Tedbir bizim işimizdir. Silahlı Kuvvetler gelir, memleketi içine düşürdüğümüz durumdan kurtarır ve çekilip kışlasına döner. Memleket tekrar tutuşurmuş, tutuşmazmış, o bizim bileceğimiz iştir. Anayasa hazırlamak, Devletin ve milletin geleceğini düşünmek yalnız bize düşer, başkasını ilgilendirmez" diyemezler.
Böyle bir fikri, bu yolda bir iddiayı mantık ve izan sahibi hiç kimse kabul edemez.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin asli görevi, Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak olunca da, Türk milletinin bağrından çıkan ve onun ayrılmaz bir parçası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin 30 yılda üç defa müdahale mecburiyetini müteakip, memleketin geleceği meselesini de düşünmesi ve bu meseleyi bütün vatanseverliği ve ciddiyet, dikkat ve özeniyle ele alması bir zarurettir.
Hiç şüphe yoktur ki, şimdiye kadar ispatlandığı ve bu sefer de, aziz vatandaşlarımızın gözleri önünde ispatlanmakta olduğu gibi esas en çoğu ile kışlasında olan Silahlı Kuvvetlerimiz tümü ile kışlalarına döneceklerdir. Fakat, ülkenin, Devletin, rejimin, vatan ve millet bütünlüğünün bundan sonra artık bir "Dördüncü müdahaleye" asla ihtiyaç ve mecburiyet göstermeyeceğini sağlama bağladıktan sonra dönecektir.
Türkiye Cumhuriyetini, gerçekçi bir anlayışla kollamak ve korumak gibi kutsal bir görevin de ancak bu suretle yerine getirilmiş sayılacağı hususunda aziz milletimizin, bizim düşünce ve kararımızı paylaşacağından ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin asli görevinin manasını bu suretle yorumlayacağından ve tasvip edeceğinden emin bulunuyoruz.
Danışma Meclisi ile birlikte hazırlayıp aziz milletimizin kabul ve tasvibine sunduğumuz yeni Anayasamızı eline alacak olan her Türk vatandaşının, bu Anayasaya evet demek için kendi kendisine şu soruları soracağını biliyorum:
Devletimiz bu Anayasa ile güçleniyor mu? Bu Anayasa Devlete kuvvet, memlekete huzur ve sükun getirecek mi? Evlatlarımız okullarına can korkusu olmaksızın gidip gelebilecekler mi? Evlatlarımız okullarında huzur ve sükun içinde eğitim - öğretim görebilecekler, derslerine çalışabilecekler mi? Bizler bürolarımızda, dükkanlarımızda, tezgahlarımızda, işyerlerimizde, Devletin, kanunların, nizamların himayesinde, ekmek paramızı kazanabilmek için rahat ve huzur içinde çalışabilecek miyiz? Evlerimizden işyerlerimize gelip giderken bizi gene kurşunlayanlar, yaylım ateşine tutanlar çıkacak mı, çıkamayacak mı? Akşamları evlerimizin penceresinde bir kurşuna hedef olmadan korkusuz oturabilecek miyiz? Geceleri yatağımızda anarşistler kapımızı kırmadan, evimizi basmadan, bombalamadan uyku uyuyabilecek miyiz? ülke ekonomisinde büyük yeri olan fabrikalarımız, işletmelerimiz işgal ve tahrip korkusu olmadan verimli çalışabilecekler mi?
Vatandaşlarımız soracaklardır : Aramızda mezhep kışkırtıcılığı olmadan, ayni ve tek olan Allah’a inanmış Müslümanlar olarak, mezheplerimiz her ne olursa olsun, tam bir İslam kardeşliği içinde yaşayabilecek miyiz? Dinimiz, diyanetimiz, ibadet ve ayinlerimizi yerine getirebilecek miyiz? Yoksa bizi hala mezhep ayrılığıyla kınayanlar, birbirimize düşürüp kırdıranlar, bu türlü melanetler için gene zemin ve fırsat bulabilecekler mi?
Vatandaşlarımız yine soracaklardır : Binlerce yıllık milletimizin bütünlüğü korunacak mı? Yoksa milletimiz sınıf, zümre gibi ayrımlarla böldürüp birbirine düşman edilebilecek mi? Bin yıllık vatanımızın bütünlüğü korunacak mı? Yoksa bize hayat ve ekmek veren yurdumuzu bölüp parçalayarak yeni Devletler, beylikler, "Kurtarılmış bölgeler" kurmağa kalkanlar çıkacak mı? Vatanımızı düşmanlarımıza peşkeş çekmek için bölüp, parçalayıp bizi evsiz, topraksız, yurtsuz bırakmak için köylerimizi basanlar, kasabalarımızı yakanlar, şehirlerde mahalle ve sokaklarımızı bombalayanlar, evlerimizi kurşunlayanlar çıkacak mı? Devlet gücünün bile girmeğe cesaret edemediği kurtarılmış sokaklar, kurtarılmış mahalleler, kurtarılmış şehirler yine olacak mı? Her Allahın günü fidan gibi delikanlılarımız, evlatlarımız, kardeş kavgaları içinde, ellerine verilmiş türlü silahlarla birbirlerini vuracak, kan revan içinde birbirlerinin canına kastedecekler mi? İleride yine bir zaman gelecek, her gün 20 - 30 anarşi ve terör kurbanı delikanlılarımızın cenaze namazını kılacak mıyız?
Ve nihayet vatandaşlarımız soracaklardır : Düzen ve huzuru iç ve - dış düşmanlarımızla bozulmuş bir toplumda ekonomik düzenin de temelinden sarsılıp, yokluğun, aşırı pahalılığın ve enflasyon canavarının yeniden canlandığını görecek miyiz? Vatandaşlarımızın en başta soracakları elbette bunlar olacaktır... Şu Anayasa metnini eline aldığı ve sandık başında ona oy vermeğe gittiği gün, her bir vatandaşımızın, yerden göğe haklı olarak, kendi kendisine ve gıyabımızda da bize soracağı ilk sualler şüphesiz ki, bunlar olacaktır ve olmalıdır da...
Ben bu suallere, güvençle, inançla şöyle cevap veriyorum:
Aziz vatandaşlarım; sizler titiz ve dikkatli olur ve bu Anayasayı korursanız, Anayasanın çıkarılmasını emrettiği kanunların çıkarılıp çıkarılmadığını takip ederseniz, bu Anayasa ile kurulacak Devlet ve Hükümetlerinize vatan ve millet sevgisiyle destek olursanız, bir daha 12 Eylül öncesindeki o felaketli günleri yaşamayacaksınız.
Bu Anayasa pek çok haksız, yersiz ve insafsız tenkitlere hedef olmakta, beri taraftan da vatandaşın zihnini çelmek için bazı çevrelerce elden gelen bütün gayret gösterilmektedir. Kendi mesleğinizle ilgili bir iki yerini beğenmemiş olabilirsiniz. Ancak onun niye öyle yapıldığını iyi değerlendirirseniz doğruyu bulursunuz. 177 maddesi bulunan bir Anayasada birkaç maddeyi beğenmeyip, Anayasanın tümüne hayır demenin doğru bir hareket tarzı olmadığını takdir edersiniz.
Ben, sizlerin vatan ve millet sevginize güvenerek, Devlete bağlılığınıza, Cumhuriyete sadakatinize güvenerek, bu Anayasaya kefalet ediyorum, kefil oluyorum. Kışkırtmalara, zihin bozucu, fikir çelici maksatlı ve yanlış telkinIere kulaklarınızı tıkayınız.
Bu Anayasaya karşı, daha onun esasları ve hükümleri açıklanmadan önce dahi bir karşı propaganda kampanyası açıldığı gibi, şahit olduğunuz üzere, 17 Temmuz günü, Anayasa ön - tasarısı metninin Danışma Meclisi Anayasa Komisyonunca açıklanmasını müteakip ve 3 - 4 saat bile geçmeden başlatılmış bir muhalefet kampanyası da görülmüştür. Ön- tasarıyı okumadan, anlamadan, hükümlerinin birbirleriyle bağlantısını ve sebeplerini bile kavramağa vakit bulamadan başlatılmış bir kampanya... Anayasa Komisyonu, Danışma Meclisini ve hatta bizi sindirmek ve yıldırmak üzere açılmış bir kampanya...
Bu muhalefet propagandasının sebeplerini çeşitli gruplara ve zümrelere göre şu suretle tasnif edebiliriz:
Bazıları, bu Anayasayı halkın gözünde küçük düşürmek ve neticede halk oylamasında reddettirmek suretiyle, 12 Eylül Hareketinin meşruiyetini de reddettirmek ve Türk Silahlı Kuvvetlerini sanki bozguna uğratarak akıllarınca memleketi sahipsiz bıraktırmaya çalışmaktadırlar. Eğer muvaffak olurlarsa, sahipsiz kalacak zannettikleri bu memleketi akıllarınca bölüp parçalayacaklar, vatanımızı kimbilir kaç kısma ayırarak, milletimizi parçalayıp, onun bağımsızlığını ve hürriyetini elinden alarak, bu ebedi Türk yurdunda, esir ve kukla bir takım devletçikler kurarak Türkiye Cumhuriyetini haritadan sileceklerdir.
Karşı propagandalarla besledikleri ve bekledikleri "Tatlı hayalleri" budur. Türk milleti bölünüp esir edilecek, Türk vatanı parçalanıp bir takım kukla Hükümetler kurulacak, Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti yeryüzünden kaldırılacaktır.
Bunlara verilecek cevabı biz 12 Eylül'de ve ondan sonrasında vermiştik. Şimdi bir kere daha tekrarlayalım: Anayasanın reddi şöyle dursun, bu aziz topraklar üzerinde, bir tek vatansever Türk evladı kaldığı müddetçe dahi, bu "Türklük düşmanları" ve bu beyinleri yıkanmış ve "Satılmış" hain ve soysuzlar, Türk vatanının bir karış toprağına dahi ellerini süremeyeceklerdir. Bunu, iyice zihinlerine yerleştirmeli ve hain emellerini terketmelidirler.
Anayasayı reddettirmek için, diğer bir anti - propaganda kampanyasını başlattıranlar da, kendi çevrelerinin ve zümrelerinin menfaatlerinin bu Anayasadaki hükümlerle zedeleneceğini, bütün vatandaşların üzerindeki "Dokunulmaz ve imtiyazlı durumlarına" halel geleceğini, milletin ve Devletin sırtından sağladıkları çıkarlarının bozulacağını, belki de çalıp çırptıkları milyarlık vurgunların kendilerinden hesabının sorulacağını, canlarına ot tıkanarak işlerinin yokuşa sürüleceğini düşünenlerdir. Bu gibilerinin vatanın bütünlüğü, Türk milletinin bölünmezliği, Türk evlatlarının istikbali, gelecekteki refah ve saadetleriyle bir ilişkileri yoktur. Bunlar şimdiye kadar vurdukları vurgunları, yaptıkları soygunları, aynen devam ettirmeyi becerip beceremeyeceklerinin telaşı içine düşmüşlerdir. Bunlar pek iyi bilmektedirler ki, güçlü iktidarlar devri açılır ve tarafsız ve güçlü bir Cumhurbaşkanının yönetimi başlarsa, eski soygunculuklar, eski vurgunculuklar eskiden olduğu şekliyle devam edemeyecektir. Bunlar için en karlı ortam, milletin birbirini kırdığı, aciz Hükümetlerin "Sözde iktidar" mevkilerinde ne yapacaklarını şaşırmış bir halde, olaylara seyirci kaldığı, anarşinin, terörün, kargaşanın kol gezdiği ve kendilerinin anarşistleri, anarşi örgütlerini "Maaşa bağlayabildikleri" dönemlerdir. İşte bunlar da, bu sebeple Anayasaya ve bize karşı cephe almış ve bütün güçleriyle bir muhalefet kampanyası açmışlardır. Bunlar zannetmektedirler ki, şayet Anayasa reddedilecek olursa, o eski aciz şaşkın ve zayıf Hükümetler devri geri gelecek ve kendileri de o hükümetler üzerindeki ipoteklerini sürdürerek hıyanetlerine, soygunlarına, vurgunlarına devam edebileceklerdir.
Hayır... Katiyyen hayır... Bunlara da, alıştıkları o hıyanet, soygun ve vurgun hayatını bir an önce unutmalarını tavsiye ederim.
Bir üçüncü zümre, şimdi milletimizin onayına sunmakta olduğumuz bu Anayasanın onda birini dahi hayalinden geçiremeyen, böyle bir Anayasayı rüyasında dahi görse inanmayacak olan bir siyasetçiler zümresidir. Bunların bir süreden beri başlattıkları ve el altından gizlice, sinsice yürütmeğe çalıştıkları muhalefet kampanyasının asıl hedefi, bu Anayasa değildir, bu Anayasayı ortaya koymuş olan Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Bunlar, aslında bu Anayasanın reddini istemiyorlar, istedikleri şey bu Anayasanın kabulü, fakat bizim reddedilmemizdir. Biz reddedilirsek, kendileri gelecek ve hayallerinden bile geçiremedikleri mükemmellikte bir Anayasanın, yürütme kuvvetine tanıdığı yeni yetkilerle akılları sıra memleketi kıskıvrak avuçlarına alacaklar ve istedikleri gibi yöneteceklerdir.
Aziz Vatandaşlarım,
Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül 1980'de, otuz yıllık bir dönem içinde, üçüncü defa iktidara müdahale etmek mecburiyetinde kalmıştır. Her seferinde de Silahlı Kuvvetler kışlasına dönmüştür ve bu sefer de dönmek üzeredir. Fakat, rejimi, demokrasiyi, Devleti her on senede bir rayından çıkaran ve hele bu sefer, Devletimizi, Cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş bir yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmış bulunanlar, Türk milletinden af dileyecekleri yerde, şimdi karşımıza çıkıp da "Geldiniz, anarşiyi yok ettiniz, terörün belini kırdınız, bölücülüğü ortadan kaldırdınız. Fakat artık işiniz bitmiştir. Siz çekilip, kışlanıza gidiniz, bizim Devletimizi bize bırakınız" derlerse, biz bunu böyle bir mantık sebebiyle kabul edemeyiz. Bu Devlet ve bu memleket, sahipsiz değildir. Bu Devlet de, bu memleket de, ezeli ve ebedi Türk milletinindir ve Türk Silahlı Kuvvetleri de, sadece, ayrılmaz bir parçası olduğu Türk milletinin iradesinde ve emrindedir.
Biz, aziz milletimizden aldığımız güven ve inançla, bu Devlet için yeni bir Anayasa hazırlamış ve onu milletimizin onayına sunmuş bulunuyoruz. Ancak, bir hususun çok iyi bilinmesinde yarar vardır:
Biz, Devletin, memleketin ve bu Anayasanın kaderini, Türk milletinin hayatını ve istikbalini, bir takım kötü niyetli kişilerin ve memleket düşmanlarının keyiflerine ve başıboşluğuna terkedecek değiliz. Çünkü onların arzu ettiği ve özlemini duydukları Anayasayı yapmamız mümkün değildir. Esasen nasıl bir Anayasa yapılırsa yapılsın mutlaka eleştirenler bulunacaktır. Hatta bu Anayasayı eleştirenlerin dahi birbirleriyle uyuşamadıkları bir gerçektir.
Bu itibarla hazırlanan Anayasanın, halkoyu sonucunda bir miktar (Red) oyu olması bizim için sürpriz değildir. Önemli olan Türk milletinin büyük çoğunluğunun bu Anayasaya (Evet) demesidir. 12 Eylül öncesinin olayları yeniden yaşanmak istenmiyorsa, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmesi arzu edilmiyorsa, her vatandaşın güven ve huzur dolu günler yaşaması bekleniyorsa ve netice olarak Devletçe güçlü, milletçe mutlu olmak ve rejimce demokratik hakları fert, millet ve Devlet kavramları ile bağdaşır bir biçimde ve ölçüde kullanmak isteniliyorsa, yarınlara umutla bakmak ve emin olmak ihtiyacı duyuluyorsa Anayasa'ya (Evet) denilmelidir.
Aziz Vatandaşlarım,
Yarından itibaren çıkacağım yurt gezisinde, her gün aynı saatlerde Televizyon ve Radyolardan sizlere seslenerek oyunuza sunacağımız yeni Anayasamızın çeşitli yönlerini sizlere tanıtacağım.
Hepinize huzur ve güvenlik içinde mutlu yarınlar diler, sevgi ve saygılar sunarım.
12 EYLÜL DÖNEMİNİN İDAMLARI[3]
12 Eylül'den sonra kurulan sıkıyönetim mahkemeleri üst üste idam kararları vermeye başlarken, 1972’den beri fiilen uygulanmayan idam cezaları da hızla infaz edilmeye başlandı. Politik eylemleri nedeniyle hüküm alanların yanı sıra adi hükümlülerin infazları da gerçekleştirildi.
1980-84 yılları arasında 50 kişi idam edildi. Bunların 18’i sol, 8’i sağ görüşlü ve 23’ü de adli suçtan hükümlüydü. Ölüm cezası infaz edilenlerden biri ASALA adlı Ermeni terör örgütü mensubu Levon Ekmekçiyan idi. (Esenboğa Olayı 1982)
Yönetim, idam cezalarının infazında ısrarlıydı. Kenan Evren 3 Ekim 1984’te Muş’ta yaptığı konuşmada “Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?” diyor ve bu sözü uzun yıllar belleklerde yer ediyordu.
12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri mahkemelerince 517 sanığa idam cezası verildi. Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam kararlarının sayısı 124 oldu. Bunlardan, MGK’nın onayladığı ve onay sonrası hemen infazı yapılan 50’si dışındakiler için cezalar fiilen müebbet hapse dönüştü.
Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları,
12 Eylül 1980 - 25 Ekim1981 arası Milli Güvenlik Konseyi döneminde,
25 Ekim 1981 - 14 Ekim 1983 arası Danışma Meclisi döneminde,
6 Kasım 1983 sonrası TBMM döneminde
verilmiştir.
Türkiye'de 1984 tarihinden bu yana ölüm cezaları uygulanmıyor.
12 Eylül döneminde ölüm cezası infaz edilenler şöyle:
Adı Soyadı
Tarih
Yer
Necdet Adalı (sol görüşlü)
7 Ekim 1980
Ankara
Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü)
7 Ekim 1980
Ankara
Serdar Soyergin (sol görüşlü)
25 Ekim 1980
Adana
Erdal Eren (sol görüşlü)
13 Aralık 1980
Ankara
Cevdet Karakaş (sağ görüşlü)
4 Haziran 1981
Elazığ
Veysel Güney (sol görüşlü)
10 Haziran 1981
Gaziantep
Ahmet Saner (sol görüşlü)
25 Haziran 1981
İstanbul
Kadir Tandoğan (sol görüşlü)
25 Haziran 1981
İstanbul
Mustafa Özenç (sol görüşlü)
20 Ağustos 1981
Adana
İsmet Şahin (sağ görüşlü)
20 Ağustos 1981
İstanbul
Seyit Konuk (sol görüşlü)
13 Mart 1982
İzmir
İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü)
13 Mart 1982
İzmir
Necati Vardar (sol görüşlü)
13 Mart 1982
İzmir
Fikri Arıkan (sağ görüşlü)
27 Mart 1982
Ankara
Sabri Altay (adli suçlu)
23 Nisan 1982
Adapazarı
Cengiz Baktemur (sağ görüşlü)
30 Nisan 1982
Elazığ
Şahabettin Ovalı (adli suçlu)
12 Haziran 1982
Sinop
Ednan Kavaklı (adli suçlu)
18 Haziran 1982
Ankara
Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü)
13 Ağustos 1982
Ankara
Veli Acar (adli suçlu)
13 Ağustos 1982
Isparta
Eşref Özcan (adli suçlu)
19 Ağustos 1982
Kayseri
Halil Fevzi Uyguntürk (adi suçlu)
29 Aralık 1982
Afyon
Kazım Ergun (adli suçlu)
29 Aralık 1982
Akşehir
Muzaffer Öner (adli suçlu)
29 Aralık 1982
Amasya
Adem Özkan (adli suçlu)
13 Ocak 1983
Balıkesir
Hüseyin Çaylı (adli suçlu)
13 Ocak 1983
Afyon
Osman Demiroğlu (adli suçlu)
13 Ocak 1983
Isparta
Ahmet Mehmet Uluğbay (adli suçlu)
22 Ocak 1983
Akşehir
Ali Aktaş (siyasi)
23 Ocak 1983
Adana
Duran Bircan (adli suçlu)
23 Ocak 1983
Denizli
Levon Ekmekçiyan (Asala)
28 Ocak 1983
Ankara
Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Ömer Yazgan (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Erdoğan Yazgan (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Mehmet Kambur (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Ahmet Kerse (adli suçlu)
30 Ocak 1983
Gaziantep
Rıdvan Karaköse (adli suçlu)
5 Şubat 1983
Akşehir
Cavit Karaköse (adli suçlu)
5 Şubat 1983
Akşehir
Süleyman Karaköse (adli suçlu)
5 Şubat 1983
Akşehir
Fatih Laçinligil (adli suçlu)
24 Şubat 1983
Keşan
Faik Görünmez (adli suçlu)
24 Şubat 1983
Kilis
Mustafa Başaran (adli suçlu)
30 Mart 1983
Edirne
Hüseyin Üye (adli suçlu)
30 Mart 1983
Nazilli
Şener Yiğit (adli suçlu)
20 Nisan 1983
Isparta
Cafer Aksu Altıntaş (adli suçlu)
20 Nisan 1983
Ordu
Abdülaziz Kılıç (adli suçlu)
26 Mayıs 1983
Edirne
Halil Esendağ (sağ görüşlü)
5 Haziran 1983
İzmir
Selçuk Duracık (sağ görüşlü)
5 Haziran 1983
İzmir
İlyas Has (sol görüşlü)
6 Ekim 1984
İzmir
Hıdır Aslan (sol görüşlü)
24 Ekim 1984
İzmir
DARBENİN SONUÇLARI
650.000 kişi göz altına alındı.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi -kaçarken- vuruldu.
95 kişi -çatışmada- öldü.
73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.
43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.[4]
--------------------------- KAYNAKÇA: 1.Mehmet Ali Birand-12Eylül Saat:04.00 2.Mehmet Ali Birand-12Eylül Saat:04.00 3.T.C.DEVLET BAŞKANI ORGENERAL KENAN EVREN'İN SÖYLEV VE DEMEÇLERİ-BAŞBAKANLIK BASIMEVİ- 1981 4.Darbenin bilançosu Cumhuriyet Gazetesi, 12 Eylül 2000
Türk tarihi zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Türk ulusunun yeniden dirilişidir.
Malazgirt Savaşı’yla (1071) 26 Ağustos’ta Anadolu’nun Türklere kapıların açan kahraman ordumuz; Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle de Anadolu topraklarının Türk Vatanı" olduğunu önünde durulmaz bir iradeyle düşmana ispatlamıştır. Ve yine ulusumuzun iradesiyle Cumhuriyet kurulmuştur.
Atatürk, ünlü "Nutuk"unda Kurtuluş Savaşı’nı anlatır. Her Türk yurttaşının okuması gereken Nutuk (Söylev)’da Atatürk savaşa nasıl hazırlandığımızı da anlatmaktadır.
O’ndan öğrendiğimize göre: Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı ve İnönü Savaşları kahramanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa büyük bir gizlilik içinde taarruz planlarını hazırlarlar.
1922 Ağustos ayında Türk Ordusu taarruza geçmek için, Kurmay heyeti’nce karar verilir. Mustafa Kemal, İsmet Bey, Fevzi Çakmak ve diğer paşalar ile kurmaylar; savaşı yönetmek üzere Kocatepe’ye gelirler.
26 Ağustos sabah, saat 05.30’da Türk topçu birlikleri Afyon’un güneyinden düşman siperlerini ateşle vurmaya başlar. Ardından piyadeler hücuma geçerler. Planlandığı gibi Büyük Taarruz devam eder ve düşman gerilemeye başlar, bozguna uğrayarak ikiye ayrılır.
30 Ağustos’a kadar düşman ordusu çembere alınır. 30 Ağustos sabahı, 1. Ordu ve avcı hatlarını ile 4. Kolordu’yu denetleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa; saat 14.00’da Aslıhanlar yakınındaki "Komuta Karargâhından taarruz emrini verir. Dumlupanır’da ordumuz düşmana son darbeyi vurur. Düşman askerleri kaçmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa; kaçan düşman askerlerini kovalamak için, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!" komutunu verir. Yunan Başkomutanı General Tikopıs dâhil çok sayıda esir alınır.
Şahlanan Türk Ordusu düşman güçlerini İzmir’e kadar kovalar. 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu İzmir’e girer. Batı Anadolu’yu yakan yıkan düşman kuvvetleri canlarını zor kurtararak, geldikleri gibi gemilere binerek giderler.
30 Ağustos 1922 tarihi, Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; kadınıyla çocuğuyla, ordusuyla topyekûn verdiği bir savaşın ve ulusal benliğini kurtardığı ve Zafer Destanı’nın yazıldığı gündür.
Bu mutlu günde, zaferi bize yaşatan Atatürk ve silah arkadaşları ile kahraman Türk Ordusu’na şükran ve minnetlerimizi sunarken, ulusumuza da Zafer Bayramı kutlu olsun…
***
GÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu. Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919′da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919′da Ankara’ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920′de TBMM’yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara oluyordu. TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar’a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, or-dularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi. Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e "gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi. Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı. 1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld". İstanbul’daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922′de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı. Bu savaş, Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı. Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922′de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline "dur" diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz.
EDEBİYAT DOSTLARI 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMINIZ KUTLAR...
Eser İsmi: Kültürün Gerçek Tanığı Güneydoğu Anadolu
Yazarı: Azer Bortaçina
Yayıncı: Ekin YazımGrubu
Tarih-Yer: Ekim 2003/İstanbul
Eleştirisi Yapılan Sayfalar:
Ulu Cami Eski Bir Kilise
“Eski kentin en görkemli mimari yapısı Ulu Cami’nin antika eşya dükkânı, gül yağı ve seccade satan işportacılar, ayakkabı boyacıları, aylak aylak etrafı süzen, çaylarını içen insanlarla dolu. Yani, bir hayli renkli bir mekan. Uzun, beyaz sakallı yaşlıların kimi yeşil “cübbe” giymiş, kimi şalvar ama, hepsinin elinde tesbih var. Turiste alışık olsalar da, vazgeçmiyorlar derin derin bakmaktan! Öylesine ilginç kareler yakalıyorum ki, bastıkça basıyorum deklanşöre ama caminin içine girmekten başlıyor, “başını ört” kavgası. Yanımda eşarp var ama, dini mekanın içine girerken takacağım için önce fotoğraf çekmeye çalışıyorum. İnce bir zevkin ürünü olan bu önemli mimari yapı, aslında Mar Thoma Kilisesi ya da büyüklüğü itibariyle katedral. Ancak, Diyarbakır’ın, M.S. 639 yılında Müslüman Araplarca alınmasından sonra camiye çevrilmiş, İslam aleminde kutsal sayıldığı için Beşinci Harem-i Şerif (kutsal mabet) olarak kabul edilen dini yapı, Büyük Selçuklu Hükümdarı Melik Şah tarafından onartılmış. 1115 Yılında meydana gelen deprem ve yangın, yapıya büyük zarar vermiş, taş direkler üstündeki kemerler ve kubbeler tamamen yıkılmış. Bu felaketlerden sonra ciddi onarım geçiren camiye, yeni ilaveler yapılmış. Anadolu Selçuklu Hükümdarı Giyasettin Keyhüsrev, Artuklular, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan ve Osmanlı padişahlarından bir çoğuna ait kitabe ve fermanları, caminin çeşitli yerlerinde görmek olası. Avludaki güneş saati de, Romalılardan kalma. Caminin en ilginç tarafı İslamiyete ait iki ayrı mezhebin, Hanifiler ile Şafilerin, aynı mekanda ama, ayrı yerlerinde namaz kılması.”(s 169-170)
Düzeltmeler:
Yazar’ın ön yargılı oluşunu bir tarafa bırakıyoruz. Geldiğiniz şehir insanı için “aylak aylak” ifadesini kullanmaz, “boş boş gözlerle bakmak” olarak anlayabiliyorsak bir şey olmaz. Fakat ikili ifadenin çağrıştırdığı mana, sizin ifadenizle şahsınıza uygun düşmektedir. Biz, nice turist ve bu kılığa girmiş insanı kendi halinde bırakmış ve ne için geldiklerini bilmesek bile kendi misafirperverliğimizi göstermişiz. Aylak aylak bakmayı, kendi halinde belki bir namaz vakti için bekleyen insanımız için nasıl kullanırsınız? Sizin aylaklığınız olmasın mı, bu satırlar?
Yaşlılarımızın üzerinde cübbe de olur tesbih de. Bu şehrin insanının tesbihi niçin çektiğini bilmeseniz ve bulunduğunuz yerin tesbihlerin satış merkezi olduğunu bilmediğiniz için, bu cehaletinizi hoş görmekteyiz. Cübbeden kastınız nedir? Mardin ve Urfa’da bulunurken bu ifadeler yoktu, gözlemlerinizde, yer almıyordu. Diyarbekir’i anlatırken bunu yazmanız ne âlem? Yoksa siz, kimi televizyon kanallarının tamamlamadığı görevi mi üstlenmektesiniz?
Sizinle bu şehir tanınacak ve anlatımınızla turist gelecekse, şahsen ben bunu istemiyorum, yazdıklarımla da bunu belirtebiliyor muyum?
Size derin derin bakmaları gibi bir evhama kapılmanız, size bu satırları yazdırtırken boşuna yorulmuşsunuz. Çünkü sizin dolaşmanız esnasında yanınızda olmasam bile hissediyorum, şaşkınlığınızı. Yazık olmuş, size bakmaları. Keşke uçan kuşa, yerde olan çer çöpe baksalardı da siz bundan etkilenmeyeydiniz. Canım, garip giyinen kimin dikkatini çekmez ki? Bakın siz bizimkilerin şalvarına takmışsınız. Siverek Karacadağı’na gitseydiniz Allah bilir neler neler damlamazdı, mürekkebinizden… Hele bir kırmızı kalemle yazıyorsanız, sadece bembeyaz kâğıd, kırmızıya boyanırdı.
İlginç kareleri siz yakalarken, oturanların da ilginç kareler yakaladıklarının farkında mıydınız? Başınızı örtmeniz etrafında geliştirdiğiniz polemiğe girmek istemem. Zaten bu mabed, şimdiki yönüyle aynı zamanda Müze. Siz, istediğiniz kıyafetle burada bulunmamanın hüznü içindeyken, sizin ibadet eden insanları incitmenize ne anlam vermişlerdir. İsteseydiniz bir medya ordusunu da beraberinizde götürür, sizin ziyaretinizi ekranlara haber olarak yansıtırlardı. Bunu yapmamış olmanız sizin açınızdan oldukça üzücüdür. Siz ki okumuş olanlar ve halkın derdine tercüman olan insanlar, böyle düşünürse gerisi ne yapsın!... Öyle değil mi sayın meslektaşım?
Çok önemli bir tespitte bulunmuş iseniz de yazdıklarınızın arasındaki çelişki, sizi inandırıcı kılmamaktadır. Madem burası bir kilise ya da katedraldir. O halde böyle bir mabede girer gibi içeri girseydiniz, çantanızdaki eşarbınızla. Unutmayın ki ibadethanelerde örtünmek esastır. Kuzum bu bilgileri siz nereden almış iseniz, iade edin de bizim kendimize ait olan bilgiler bize artar da çok gelir. Hangi kitapta yazdıklarını iyi biriz, bu bilgilerin. Madem katedral ya da kilisedir, bu yapı;_ o halde buna uygun bir girişle içeri girseydiniz.
Müslümanlar, bu yapıyı öncelikle camii olarak kullanmamışlardır. Kendilerine mescid inşa etmişlerdir. Sayıca çoğaldıktan sonra şehrin yönetim merkezini Camii olarak kısmen düşünmüş ve kilise olan Mesudiye Medresesi’ne karışmamışlardır. Malumunuz her yönetim merkezinin yanı başında ibadethane bulunur ki doğal olan da budur. Siz, şehrin en büyük mimarî yapısını kilise olarak düşünürseniz, yönetim merkezini nereye bırakırsınız? Haydi bu yapı camiî olarak kullanıldı… Kabuk bağlamış yaraları kaşımanın faydası nedir?
Diğer ülkelerdeki mabetlerin halini anlatsak mı? Kiliseye, barlara, sinema salonlarına dönüştürülen yapılardan bahsetsek mi?
Bunu düşünmeyecek kadar aciz olanlar, her kuşa “Ebabil” deme gafletinde bulunurken, kartalları da şahinleri de albatrosları da bilmemenin verdiği ıstırap ile yok saymaktadır.
Ulu Camii, Melik Şah tarafından onartılmamıştır, yeniden yapılmıştır. 1115 Senesinde olan yangındır, deprem değil. Yıkılan kubbeler ve sütunlar da 1070’li yıllarda yıkılmıştır ki Melik Şah tarafından yeni yapılan yapı için malzeme devşirilerek kullanılmıştır.
Avlu’daki Güneş Saati de Roma Dönemi’nden kalma değil, Araplardan kalma olmalıdır.. Üzerindeki Arap Harfleri bunun delilidir. Bu saatin 1940’lı yılarda buraya konulduğunu belirtenler varsa da bu uzak bir ihtimaldir. Bir dostumuz bu saatin bir eşinin de camii dışında olduğunu söylemişti. Bizim insanımız bu saatin sadece şehrimizde bulunduğunu zannettiği için sizin aldanmanız söz konusu. En yakın olan illerden Urfa’ya gitmişsiniz. Orada da aynı görevi gören saate rastlardınız.
Sayın Bortaçina, bu şehrin insanını bir de kapkaççı olarak göstermişsiniz. Kapkaç’ın her şehirde olduğunu bilmekte olan bir gazetecisiniz. Siz Milliyet Gazetesi’nde yıllardır gezi yazıları yazmışsınız. Birkaç ödül de kazanmışsınız. Keşke sizin bir eşyanız kapkaça uğrasaydı da bu satırların doğruluğunu onaylatsaydınız. Hem metrepol olan bir şehirde sıradan vak’âları kitabınıza almanın ne anlamı var? Bulunduğunuz şehirde olmamış bir şey ise belirttiğiniz kabulümüzdür. Turizmi eksen alan bir çalışmada kapkaç ile bu şehri tanıtma girişimiz ne mana taşımaktadır?
Birkleyn’e gitmişsiniz de Stell görmeden gelmişsiniz. Bize danışmadan (!) olacağı budur. Stell’in yerini en azından size ya da rehberinize anlatır, öyle bulurdunuz. İşin ilginç yanı Stelller bir değil iki adettir. Suyun geldiği kaya oyuğunu takip eder de birkaç metre giderek sola baksaydınız birincisini, üstte bulunan mağaranın da girişinde sağda yer alan ikinci Stell’i rahatlıkla görürdünüz. Ne yazık ki görmemişsiniz.
Sizin diğer hatalarınızı da düzeltme imkânı olabilirdi. Fakat bunca hatadan sonra sözü uzatmaya gerek var mı?
Bir de Surların yıkımını hazırlayanın Belediye Başkanı olduğunu yazmamışsınız. O dönemdeki iki valiye suçu yığdırtmışsınız, alıntı yaptığınız kaynakla. Bakınız, Surları da Camileri de yıktıran biz olduk. Bunu gizlemenin bir ayıbı olmamalıdır. Bu yapıları yıktırmaya niyet edenler olsa da bu görevi onlardan önce üstlenen biz olmuşuz. Bazı yönlerini daima tenkid ettiğimiz Albert Louıs Gabrıel’in çabasıyla surların, burçların dolayısıyla Kale’nin yıkımı durdurulmuştur.
Bakın Mervanî yapısı olduğunu söylediğiniz On Gözlü Köprü için de yanılmışsınız. Onlar yaptıran değil, yıktırılanın yarısını tamamlayanlardır. Bu gün köprü tabelasında “Mervanî” isminin durması söz konusudur. Madem köprüyü en son yaptıranın ismi geçiyorsa Camii için de bu geçerli olması lazım gelmez mi?
Aslında siz dersini iyi çalışmış ve kaynaklar tarafından yanlış bilgilendirilmiş birisiniz.
Bir daha ki gelişinizde Ulu Camii-Sizce Katedral ya da Kilise- ziyaretinizde biz bulunuruz.
Fakat peşinen önyargılarınızı kabul edin ki ön yargılarınızdan kendinizi alıkoyarak şehrimize gelin.
Siz, bu şekilde şehrimizi tanıtmaya devam eder de dediğinizin doğru olduğu savında ısrar ederseniz, gazeteciliği bırakın gezi yazarlığının ne derecede güç olduğunu anlayarak, yazdıklarınızın ne derecede önemli olduğunu anlayın.
Hem sizin kitap çalışmanızın yayınlandığı yayınevinden çıkan bir eserde On Gözlü Köprü’den akan nehrin Fırat olduğu yer alıyor. İsterseniz “Türkiyenin İncileri” isimli dizinizden bu ifadeyi kendi gözlerinizle görebilirsiniz.
Suç bizdedir ki şehri tanıtma için kılımızı kıpırdatmıyoruz. Biz, hased ve çekememezlik içinde bulunmasaydık, siz bize yaşadığımız şehri bu denli yanlışlıklarla dolu anlatmazdınız. Yıllar geçti de hatalarınızı kalkıp eleştiren olmadı. Unutmayın ki ey şehre sevdalı olduklarını ifade edenler, kendinizi affettirmeniz için alın size bir fırsat: Şehri adamakıllı tanıtan bir kitap hazırlayın.
Korkarım ki oradan buradan derme-çatma bilgilerle ortaya koyacağınız çalışma, Sayın Bortaçina’nın eserine rahmet okutturur.